"Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Dergimiz
      Ulusal Forum
      Bültenlerimiz
      Etkinliklerimiz
      Okuyucu Köşemiz
      Yazarlar
      Tarihçe
      Müzik
      Resim Galerisi
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   DUYURULAR  

Müdafaa-i Hukuk Temsilciler Bülteni
No: 5

 

TÜRKİYE VE TERÖR:

 

Terör, Türkiye’nin hassas karnıdır. Bunun iki kaynağından birisi jeopolitik konumu, diğeri ulusal girdileridir.

İşgal ettiği coğrafya; Asya-Avrupa-Afrika arasında ‘köprü’ veya ‘engel’ işlevlidir. Özellikle, Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin, Rusya Federasyonu’nun ve İç Asya ülkelerinin dış dünyaya açılış yoludur. Bu coğrafyadaki herhangi bir gelişme, dünya ticaretini, ulaşımını, enerjisini ve kültürel iletişimini doğrudan etkiler. Bu coğrafyanın ulusal istikrarı, dünya için bir tehdit olarak algılanır. Her türlü şerrin çıkışına bu neden kaynaklık yapar.Ulusal girdiler ise, istikrarsızlık vasıtalarına kaynaklık yapmaktadır.

Türk toplumu tarihte ilk kez ulusal kimliğini tüm kurumlarına yansıttığı devlet kuruluşuna, 1923’te kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile kavuşmuştur. İslamiyet’ten önce ve sonra İç Asya’dan Doğu Avrupa’ya kadar  ve Ön Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan kurduğu devletler, birçok inanç, kültür ve soy gruplarından oluşan konfederasyonlardır. Bu devletlerin yöneticileri ve asli unsuru olan Türkler, bütünlüğü temin için soy bilinçlerini öne çıkarmamış ve zaman içinde de yerel inanç ve kültürlerden etkilenerek farlılıklara da uğramıştır. Türkiye, Türk toplumunun emperyalist saldırı karşısında çekildiği son ve asli kalesi olmuş, İmparatorluk coğrafyasından da birçok soydaş ve kültürdaşımıza kucağını açmıştır. İmparatorluk efendiliğinden gelen ve asırların kimlik erozyonuna muhatap aynı kültür ve soyun mensubu bu asil kütlenin -Atatürk’ün ölümünden sonra- milletleşme süreci bilinçli olarak durdurulmuştur; inanç bazında, mezhepler bazında, var olan veya sonradan icat edilen alt farklılıklar bazında kaşınmış, farlılıklar çeşitli toplumsal avantajlarla teşvik edilmiş, düşmanlıklara dönüştürülmüştür.

Türkiye, kuruluş yıllarında iç isyanlar, 1960/80 yılları arasında kentsel ve kırsal anarşi, 80 sonrası bölücü terör yüzünden her boyutta çok kan kaybetmiştir.

Bunun çözümü, toplumsal uzlaşı, mutabakat ve millet kimliğinde buluşmaktır. Özeleştiri ve uzlaşma yerine, konumlarını muhafaza ve ayrılık veya ayrıcalıklarında direnme gibi yaklaşımlar toplumsal mutabakatı bugün de engellemektedir. Acısı da, çözüm önerilerinin dışarıdan telkin edilmesidir.

Atatürk dönemi uygulamaları ve kurumları tüm Türk tarihinin sentezi niteliğindedir. Atatürk’ün gösterdiği hedef, ‘muasırlaşmak/çağdaşlaşmak’ asla ‘Batılılaşmak’ değildir; özü Türk kültüründen çıkan özgün bir pınardır ve milletinin ezici çoğunluğu tarafından onay görmüştür. Bu, doğal seyri içinde kendini farklılıklardan ayıklayarak arılaşan, bağımsızlık ve var olma gururuyla millet denizini hedefleyen bir nehirdir.

 

TERÖRÜ BESLEYEN HATALAR VE YAPILMASI GEREKENLER:

 

·   Atatürk’ü toplumdan kovma çabaları: Atatürk, Türk milletinin müşterek vicdanı ve değeridir. Atatürk’ün özüyle ilgisi olmayan günümüz Atatürk rantçılarının Atatürk’ü ‘insan-ötesi’ bir varlığa taşıyan yaklaşımları, Onun resim, heykel ve rozetlere hapsedilmesi, tören aracına dönüştürülmesi, “Beni görmek demek, düşüncelerimi anlamaktır” diyen Atatürk’e yapılan en büyük kötülüktür. Bu davranışlar, milletinin Atatürk’ten uzaklaşmasına neden olmakta, Atatürk’ü düşman ilan eden küresel güçlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Atatürk’ü tüm boyutlarıyla öğrendiğimiz zaman göreceğiz ki, O, bu ülkede yaşayan her insana hitap etmekte, yürüyeceği yola ışık tutmaktadır. Atatürk, hamaset ve abartmadan uzak bir şekilde bu ülke insanlarına titizlikle öğretilmelidir.

·   Dinin partileşmesi: Yüce dinimiz evrenseldir, asla bir partinin dar kalıplarına sıkıştırılamaz. Dinin partileşmesi ayrılıkları hızlandırmıştır. Ülke çapında ‘inanan-inanmayan’ ayırımı getirilmiştir. Sözde inananlar da kendi aralarında rakip/hasım binbir tarikata bölünmüştür. Ayrılık ve kin tohumları atan hiçbir düşünce, görüntüsü ne olursa olsun İslam’ın kabul ettiği şey değildir. Bu ülke insanı asırlardır: çocuğu masum olduğu için; cahili bilemeden hata yaptığı için; alimi bilgisiyle hatadan kaçtığı için; kafiri, belki son nefesinde imanla ölebileceği için, kendinden üstün sayan bir inanç geleneğinden gelmektedir. İslam adına beyinleri yıkanarak ölüm makinelerine dönüştürülen insanları bu inanç görkemiyle bağdaştırmak mümkün değildir.

Son zamanlarda Diyanet İşleri Başkanlığının söndürülmesi ve dini eğitimin ailelere, yani tarikatlara bırakılması konusunda bilinçli çabalar yürütülmekte, Alevi yurttaşlarımız da buna alet edilmektedir. Bu çabaların amacı, mevcut iktidar tarafından imzalanan ‘İkiz Yasalarda’ öngörülen, “....ana-babaların (veya vasilerin), kamu makamlarınca kurulmuş okulların dışında, devletin koyduğu ya da onayladığı asgari eğitim standartlarına uygun diğer okulları seçme özgürlüğüne ve çocuklarına kendi inançlarına uygun dinsel ve ahlaki eğitim verme serbestliklerine saygı göstermekle yükümlüdürler” hükmüyle ve Başbakan’ın daha da ileri giderek söylediği “Devlet eğitimden elini ayağını çeksin” sözüyle daha iyi anlaşılmaktadır. Küresel güçler inancı, etnik kimliği tayin eden önemli bir etken olarak görmektedir. Böyle bir yapılanma, daha fazla ayrılık, milli kimliğin daha fazla parçalanması ve yeni etnik kimlikler anlamına gelen çok tehlikeli bir yoldur.  Dinin öğretimi ve yönetiminin, Atatürk’ün öngördüğü gibi, yine toplumun müşterek vicdanının ürünü olan devlete bırakılması, diyanetin bu sızmalardan temizlenmesi; laikliğe, İslam’ın da korunması bağlamında işlerlik kazandırılması önem arz etmektedir ve bu konuda kamuoyu oluşturulması gerekmektedir.

·   Milliyetçiliğin partileşmesi: Türk kültüründe ve Türklük bilincinde buluşma ülkenin müşterek hedefidir; tüm partilerin müşterek politikası olmalıdır. Bu düşünceye hizmet eden vakıf ve dernekler doğaldır; ancak partileşme, doğal olarak ayrışmayı da beraberinde getirdiği için,  ülkenin millet yolculuğuna zarar vermekte, devlet görevlilerinin milli politikalar istikametinde tavır koymalarını engellemektedir.

·   Sistem kavgalarının ithali: Nasıl çağdaşlaşmak Batılılaşmak değilse, kapitalizm ve onun yan ürünü sosyalizm ya da şimdilerde olduğu gibi küreselleşme asla bu ülkenin sorunu değildir; ekonomik güdümün özel sektörde ya da devlette olması hiç de önem taşımamaktadır.  Ancak geçmişte bu ülkenin ‘ülke sevgilerinden’ şüphe edilmemesi gereken gencecik çocukları, aydınları bu değerler için dövüştürüldü, birbirlerini öldürdü, şimdi ise yaşlanmışlarının birçoğu derin bir hayal kırıklığı içinde yalpalayıp duruyorlar.  Çağdaşlaşmanın iyi yorumlanması halinde bu sistem ithali sorunu çözülecektir. Sistemleri ülke gerçeklerinden, milli geçmişimizden, olaylara yaklaşım ve alışkanlıklarımızdan çıkarmak zorundayız.

·   Devletin güçsüzleştirilmesi: Millet ve devlet, bir diğerinin varlık nedenidir ve şimdilerde azgelişmiş ülkelerde küreselleşmenin gerçek hedefleridir. Kaostan yeni bir düzen çıkarma politikasının bir gereği olarak devlet, ‘resmi’ sıfatıyla aşağılanmış; ‘sivil’ sıfatlı dıştan mamalı örgütler devletin karşısına rakip olarak hazırlanmıştır. ‘Saydamlık’ söylemiyle, gizliliği gerektiren bazı devlet faaliyet ve politikaları adeta pazara çıkartılmıştır. Bu bağlamdaki İkiz Yasalar, seri AB uyum yasaları ve iç düzenlemelerle:

1.  Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nin faaliyetleri budanmış, ülkenin tehdit ve menfaatleri bazında strateji üretemez duruma sokulmuştur.

2.  Arşiv ve adli sicil sürelerinde yapılan değişikliklerle devletin hafızası silinmiştir.

3.  Gündemdeki Kamu Yönetimi Temel Kanunu tasarısı, Belediye, Büyükşehir, İl Özel İdare, Bölge Kalkınma Ajansları Kanun Taslakları ile: devletin denetim ve mali yönetim yetkisi elinden alınacak; Bölgesel Kalkınma Ajansları adı altında birkaç ilin bir araya gelmesinden oluşan eyaletler kurulacak, buraları il valileri, belediye başkanları, iş çevre ve STK temsilcilerinden oluşan ve Danışma Kurulu adını alacak senatolar yönetecek; illerin, devlet güvenlik güçleri dışında silahlı güçleri olacak; yerel yönetimler bağımsız olarak iç ve dış borçlanmaya, varlıklarını karşılığında ipotek ettirmeye yetkili olacaklardır. Üniter yapıdan vazgeçme anlamındaki böyle bir gelişme, belirli bir hazırlık sürecinden sonra toplumsal gerilimi tırmandırıp, ‘İkiz Yasalar’ hükümlerine göre Türkiye’den ayrılma kapılarını zorlayacağından, oldukça vahimdir. Bu ortamın sadece teröre destek vereceği malumdur.

4.  IMF ve Dünya Bankası’nın istekleri doğrultusunda ülkenin stratejik tesisleri haraç mezat ya doğrudan ya da işbirlikçileri vasıtasıyla yabancı sermayeye satılmıştır. Yine stratejik sektör olan ülke tarımı üzerindeki ambargo dayanılmaz sınırlardadır. Ülkeden üretim ve buna bağlı olarak istihdam kovulmuş, işsizler ve açlık sınırında yaşayanların sayısı hızla artmıştır. Ülke, milli maliyeyi ele geçiren ulusötesi sermayenin, yakın geçmişte yaptıkları gibi, her an sıcak paranın çekilmesi terörüyle karşı karşıdır. İşsizler, açlar, gayri memnunlar ordusunun üretimi ancak suç işleme, anarşi ve terör  olabilir.

Devlet ve ülke, teröre zemin hazırlayan bir yönetim anarşisi içindedir. Bu kaosa zemin hazırlayan yasalara milli tavır konulması ve kamuoyu baskısı oluşturulması mecburiyeti vardır.

Eski İçişleri Bakanlarımızdan birinin “Türkiye’de üç bin ajan dolaşıyor” sözü, Türkiye’nin bir casuslar cenneti olduğunun ve yönetimin ulusötesi güçlere teslimiyetinin bir belgesi niteliğindedir. Özellikle istihbarat örgütlerinin eşgüdüm içinde çalışması, ulusötesi güçlerin işine yarayacak kadrolaşmanın durdurulması ve her kademedeki yönetimin milli gelişmeler yönünde yakından takibi bir kamuoyu mecburiyetidir.

 

SONUÇ:

Son bir aydaki bölücü terör, İstanbul eylemleri, bazı üniversiteler, belediyeler ve sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri ile ABD, Avrupa Birliği ve uluslararası örgütlerin Türkiye’ye yönelik politika değişiklikleri bir arada değerlendirildiğinde, Türkiye’de terörün üçüncü perdesinin açıldığı, ülkenin topyekun bir kaosun içine çekilmesi ihtimalinin yüksek olduğu görülmektedir. Ayrıntılarına kadar planlanmış çok boyutlu organizasyon görünümündedir.

Müdafaa-i Hukuk Ulusal Platformu olarak gelişmelerin dikkatle takibi, ‘yapılması gerekenler’ başlığında önerilen konularda anayasal sınırlar içinde kamuoyu baskısı oluşturulması gerekli görülmektedir.

 

 


 

 

 

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |