|
Müdafaa-i Hukuk Temsilciler Bülteni
No: 6
YIKIMA ADIM ADIM
Bir Öğretmen (Diyarbakır)
Türkiye Cumhuriyeti yer yüzünde kendi
kendini inkar eden ender ülkelerin başında
gelir. Yine kuruluş felsefesini bir türlü
anlamayan ve bu yönde çalışamayan ülkelerin
de başında gelmektedir. Devletin en
tepesinde oturan yetkiliden en küçük
yöneticilerimize kadar herkes hemen her
konuda ahkam kesmekte, hamasi nutuklarla işi
geçiştirmektedirler. Sokaktaki sade
vatandaşların dahi on yıllar öncesinden
görebildiği ve dost meclislerinde, kahvehane
köşelerinde, çay ocaklarında, lokallerinde
kısacası sosyal kuruluşlarında dile
getirdikleri tehlikeleri devletin üst düzey
yöneticilerinin görememesi düşünülemez,
dolayısıyla bu anlamda önlemler almamaları
da düşünülemez, fakat yaşanılan süreçte
ülkemizin kaybettiği dirençlerinin
düşünülmesi karşısında bir devletin varlık
sebebi olan bu dirençleri korumadaki
acziyeti ve bu dirençlerin zaman içerisinde
yok olması hiçbir tedbirin alınmadığının da
göstergesidir. Güvenlik zaaflarını saymaya
gerek yoktur, bizim uzmanlık alanımız da
değil, ancak "her şeyin başı eğitimdir"
sözünden hareketle toplumun ve milletin
yüzyıllarını olumlu veya olumsuz yönde
etkileyen eğitim alanında yapılanları
anlatmak, bu alandaki çarpıklıkları dile
getirmek hemen her vatandaşın görevidir,
kaldı ki bir öğretmen olan bizlerin bu
alanda, devletin temellerini kanunlarla
belirlediği çizginin dışına çekildiğini
görmememiz ve bunlar karşısında suskun
kalmamız ihanetle eşdeğerdir. Sahte
demokrasi ve sahte insan hakları adı altında
devletin temeline dinamit koyulmasına
aldırış etmememiz varlığımızı inkar anlamı
taşır.
Sivilleşme adı altında dünyadaki gelişmelere
paralel olarak ülkemizde de birkaç yıl
geriden de olsa yapılanmaların kanuni alt
yapıları atıldıktan sonra mantar gibi
çoğalan demokratik sivil kitle örgütü
kisvesi altındaki etnik-bölücü
zihniyetine mensup gruplar tarafından güya
memur haklarını savunmak amacıyla kurulan
sendikaların bazıları gerçekte ülkemizin
kuruluş felsefesini ortadan kaldırmak ve
üniter yapıyı yıkmak için faaliyet
göstermektedirler. Bunlar her türlü yıkıcı
ve zihinleri bulandırıcı işlerini,
propagandalarını çok ustaca ve kompleks bir
biçimde dışarıdaki efendilerine dahi parmak
ısırtacak ve "ihanetin böylesi de olur mu?"
dedirtecek şekilde yürütmektedirler. İşin
daha vahim olan tarafı ise bunların sade
vatandaşlar tarafından fark edilmesine
rağmen işleri, bu ülkenin selameti için en
ince planları dahi tespit ederek karşı
tedbirleri planlamak ve uygulamak olan her
tür derece ve kademedeki üst yöneticiler
tarafından engellenmemesidir. Bu da bizlere
Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'ndeki
zamanüstü tespiti ve öğüdü olan "*gaflet,
dalalet ve ihanet*" sözlerini
hatırlatmaktadır. Türk milletinin kendi
kaderini belirlemeye başladığı Kurtuluş
Savaşı'ndan Atatürk'ün öldüğü güne kadarki
süre dışında kalan ve günümüze kadar gelen
olumsuzlukların bir türlü görülmemesi ve
gerekli tedbirlerin alınmaması gaflet
boyutundan öteye bir şeydir. Atatürk'ün
milli bütünleşme yolunda aldığı mesafeyi
ilerletmek bir kenara gerileten onlarca
uygulamalara göz yummak gaflet veya dalalet
olabilir mi? Ülkemizde ihanetlerini din
olgusuyla kamufle ederek bugünlere kadar
gelen siyasal İslamcılar ve kokuşmuş
bürokrasi, milli bütünleşmeye "ırkçılık"
diyerek karşı oldukları sudan bahanesiyle
Marksistler ve liberallerle de bu anlamda
işbirliği içerisine girmeleri Cumhuriyetin
temel ilkelerini aşamalı bir şekilde ya
tamamen yok etmek veya sulandırmaktadırlar.
Kurtuluş Savaşı yıllarında karşımıza çıkan
zararlı cemiyetlerden yerli olanlardan bir
kaçının adını hatırlayacak olursak; Kürt
Teali Cemiyeti, İslam Teali Cemiyeti,
İngiliz Muhipleri Cemiyeti vb. bütün bu
cemiyetler Türklük karşıtı olarak
kurulmuşlardı, şimdilerde ise yine aynı
oyunlar sahnelenmekte olup bu kez isimler
değişik kullanılmaktadır. Fikri olarak
dışarıda geliştirilerek yerli taşeronlara
veya figüranlara oynattırılan, esasında
küresel sömürge diktatörlüğünün tezahüründen
başka bir şey olmayan sözde halklara
özgürlük, kültürel çeşitlilik, mozaik yapı
vb. isimlerle kafaların bulandırılmasıdır.
Tarih boyunca Türk milletini yok etmek
isteyenler hep bu tür tuzakları
kurmuşturlar. Hemen her çağda milleti bu tür
badirelerden kurtaran milli kahramanlar
ortaya çıkmıştır, ancak içinde bulunduğumuz
şu zamanda böyle kahramanlardan yoksun
olduğumuz da bir gerçektir, olsaydı eğer
anayasamızın başlangıcında değişmez,
değiştirilmesi teklif dahi edilemez
maddelerinin bir şekilde sulandırılmasına
göz yumulmazdı. Resmi dilden başka dilde
yayın yapılmasına, eğitim yapılmasına göz
yumulmazdı. Bu alandaki Avrupa'nın sözde
insan hakları dayatmalarına her türlü fikir
sahiplerinin öncelikle milli mensubiyet
şuuru ile karşı çıkmaları gerekirdi. Yazılı
ve görsel medyada türlü etnik- bölücü ve
siyasal İslamcı isteklerin saatlerce
yayınlanmasına izin verilmezdi. Yarınımız
olan çocuklarımızın eğitildiği ortamlara
müdahale edilmezdi. Çeşitli etnik-bölücü
söylemlerle siyasal İslamcıların çok iyi
gizledikleri kötü fikirlerini bu körpe
dimağlara, masumane din ve vicdan özgürlüğü
adı altında enjekte etmelerine dur
denilirdi.
Bütün bunların eğitim yoluyla giderilmesi
tek yoldur, dünyanın gelişmiş ülkeleri
toplumlarına yön verirken ve ileri hedeflere
yöneltirken eğitimi birinci planda ele
almaktadırlar. Ancak bizde bunların tam
tersi olmaktadır. Eğitim alanında yıkıcı ve
bölücü fikirlerin icrası genelde ülkemizin
doğu ve güney doğu bölgelerinde öncelikle
yapılmaktadır, çünkü sosyal, siyasal,
ekonomik, psikolojik, kültürel vb. yönlerden
bu bölge uygun bir zemindir, propagandaların
buralarda daha kolay yürütülmesi ve etkin
olması bu bölgelerin üs olarak seçilmesine
sebep olmaktadır. Bu bağlamda tarihsel
yapısı sebebiyle bölgenin en önemli kenti
olan Diyarbakır'ımız pilot bölge
olarak seçilmiştir, Diyarbakır'daki
uygulamalar dünya çapında da ses
getirmektedir. Ziya Gökalp gibi milli
değerlerimizin çıktığı bu ilin insanları
çeşitli terör gruplarının yıllardır hedef
kitlesi haline gelmiştir. Aslında devleti ve
milletine sımsıkı bağlı olan başta bu ilimiz
ve bölgenin diğer birçok ili devletin
vurdumduymazlığı sayesinde yıkıcı ve bölücü
terör örgütlerinin kucaklarına
itilmişlerdir. Buna rağmen sağduyu sahibi
binlerce bölge insanımız, başta
Diyarbakırlılar olmak üzere çeşitli sıkıntı
ve terk edilmişliğe rağmen çok şiddetli bir
şekilde terör örgütlerinin her türlü
oyunlarına ve baskılarına karşı dimdik
ayakta durmaktadırlar. Sürgünler, çeşitli
cezalandırma tehditleri, dışlanmalar, sözlü,
fiziki ve psikolojik baskılara karşı
direnmektedirler. Diyarbakır'ın düşmesi
bölgenin tamamen elden çıkması ile eş
değerdedir. "Türkiye Irak'ın kuzeyi ile
ilgilenmeyi bıraksın , aksi halde
Diyarbakır'ı da tartışmaya açarız."
tehdidini savuran şarlatanlar Türkiye'ye
gelişinde havaalanında, vip salonunda
karşılayanlar arasında bulunanların kimi
temsil ettiklerini halen anlamış değiliz ve
bu şahısların sözde demokrasi isteklerine,
masumane insan hakları isteğiymiş gibi bakan
meslek kuruluşu ve üyeleri tarafından
okullarımız terör örgütünün eğitim merkezi
haline dönüştürülmesine çalışılmaktadır, bu
anlamda belli bir mesafe kat ettikleri de
söylenebilir.
Bu şer ittifakının genelde ülkemizde, özelde
bölgemizde yaptıkları yüzlerce, hatta
binlerce çalışmaları ve sonuçlarının bir
kaçını şöyle sıralayabiliriz:
*
Okullarda milli eğitimin genel amaçları
çerçevesinde eğitim verilmemektedir.
* Ulusal
önder olarak Atatürk yerine çete başı Öcalan
empoze edilmektedir.
* Okullarda Kürt-İslamcı gruplarla PKK-KADEK'in
taşeronluğu yaygın şekilde yapılmaktadır.
* Kürdistan Festivali’ne katılarak Apo'nun
posterleri altında çeşitli bölücü
konuşmalar
yapılmaktadır.
* PKK-KADEK'in emriyle başlatılan yakaya
beyaz kurdele takma eylemi bazı öğretmenler
tarafından da, suç olmasına rağmen
uygulanmaktadır.
* PKK-KADEK'in yayın organı olan MEDYA TV'
de "Güne Bakış" isimli programa kamu ve
meslek kuruluşu yöneticileri telefonla
katılarak beyanat vermektedirler
* 8 Kasım tarihinde atv’de yayınlanan
Ceviz Kabuğu programına katılanlar ısrarla
Türk halkı demekten kaçınmış, sürekli olarak
"Türkiye halkları" deyimini kullanmışlar,
aynı programda Güney Doğudaki illerden
"Kürt illeri" olarak da bahsetmişlerdir.
* Bir
meslek kuruluşuna üye kimi öğretmenler
öğrencilerin çeşitli kültürel ve beceri
kursları kamuflajları altında beyinlerini
yıkamaktadırlar.
* Milli
bayramlarda görmekte zorlandığımız
çocuklarımızın terör örgütü tarafından sözüm
ona demokrasi isteyen eylemlerinde emniyet
güçlerine taş atarken ve kamu malına zarar
verirken görmemiz çok düşündürücüdür.
*
Okullarımızda Lozan Antlaşmasını yerden yere
vuran ve Sevr'i öven davranışlara
girilmektedir.
* Okul
kantinleri ve öğretmenler odasında sürekli
olarak PKK-KADEK'in yayın organları
okunmakta ve Kürtçe konuşmaya ağırlık
verilmektedir.
* Bir çok
okulda Andımız okunmamakta, Ulusal Marşımız
da lakayt bir şekilde geçiştirilmektedir.
* Siyasal
iradeye bağlı olan il Milli Eğitim Teftiş
Elemanları siyasi baskıdan çekindikleri için
görevlerini tam manasıyla yapamamaktadırlar.
Bazı teftiş elemanları ise bu örgüt ile
içli-dışlı yaşamakta, işbirliği içinde
çalışmaktadırlar.
* Bu
üyeler tarafından kamu kurum ve
kuruluşlarında "malum" yerlere yardım adı
altında belgesiz paralar toplanmaktadır.
* Avrupa
Birliği’nin son marifetleri arasında
Türkçe'ye üç harfin (x,q,w) eklenmesi
teklifinin şiddetle tartışıldığı şu günlerde
bir Ünite Dergisinin yayınladığı bitişik
eğik yazı levhalarında anayasal suç
işleyerek bu üç harfe yer vermiş ve bu
sınıfların panolarına asılmıştır
Bütün
bu maddeler bölgede görev yapan öğretmenler
üzerinde büyük bir psikolojik baskı
yaratmaktadır. Devletin milleti ile birlik
ve beraberliğini savunan ve her türlü
yıldırma ve baskı politikalarına karşı
sabırla direnen öğretmenlerini her türlü
araçları ile koruması ve güçlendirmesi
gerekmektedir.
|