|
Müdafaa-i Hukuk Bülteni
No: 8
20 Ocak 2004
NEDEN KIBRIS, NİÇİN “SORUN” VE NASIL
“ÇÖZÜM”?
Tüm olumsuz gelişmelere ve dayatmalara
rağmen, ısrarla sürdürdüğümüz tek yanlı
AB aşkı, bize ağır bedeller
ödettiriyor. Bunlardan en önemlisi ve
günceli Kıbrıs’tır. Aralık 1999’da
sözde AB adaylığı ile heveslendirilen
Türkiye’den, şimdi de Kıbrıs resmen
isteniyor. Üstelik kendisini 1974 Barış
Harekatı nedeniyle suçlu (!) ilan
edercesine ve çok acele olarak...
AB’nin hukuku katleden bu siyasi dayatmasına
ABD ile BM de tam destek veriyor.
Neden Kıbrıs ve Rum Kesimi?
Aralık 2002’deki
Kopenhag Zirvesi’nde Annan planını
bize yutturamayan AB, görüşme tarihi kararı
için, 6 ay veya bir yıl sonraki zirveyi
değil, tam 2 yıl sonraki 2004 yılı Aralık
ayı zirvesini vermişti. Böylesine bir tarih
ötelemesi, bu dönemde ağzımızla kuş
tutsak bile, bize tarih verilmeyeceğinin
açık bir beyanı idi, öyle de olmuştur ve
olmaktadır. Çünkü AB, bu arada uluslararası
hukuku ve Türkiye’nin (cılız) itirazlarını
hiçe sayarak Rum kesiminin tam üyeliği
(Mayıs 2004) ile Ege sorununu (Aralık
2004), adaylık havucu sayesine
sırtımızdan çözmek istiyordu.
“İki cami arasında bînamaz”
görünümünden bir türlü kurtulamayan kararsız
ve şaşı siyasetimiz yüzünden, bunca
“uyum” paketlerine rağmen, 2 yıllık
kasıtlı/tuzak ertelemeye pek ses
çıkaramadık. Hatta, bunu bir başarı (!)
olarak gösterme gafletine düştük…
Öncelikle şu açık ve acı gerçekte
mutlaka mutabık kalmalıyız: Rum
kesiminin tam üyeliği (üstelik tüm adayı
temsilen), AB’nin Türkiye’ye hukuk dışı
dayatması ve şantajıdır. Tam üyelik
hayali ile görüşme tarihi alma uğruna buna
asla evet denilemez. Çünkü bu takdirde,
tanımadığımız ama “yola devam” için
dolaylı da olsa tanımak zorunda kalacağımız
(Yunanistan’a ilaveten) yeni bir engel
daha karşımıza çıkarırız ve dış politikada
yeni bir aşağılayıcı duruma maruz
kalırız. Ayrıca, Kıbrıs Türklüğünün adada
sonunu getirecek “çözüme” (!),
“evet” demek sürecine sokuluruz.
Diğer bir açık ve acı gerçek de şudur: AB
Türkiye’ye karşı iyi niyetli olsa ve bizi
tam üye yapmayı gerçekten düşünse,
tüm sorunlarına rağmen, Rum kesimini tek
yanlı üye yapmaya kalkışmaz, esasen
yıllardır beslediği bu kesimin Türkiye
ile birlikte üye olması yolundaki eski
politikasını sürdürürdü.
Nitekim, bu yöndeki Rum kesiminin Güvenlik
Konseyi’nin 649 sayılı kararını geçersiz
kılmaya yönelik 1990’daki dilekçesi AB
tarafından önce rafa kaldırılmış, Türkiye
Gümrük Birliği ile ekonomik kontrole ve
siyasi taviz sürecine alındıktan sonra
dilekçe masaya getirilmiş; İngiliz Prof.
Mendelson’un aleyhteki ünlü
raporuna ve hatta, Kıbrıs’ta iki toplumun
eşitliğini ve iki kesimliliği esas alan
Güvenlik Konseyi’nin 649 sayılı kararına
rağmen, Aralık 1997’de Türkiye’nin de
dışlandığı Lüksemburg Zirvesi’nde tam üyelik
görüşmelerine başlanması kararı alınmıştı.
Türkiye bu karara sert tepki göstererek AB
ile siyasi ilişkilerini askıya almıştı. Bu
haklı ve onurlu tavrımız ne yazık ki,
Aralık 1999’da bir sözde adaylık
uğruna terk edilmiş, ama AB eski kaldığı
yerden bildiğini fazlasıyla okumaya yine
başlamıştı.
Yunanistan’ın,
AB’nin genişlemesini bloke edeceği tehdidi
kocaman bir blöfdür. Brüksel’de esas gücü
elinde tutan horozların yanında 10
milyonluk Yunanistan civcivinin lâfı
bile olamaz. Eğer olabiliyorsa, AB hayali
uğruna diğerlerine ilâveten Ege’den de
kuşatılmaya hazır olmalıyız. Çünkü
AB’nin dayatmaları Kıbrıs’la da
bitmeyecektir.
Niçin “Sorun”?
Kıbrıs’ta “sorun”u bize dayatıldığı
gibi, “1974 Barış Harekatı sonrasındaki
durum” şeklinde anlarsak, kendimizi
adeta “suçlu” ilan eder, görüşmelere
daima yenik başlamaya mahkûm olur ve
“çözüm” ü de bulmak zorunda bırakılırız.
Hükümetin Kıbrıs işinde acele
ettiğini görmekteyiz. Bunun kısa vadedeki
sebebi Sn. Başbakanın 28 Ocak’ta ABD’ye
yapacağı ziyarettir. Bu ziyaretten önce
Kıbrıs konusunda net bir tutum
belirlememiz, bunu Sn. Denktaş’a kabul
ettirmemiz ve Nisan sonuna kadar da bir
“çözüm” bulmamız istenmektedir.
KKTC’deki seçimlerden hemen sonra ABD’nin
bir temsilcisini Ankara’ya göndermesi ve
“çözümün”, özünde Güvenlik
Konseyi’nin 649 sayılı kararını da hiçe
sayan Annan planı temelinde olması
gerektiği telkininde (daha doğrusu
tehdidinde) bulunması, ardından BM’nin de
Annan planında esasa yönelik değişikliği
kabul etmeyeceğini açıklaması
karşısında; bir yandan, ABD ile görüşmelerde
elimizi sağlam tutmak, bir yandan da AB ile
ilişkilerde ilerleme (?)
kaydedebilmek için zorlanmaktayız. Bu
üçlü kıskaçtan çıkabilmenin yolu, “sorunu”
doğru koymak ve savunmaktır.
Bu bakımdan Kıbrıs’taki “sorunu” şöyle
anlamalı ve savunmalıyız: 1963’te
Cumuhuriyetin Makarios tarafından yıkılması,
Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran Anayasa’nın rafa
kaldırılması, Türklerin yönetimden zorla ve
tamamen uzaklaştırılması, 1963-1974
dönemindeki Kıbrıs Türklüğünün dışlanmışlığı
ve adanın yalnızca %3’üne, üstelik
birbirinden kopuk bölgeler halinde
hapsedilmişliği, maruz bırakıldıkları
insanlık suçu niteliğindeki katliamlar
ile ekonomik kuşatma ve 1974 sonrası
gerçekler (Yapılan nüfus ve mal mübadelesesi,
Kıbrıs Federe Türk Devleti’nin kurulması ve
tüm engellere rağmen yaşatılan KKTC...)
Nasıl “Çözüm”?
Türkiye ne yapacaktır? Bize göre Hükümet
asla şu yanlış hesap içinde olmamalıdır:
“Biz Kıbrıs’ta evet dersek,
Aralık 2004’te de AB bize evet der;
bu iyi haberle tüm ekonomik beklentiler çok
olumluya döner, özellikle yabancı sermaye
gelir, biz de iktidar olarak bunun siyasi
meyvalarını toplarız.” Daha önce
gördüğümüz Gümrük Birliği filminin acı
sonuçlarına rağmen, böyle bir kısır ve
popülist hesap, tam anlamıyla Türkiye’nin
geleceği ile kumar oynamaktır. Çünkü bu
hesap;
·
Türkiye’ye tam üyelik vermek, hatta görüşme
tarihi almak için hiç bir garanti
sağlamamaktadır,
·
Yakın geçmişi, özellikle Avrupa
Parlamentosu’nun aleyhimize aldığı ağır
kararları ve acı gerçekleri unutmak
demektir,
·
Bunca olan bitene rağmen AB’nin gerçek
niyetlerini anlamamak ve günü kurtarma
uğruna geleceği feda etmek demektir,
·
“Tüm şartlar yerine getirilse bile bu,
üyeliğin garanti olduğu anlamına gelmez”
şeklindeki yeni AB kuralını bilmemek, yani
masaya oturmakla üye olunabileceği hayaline
kapılmak demektir;
·
Bize her yıl en az 15 milyar dolar
ekonomik kayba mal olan sırtımızdaki
Gümrük Birliği hançerinin süresizliğini
kabullenmek ve buna daha ne kadar
dayanabileceğimizi hesaplayamamak demektir,
·
Diğer ek şartların da birer birer
bize dayatılmasına yeşil ışık
yakılması demektir...
Müdafaa-i Hukuk’un Görüşü
Türkiye, AB ile ilişkilerinde ve özellikle
Kıbrıs konusunda; önceki tezlerini ve
kararlarını unutarak, aşağıdan alarak,
sineye çekerek, geri planda kalarak ve
AB’nin “sorun” ve “çözüm”
gibi dayatma kavramlarını kendini
suçlarcasına kullanarak/benimseyerek
asla sonuç alamaz. Bu tutum her şeyden önce,
milli davada kararsızlığımızı
gösterir ve saygınlığımıza büyük gölge
düşürür. Kendi çizgisinden sapanlara ve
dolayısıyla kendisine saygısı olmayanlara
başkası da saygı göstermez, hele AB hiç
göstermez… Bu bakımdan biz, Müdafaa-i Hukuk
olarak özetle şu politikaların mutlak
surette uygulanmasını kaçınılmaz
görmekteyiz:
1.
Annan Planı Yunan yayılmacılığının
gerçekleşmesi amacını taşımaktadır. Bu
gerçek hiçbir zaman ve hiçbir şekilde gözden
uzak tutulmamalıdır.
2.
Avrupa Birliği, ne Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’ni ve ne de Türkiye
Cumhuriyeti’ni Avrupa Birliği’ne almak
niyetini taşımamaktadır. Gerçek amacı
Türkiye’yi Birlik dışında bırakarak Kıbrıs
adasının tümünde Enosis’i yani sonunda
Yunanistan’la birleşmesini sağlamaktır.
3.
1913’te yaşadığımız Girit faciasının
Kıbrıs’ta tekrarını istemiyorsak, KKTC’ye,
onun sembol ve son seçimlerle eli
kuvvetlenmiş lideri olan Sn. Denktaş’a
mutlaka sahip çıkmalıyız. (Sn. Denktaş’ı
Kıbrıs’ın geleceği için engel görenler, bu
büyük dava adamının hangi kararını
Ankara’sız aldığını da göstermek
zorundadır). Bunun yolu da; Türkiye’nin
kendi yetki ve sorumluluğunun bilincinde
olması ve ona göre davranarak, özünde Kıbrıs
Türklüğünü eritmeyi ve Türkiye’nin tüm hak
ve çıkarlarını ortadan kaldırmayı
hedefleyen, bu kabul edilemeyecek ağır
hükümlere ve planda mevcut büyük
boşluklara rağmen, önceden
referanduma götürme taahhüdünü (?)
de öngören Annan planı temelinde, sözde
“çözüm” dayatmalarını reddetmesidir.
4.
Bulunacak bir çıkış yolu; sınırları
düzgün ve kesin, iki bölgeliliğe, eşit
egemenliğe ve sulandırılmamış iki ayrı
topluma dayanan iki kurucu devlet temelinde
olmalı ve Türkiye’nin yeterli askeri güce
dayalı etkin garantörlüğünü asgari
şartlar olarak içermelidir. Rum
kesiminin, üstelik tüm adayı temsilen AB’ye
tam üye olmasını gerektirecek hiçbir hukuki
zemin olmadığı gibi, acil bir durum da
yoktur.
5.
KKTC’ye karşı onyıllardır uygulanan
insanlık suçu niteliğindeki ambargoya
karşı Türkiye, Lahey yolunu da açık tutarak
tüm gücünü kullanmalıdır.
6.
Bu bağlamda, Rum meclisinin almış olduğu
“14 Eylül 1922’yi Anadolu’da Yunan soykırımı
(?) günü ilân etme” çılgınlık kararına
karşı Türkiye’nin tepkisiz kalması hayret
vericidir. Tüm kurum ve kuruluşlarımızı,
asıl suçluların bu küstahlığına karşı
harekete geçirmeye davet ediyoruz.
7.
Esas milli dava Kıbrıs davasıdır.
AB ile ilişkilerimizde bunca acı
deneyimlerden sonra, Türkiye için AB hedefi
bir milli dava değil, olsa olsa bir milli
hayal kırıklığı olabilir.
8.
“Çözümsüzlük çözüm değildir ama ver kurtul
da çözüm olamaz.”
Çözümsüzlüğü, sorunu yanlış temele oturtan
taraflar (AB ve diğerleri) yaratmıştır. Bu
kasıtlı tutuma ve dayatmalara göre çözüm
aramak ise, çözüm değil tam bir teslimiyet
olur.
|