|
|
 |
|
BÜLTEN |
|
 |
|
 |
 |
 |
Müdafaa-i Hukuk Bülteni
No: 40
08 Mart 2005
LAİKLİK DİNSİZLİK DEĞİLDİR
Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından, “Laiklik
Dinsizliktir” diye makale yazan bir gazete yazarı
için verilen mahkûmiyet kararı bozulmuştur. Bu karar
ülkemizde büyük yankı yaratmış ve kimileri alkışlamış
ise de büyük çoğunluk tarafından tepki ile karşılanmıştır.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; karar Yargıtay
Ceza Genel Kurulunda 13’e karşı 14 oyla alınmış,
ve bağlayıcılığı olmayan bir karardır. Ayrıca bu
karar, tüm Yargıtay’ın görüş ve düşüncesini belirleyen
bir karar değildir.
Bir kararın bağlayıcı niteliğe sahip olması için
“içtihat” niteliğinde olmalıdır.
2797 Sayılı Yargıtay Yasasının 16 maddesinde, “Yargıtay
Büyük Genel Kurulunun Görevleri” başlığı ile devam
eden maddenin 5. fıkrası, içtihatın nasıl oluşacağını
belirlemiştir. Şöyle ki:
“Hukuk Genel Kurulunun benzer olaylarda birbirine
aykırı biçimde verdiği kararları ile Ceza Genel
Kurulunun yine benzer olaylarda birbirine aykırı
olarak verdiği kararları veya Hukuk Genel Kurulu
ile Ceza Genel Kurulu, Hukuk Genel Kurulu ile bir
Hukuk Dairesi; Hukuk Genel Kurulu ile bir Ceza Dairesi
veya Ceza Genel Kurulu ile bir Ceza Dairesi; Ceza
Genel Kurulu ile bir Hukuk Dairesi veya bir Hukuk
Dairesi ile bir Ceza Dairesi arasındaki içtihat
uyuşmazlıklarını gidermek ve içtihatları birleştirmek”
kuralı içinde verilen kararlar içtihat niteliğindedir.
Bu karar yerel mahkemenin direnme kararı üzerine
ya da Ceza Daireleri ile Ceza Genel Kurulu arasındaki
görüş ayrılığını gideren bir karar olmadığı için,
yasanın tanımladığı içtihat niteliğinde değildir,
mahkemeleri ve Yargıtay’ı bağlayıcı gücü yoktur.
Yasal prosedürü yukarıda açıklanan kararın Anayasa
ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi karşısındaki
durumu da tartışmalıdır. 7.11.1982 tarih ve 2709
sayılı T.C. Anayasası’nın 2. maddesi şöyledir: “Türkiye
Cumhuriyeti toplumun huzuru, Milli dayanışma ve
adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı
Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen
temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal
bir hukuk devletidir.”
Madde 13; Temel hak ve hürriyetler Devletin ülkesi
ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün, Milli Egemenliğinin,
Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin,
genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve
genel sağlığın korunması amacı ile ayrıca Anayasanın
ilgili maddelerinde görülen özel sebeplerle Anayasanın
sözü ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.
Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel
sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin gereklerine
aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz.
Bu maddelerde yer alan genel sınırlama sebepleri
TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN TÜMÜ İÇİN GEÇERLİDİR.
Yukarıda açıklanan Anayasanın 2. maddesi, Türkiye
Cumhuriyetinin, demokratik, sosyal, laik bir hukuk
devleti olduğunu vurgulamış, 4. madde de ise bu
ilkelerin asla değiştirilmeyeceği, 13. madde de
temel hak ve hürriyetlerin Cumhuriyetin korunması
için sınırlanabileceği, 14. madde de ise temel hak
ve hürriyetlerin kötüye kullanılamayacağı belirlenmiştir.
Laiklik, Cumhuriyetin temel ilkesidir ve inanç özgürlüğünün
güvencesidir. İnanç özgürlüğünü koruyan, laiklik
ilkesi için “Dinsizliktir” denildiğinde, bu ilke
ortadan kaldırılmış olacaktır. Laiklik ilkesi yok
olduğu takdirde, laikliği benimseyenler dinsiz olarak
itham edilecekler, ve bu olgu sosyal bir çatışmayı
davet edecektir. Oysa; laikliğe inananlar da inanmayanlar
kadar inançlı ve dinine bağlı kişilerdir. Bunun
aksini söylemek, toplumun huzurunu bozmaktan öteye
gitmez.
Laiklik ilkesi, Cumhuriyetin temeli olduğu gibi,
Anayasamızın 13. ve 14. maddelerinde Cumhuriyetin
korunması için temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılabileceği
kabul edilmiştir. İşte bu sınırlandırma, laikliğin
korunması amacını içeren bir çerçevedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde
de ifade özgürlüğünün, kamu düzeni ve kamu yararı
açısından sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir.
Sonuç: Bütün bu nedenlerle Anayasa ile güvence
altına alınmış, Cumhuriyetin temel ilkesi olan
laikliği “korunmasına gerek yoktur” şeklindeki
dar ve yanlış bir görüş ve düşünce ile güvencesiz
bırakmak; karşı görüşün yeni atılımlarını davet
eder, düzeni ve toplum güvencesini ortadan kaldırır.
Dolayısı ile böyle bir görüş ve düşüncenin kabulüne
yer olmadığı gibi, Yüksek Yargı tarafından bu
fikrin benimsenmesi de kabul edilemez.
-
Geri -
|
|
|
|
 |
|
|
|