Sn. Oktay EKİNCİ,
Tarihi Kentler Birliği
Genel Danışmanı
İSTANBUL
15 Temmuz 2003
tarihli Cumhuriyet gazetesinde, (Eski
Van Valisi Mahmut Yılbaş’ın “Ermeni
propagandası yapılıyor” sözüne sert tepki
gösterildi: Anadolu tüm kültürleri
kucaklar) başlıklı “haberinizi”
bir ibret belgesi olarak okudum.
Önce, bu haberle yol açtığınız bir basın etiği aykırılığı
üzerinde duralım. Siz, bildiğimiz (ve, belki
de, tümünü henüz bilemediğimiz) derin
edinimlerinizle, Tarihi Kentler Birliği
adlı kuruluşun Genel Danışman
konumuyla görevlisi bulunmaktasınız.
Cumhuriyet gazetesinde imzanızla
yayınlanan haberin konusu ise, “Tarihi
Kentler - Van Buluşması” adı
verilmiş toplantıdır. Burada, çağdaş
gazetecilik uygulamaları açısından
kesinlikle göz yumulmaması gereken bir “iki
şapkalılık” olayıyla karşı karşıya
bulunmaktayız: Siz, “kuruluş
görevlisi” şapkanızın üstüne “söz konusu
kuruluşça düzenlenen toplantıyı izleyen
tarafsız haberci” şapkasını yerleştirme
girişiminde bulunmuşsunuz. Ama, bu,
yalnızca, sizi ve haberinizi
yayınlayan gazeteyi “etik ihlalcisi”
konumuna düşürmekle kalmamıştır; çift
şapkalılığınız, sizi de, çalışma yaşamının
tüm alanlarında geçerli “Tek iş yap,
iyi yap” ilkesini çiğnemenin
kaçınılmaz başarısızlığına uğratmıştır.
Gazeteci şapkanızla, toplantının ev
sahibi Van Valisi’nin
Hikmet Tan olan adını haberinizde
“Hikmet Türk” olarak
vermişsiniz. Yazı işleri müdürünüz bu
yanlışınızı acaba nasıl karşıladı? Böylesi
yanlışlarda torpilsiz haberciye
çekilen muameleden umarım edinimleriniz göz
önünde tutularak siz sakınılmışsınızdır. “Kuruluş
görevlisi” şapkanızla ise, size ve
kuruluşunuza bağlı ya da onunla ilintili çok
sayıda başka kişiye dört gün ev sahipliği
yapan ve rahatınız için paralanıp parçalanan
Van Valisi’ne karşı adını
yanlış yazdığınız için herhalde mahcubiyet
duyuyorsunuzdur!
Sayın Ekinci,
Anadolu’nun kültürel çeşitliliğinde, bu çeşitliliğin Türkiye
Cumhuriyeti için yalnızca bir övünç
değil, güç kaynağı da olduğuna kendimi
bildim bileli ben de inanıyorum. Bu
zenginliğin Türkiye’ye vermesi
gereken gücün on yılı aşkın bir süreden
(yani 45 yıllık iki kutuplu dünyanın büyücü
değneğiyle dokunulmuş gibi iki gecede tek
kutuplu oluverdiği günden) buyana Türkiye’ye
karşı kullanılmaya başlandığını nasıl
görmemezlikten gelebiliriz… Tek kutuplulukla
birlikte, önce, ABD ve AB’deki
türdeşlerinden bol parasal destek alan
STK’ların pıtırak gibi bitiverdiklerine
tanık olduk. Bunlardan bir tekinin bile
Türkiye’deki duruma ve olaylara nesnel
gözle bakmadıklarını; tam tersine, tümünün
Türkiye’de akla gelebilecek her
alanda bölünmeyi, amaçsızlaşmayı, savrulmayı
doğrudan ya da dolaylı olarak sinsi (ve
üstelik eşgüdümlü) bir biçimde
körüklediklerini görmedik mi? Bunlar, etnik
bölünmeleri kışkırtmakla kalmadılar, olmayan
etnisitelerin yaratılması yönünde çalışmaya
başladılar. Bunların içinde, “yerel
gruplarıyla” ve genel “vakıflarıyla”
tarih etkinliklerinde bulunanlar da
bulunmaktaydı. Bunlar açısından, uğraşılacak
tarih, ne hikmetse,
1071’e kadar yaşanmış olmalıydı. Ne Büyük Selçuklunun
ve onun kendi coğrafyasındaki
ardıllarının, ne Anadolu
Selçuklusunun, ne de Osmanlının
bıraktıklarıyla uğraşmaya gerek yoktu.
1071 sonrasına ilgi duyulacak olursa
bile burada vurgu Türk nitelikli
olanlardan başkalarına yapılmalıydı. Evet,
Tarihi Kentler Birliği’nizin Van
Buluşması’nın “Van Gölü
Bildirgesi” gibi tumturaklı bir ad
verdiğiniz sonuç metninde, Büyük
Atatürk’ün, “5000 yıldır bu
topraklardayız” dediğine dikkat
çekiyorsunuz. Öyleyse, hepimizin, bu
sözleri, “5000 yıldır bu topraklardayız;
ama, siz bunun son bin yılını
yoksaysanız da olur” diye yorumlama
yoluna gidenlerle mücadele etmemiz gerekmez
mi?
Van Gölü Bildirgesi’nde,
ayrıca, “Van Gölü havzası (..), İ.Ö.
10.000’lere kadar
uzanan yerleşim alanlarında, HURRİ,
TRANS-KAFKAS, URARTU,
ROMA-BİZANS, VASPURANKAN
PRENSLİKLERİ, SELÇUKLU,
AKKOYUNLU-KARAKOUYUNLU ve
OSMANLI dönemlerine ait olmak
üzere, Hıristiyanlığın,
Müslümanlığın ve tarih içindeki diğer
değişik inanç ve kültürlerini de yansıtan,
zengin ve köklü bir UYGARLIKLAR HAVZASI
olarak, ulusal onurumuz ve evrensel
değerimizdir,” denilmiş.
Bu metni ilk okuyuşumda, “ulusal onurumuz ve evrensel değerimiz”
dediklerinizin içinde Ermeni öğesinin
sayılmadığını görünce önce afalladım.
Tarihi Kentler Birliği, “Van Gölü
Havzası” diye nitelediği toprakların
tarihinden Ermeni öğesini silip atmış
mıydı? Yalnızca eski Van Valisi
olarak değil, tarihi kendi çapında sağlam
bilen bir kişi olarak da, Ermenilerin
Bizans’ın soykırımına uğramaktan
1071’de Selçuklu Sultanı
Alparslan’ın Malazgirt meydan
muharebesini kazanmasıyla kurtulduklarını,
bunun şükran borcunu, yüzyıllar boyunca
Anadolu’da Osmanlı’nın “millet-i
sadıkası” olarak yaşayarak ödemeye
çalıştıklarını, İmparatorluğun
Türk öğesinden de tam bir sıcak kabul
gördüklerini, bunun sonucu olarak, tüm
Osmanlı kentlerinde bu iki öğenin
mahallelerini bile ayırmadan iç içe
yaşadıklarını biliyordum. Ne yazık ki, son
150 yıl içinde, millet-i
sadıkanın emperyalizmin maşası haline
kalleşçesine düşürülüşüne örtülü amacı
olmayan tarih tanıklık etti. İstanbul’da
girişilen suikastlar; Sarıkamış
trajedisinin yaşanmasına yol açan, bölgenin
Türkle birlikte Kürt halkına
karşı da girişilen toplu kıyımlar yüzünden
getirilen zorunlu göç, Osmanlının
İttihat ve Terakki
yöneticilerinin Berlin, Tiflis
ve başka kentlerde sokaklarda avlanmaları ve
ASALA terörünün kurbanı 50’yi
aşkın diplomatımız… Bütün bunlar gerçek
olduğu kadar bölgede Ermeni tarihi de
bir gerçekti. Düşündüm kendi kendime,
Tarihi Kentler Birliği’ni kuran
zevat-ı kiram, Van’da Ermeni
tarihsel varlığını unutmuş muydu? Olamazdı.
Yoksa, “Ermeni propagandasına
alet olmayalım,” düşüncesiyle
10.000 yıllık tarih
içinde “Ermeni” öğesi bilerek mi
atlamıştı? Sonra, sonuç metnindeki “Vaspurankan
Prenslikleri” ibaresi dikkatimi
çekti. Bu bana bir şeyler çağrıştırıyordu
ama değişik bir şeyler vardı. Sonra, sözü
edilenin, “Vaspurankan” değil
tarihin derinliklerinde kalmış “Vaspurakan”
devleti olabileceğini düşünüp internete
baktım:
http://www.armenianhistory.info/vaspurakan.htm
sitesinde bulduğum kısa girişin çevirisini
okuyalım: “Tarihsel Büyük
Ermenistan’ın 15 aşkar’ından
(=eyalet, federe devlet?!)
en genişidir ve 35 kantondan oluşur.”
Girişte, bu 35 kantonun zamanındaki
Ermenice adlarıyla teker teker
sayılmıştır ve sonuncusu Nahcivan’dır.
Şimdi, Sayın Ekinci, çift şapkanızdan ikincisi (kuruluş genel
danışmanlığı) gereği, bu sonuç metninin
hazırlanışına da katılmış olduğunuzu
varsayabilirim, değil mi? Siz, bir Türk
kişisine ya da topluluğuna yönelik konuşma
ve yazışmalarınızda, örneğin, İsviçre’den
“Halvetya Konfederasyonu”
olarak söz eder misiniz. “Evet,
öyle söz ederim,”
diyecekseniz söyleyeceğim bir şey yok. Ama,
“Ne demek canım, İsviçre
diye söz ederim,” derseniz, size
sorarım: “ Niye 10.000
yıllık tarih içindeki
Ermeni öğesini -yazılışında bile
hata yapılmış- “Vaspurakan”
lafı arkasına gizlenme gereği duyulmuş.”
Bu sorunun doğru yanıtı, sakın, Vaspurankan’ın
ne olduğunu bulmak için benim gibi internet
dehlizlerine dalanların karşısına, ansızın,
“Büyük Ermenistan” sıfat
tamlamasını çıkarmak olmasın? Büyük!
Ermenistan’ın hangi başka aşkar’ının
Ermenice adı bundan sonra hangi “tarihi
kentimizde” yapılacak buluşmada çıkacak.
Kayseri’nin, Adana’nın … daha
başka hangisinin sicili
Vaspurakanlaştırılacak?
Dönelim, sonuç metninden yukarıya aldığımız paragrafa… Ermeni
öğesi Vaspurankan olarak
(üstelik de yanlış) başkalaştırılan
paragrafta, “SELÇUKLU, AKKOYUNLU-KARAKOUYUNLU
ve OSMANLI” öğeleri de (eksik
olunmasın) sayılmış. A benim Genel
Danışmanın, öyleyse, “Van Buluşmanız”
için bastırılan iki davetiyede yer alan çok
sayıda resmin içinde neden ilaç için bir tek
SELÇUKLU, AKKOYUNLU-KARAKOUYUNLU
ve OSMANLI eserinin görüntüsü yok.
Hani, nerede İshak Paşa Camii,
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde yer alan
Kızıl Cami, Ermenilerce yok
edilip de kalıntıları Prof. Dr.
Oktay Aslanapa tarafından
ortaya çıkarılan Van Ulu
Camii, Gevaş ve Erciş’teki
Selçuklu Kümbetleri (özellikle
de, Halime Hatun ve Zortul
Kümbetleri), Selçuklu ve
Osmanlı Kervansarayları, Erciş-Çelebibağ
ve Ahlat’taki iki adam boyunda,
benzeri bulunmayan, işlemeli Selçuklu
mezar taşları, Akkoyunluların ve
Karakoyunluların Van Müzesinde
bulunan koç heykelleri … daha neler neler!
Bu perişan tabloya bakınca, Sayın Ekinci,
sormadan edemiyorum: “Haberci
şapkanızla Cumhuriyet gazetesinde
linç ettiğiniz yazımız olmasaydı, acaba,
sonuç metninize SELÇUKLU,
AKKOYUNLU-KARAKOUYUNLU ve
OSMANLI öğeleri girecek miydi?”
Yine çift şapkalılığınız dolayısıyla haberci işlevinizde yol açtığınız
bir başka aksamaya da dikkat çekmek
istiyorum. Cumhuriyet gazetesindeki
haberinizde linç ettiğiniz 9 Temmuz 2003
tarihli yazımızda, aynen, şöyle demişiz:
Programın kapağında Türk Bayrağı’nın
karşısına, Van Belediyesi amblemi
konulmak suretiyle hiçbir protokol kuralına
ve mantığa uymayan bir uygulamaya girildiği
görülmektedir. Bununla,
Türkiye’de artık “yerelin”
“merkezle”; “amblemin”
“bayrakla” bir tutulduğu
yolunda birilerine bir şeyler mi anlatılmak
istenmektedir?
Haberinizde, işte, bu öğeyi de atlamışsınız. Burada, çift şapkalılığın
yol açtığı bir “olay izlenmede
işe yetişememe” durumu mu söz
konusudur? Yoksa, “kuruluş görevlisi”
şapkanız sizi yanıt veremeyeceğiniz bu öğeyi
görmezlikten gelmeye mi zorlamıştır?
Evet, Sayın Ekinci, bir “buluşma” daha
birliktaşlarınızla birlikte bu kez
Van’da tamamlandı. Haberci
şapkanızla, ev sahibi Van Valisinin
adını yanlış yazdınız. Aslında siz ve
birliktaşlarınız, asıl ayıbın, asli ev
sahibiniz olan ve Ermenilerin
giriştiği kıyımda 35 bin şehit vermiş
(Sakarya Meydan Savaşı’nın
iki, tüm Kurtuluş Savaşı’mızın
bir-buçuk katı) ve eski kenti
Ermenilerce tümüyle yakılmış olan
Van halkına karşı işlenildiğini
düşünüyor musunuz? Üç günlük “buluşma”
boyunca, Van kenti içindeki Van
Müzesi’ni, kent merkezinden taş
çatlasa 10 kilometre uzakta
bulunan Zeve Şehitliği’ni
ziyaret edip kadın-çocuk-ihtiyar diri diri
yakılmış, her türlü işkenceyle öldürülmüş
kendi insanlarınızın huzurunda saygı
duruşunda bulunmanın yerinde olacağı
genel danışman olarak aklınızdan hiç
geçmedi mi? Uyduruk Ermeni Soykırımı
kararları ve yasalarıyla, ABD ve
AB kentlerinde birbiri peşi sıra dikilen
karalama anıtlarıyla Türk insanına
tarihte misli görülmemiş çirkinlikte bir
iftiranın atılmakta ve aynı uyduruk
gerekçeyle Türkiye Devleti’nin
temellerine son dinamitlerin
yerleştirilmekte olduğu bir dönemde, üstelik
Van gibi bir merkezde, Birinci
Dünya Savaşı’nın o kapkara
günlerinde Türke ve Kürde
karşı girişilmiş Ermeni kıyımlarının
somut gerçekliğinin nasıl
hatırlanamadığını, şimdi sorgulayabiliyor
musunuz
Tüm bu söylediklerimi yalnızca birer suçlama olarak lütfen almayınız.
Ben, bu yazıyla, kendimi, günümüzün ipleri
dışarıda medyasının soluk aldırmaz
bombardımanı altında belki de zorunlu olarak
gözden kaçırdığımız bazı olguları
dikkatinize getirmiş sayıyorum.
Emperyalizmin bugün yaşamakta olduğumuz “küreselleşme”
evresinde, “ABD küresel, geri
kalan herkes un-ufak yereldir.”
ABD bu gidişi (daha ileri
aşamalarında Rusya’yı, Çin’i
ve günü geldiğinde, AB’yi de
kapsayacak biçimde) son noktasına kadar
götürmeye kararlı görünmektedir. 99
(sözün gelişi, aslında daha fazla)
etnisiteden oluşan ABD’de “ulusalcı”
duyguların geniş bir yaygınlıkla ve büyük
bir coşkuyla yaşanabilmesi karşısında
Türkiye’de, aynı ABD’nin onyıllar
boyu örtülü ya da açık çalışmalarının
sonucunda yaratılan havaya bakın: En küçük
bir ulusal bilinç, en küçük bir ulusal
övünç, en küçük bir ulusal sevinç,
şovenizm! Her renkten, her ırktan, her
dinden Amerikalı bayrağıyla ona
sarılıp yatacak, onu kendince önemli olan
her yere asacak kadar bütünleşmiş olmasının
karşısında, Türkiye’de, ulusal
günlerde bile yerleşim merkezlerinde bayrak
asılı binaların oranındaki düşüklüğü
düşünün. ABD’de tüm mozaikleşmişliğe
ve yerelliğe karşın birliğin sağlamlığı;
Türkiye’de ise, varolan birliğin etnik
ayrılıkların ve yerelliklerin kışkırtılması;
bu da yetmezse, olmayan etnisiteler ve
yerelliklerin yaratılması yoluyla ortadan
kaldırılmasına çalışılması…
Küreselleşmenin,
herkesten daha fazla Türkiye’yi
tehdit eden yürüyüşü karşısında, Sayın
Genel Danışman, tüm şapkalarınızı
önünüze koyup düşününüz ve kendinize şu
soruyu sorunuz: “Böyle bir tablo içinde,
biz, Tarihi Kentler Birliği olarak
çıkardığımız Yerel Kimlik
adlı dergimizin, içeriğini
koyun bir yana, adıyla kimlere hizmet
ediyoruz.”
Ayrıca, tam
bu tablo içinde, Tarihi Kentler Birliği
toplantılarınıza katılan bugünün Europa
Nostra’sının temel amaç
açısında, bundan 70 yıl öncesinin
Mare Nostrum’undan farkı ne
kadardır? Bunu da irdeleyiniz. “Bizim
Avrupamız” dedikleri kavram,
Avrupalılığı nasıl görmektedir?
Hıristiyan olmak, Yunan-Roma
kültürel kökeninden gelmek, “Onların
Avrupasının” kesinlikle
vazgeçilmeyecek önkoşulları mıdır? Ve, “Onların
Avrupası” Anadolu’ya, bu
topraklar üstünde kurulu Türkiye
Cumhuriyeti’ne hangi gözle bakmaktadır?
“Onların Avrupası” gizli ya da
açık olarak, Anadolu’nun Helen-Roma-Bizans
egemenlik zincirinden 1071’de “geçici
olarak koparıldığı; günü geldiğinde
geri
kazanılması gerektiği”
düşüncesinde midir ve bu yolda mı hareket
etmektedir. Bunları lütfen iyi inceleyiniz
ve bulgularınızı Türk Ulusuyla
paylaşınız.
Son olarak, Sayın Genel Danışman, Tarihi Kentler Birliği’ne
umarım dışarıdan parasal destek
yapılmıyordur. Böyle bir yardım yapılıyorsa,
inanınız, buna çok üzüleceğim. Bu konudaki
endişelerimin yersiz olduğunu lütfen bana
muştulayınız.
Saygılarımla,
Mahmut YILBAŞ
Müdafaa-i Hukuk Vakfı Başkan Vekili
Vali
(E)