"Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Dergimiz
      Ulusal Forum
      Bültenlerimiz
      Etkinliklerimiz
      Okuyucu Köşemiz
      Yazarlar
      Tarihçe
      Müzik
      Resim Galerisi
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   DUYURULAR  

 

 MÜDAFAA-i HUKUK’TAN DAYANIŞMA VE İŞBİRLİĞİ ÇAĞRISI

 Bilindiği gibi, 12 Aralık 2002 tarihinde AB’nin Kopenhag Zirvesi’nde alınan karar uyarınca, Kıbrıs Rum kesimi de öteki 9 üye ile birlikte 16 Nisan 2003 tarihinde AB’ye tam üyelik girişi için imza atacak ve 1 Mayıs 2004’ten itibaren de tam üyelik geçerli olacaktır.

 Kıbrıs Rum kesiminin (üstelik tüm Kıbrıs adına) AB’ye üye olmasının Türkiye açısından yaratacağı büyük sorunlar bir yana; AB’nin bu haksız ve ısrarlı tutumu, sözde aday yaptığı Türkiye’ye karşı hangi niyetleri beslediğinin açık bir kanıtıdır. Daha da önemlisi, AB’nin savunur göründüğü ilkelerle hiç bir şekilde bağdaşmayan bu kararı, uluslararası hukukun açık ve ağır bir şekilde ihlalidir.

 Malumları olduğu üzere, çok taraflı uluslararası antlaşmalar da uluslararası hukukun temel kaynaklarındandır. Bu nitelikte olan Londra ve Zürih antlaşmalarının Türkiye’ye tanıdığı garantörlük hakkı ve ayrıca (eski) Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 3 garantör üyenin (Türkiye, İngiltere ve Yunanistan) birlikte üye olmadıkları herhangi bir uluslararası kuruluşa üye olamayacağı açık hükmüne ve bu yöndeki Türkiye’nin uyarılarına rağmen, AB’nin hukuk dışı tavrını sürdürmesi asla kabul edilemez. Bu konunun hukuki değil, siyasi bir nitelik taşıdığı savı da özürü kabahatinden büyük ayrı bir AB riyakarlığıdır. Hukuken yanlış olanın günümüzde siyaseten doğru olması mümkün değildir. Çünkü her siyasi kararın temelinde de hak ve adaletin mevcut olması gerekir. Aksi düşünce, AB’nin siyasi kararlarında hukuk ve adaletten bağımsız hareket ettiğinin, daha doğrusu işine geldiğinde orman kanunlarını uygulamakta sakınca görmediğinin açık bir delili olur.

 Günümüzde Irak kırizi ile ilgili olarak uluslararası hukuku ısrarla arayan AB’nin, kendi içinde bu hukuku hiçe sayması nasıl mümkün olabilir?

 Türkiye AB ile şimdiye kadarki ilişkilerinde, özellikle Aralık 1999 Helsinki Zirvesi’nde aday ülke (aslında henüz müzakere masasında olmadığımız için yalnızca aday adayı) ilan edilmesinden sonra; AB’nin ve/veya Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye aleyhine almış olduğu çeşitli kararlara, ayrıca Katılım Ortaklığı Belgesi’nde (KOB) ve yıllık ilerleme raporlarında ya da AB yetkililerinin çeşitli beyanlarında muhatap olduğu ulusal onuru zedeleyici suçlamalara ve özellikle Kopenhag Kriterleri’ne yeni bazı kriterler (örneğin Kıbrıs, Ege, Güneydoğu, sözde Ermeni soykırımı, K. Irak vb.) ekleme şeklindeki teşebbüslere karşı, “aman ilişkilerimiz bozulmasın, adaylığımız (?) tehlikeye düşmesin” yanlış mantığı çerçevesinde genelde suskun kalmış, aşağıdan almış ve yapılanları, söylenenleri sineye çekmiştir.

 Artık bu politikanın terkedilmesi zamanı çoktan gelmiştir, hatta geçmektedir. Çünkü bıçak kemiğe dayanmış, Türkiye’nin geleceğine yönelik tehditler art arda gelmeye başlamıştır. Asla unutulmamalıdır ki; AB ile ilişkilerimizde tam üyelik hayali ve içimişteki lobilerin etkisiyle ulusal çıkarlarımız konusunda suskun kalmak bize AB nezdinde hiçbir zaman önem ve itibar kazandırmamış, tamamen aksine AB’nin Türkiye’ye yönelik örtülü niyet ve emellerinde daha cür’etkar davranmasına yol açmıştır. 40 yıllık ilişkilerimiz bunun acı örnekleriyle doludur.

 Ayrıca, 6 Mart 1995 belgesiyle 1996 yılından itibaren AB ile başlatmış olduğumuz, Anayasamızın 6. ve 90. maddelerine açıkça aykırı Gümrük Birliği (GB) Türk ekonomisini ağır bir ipotek altına sokmuştur. Türkiye’nin tam üyelikten önce ve daha da önemlisi süresi belirsiz bir şekilde kendi pazarını rekabet gücü yüksek AB mallarına açması ve üçüncü ülkelere karşı da çok daha düşük tarifeyi öngören AB’nin Ortak Gümrük Tarifesini (OGT) uygulamak zorunda kalması; Türk ekonomisini yalnızca AB ile ticaretinde değil, üçüncü ülkelerle ticaretinde de korumasız bırakmış ve adeta bir açık pazar haline getirmiştir.

 Bunun sonucu olarak, 1996-2002 yıllarını kapsayan 7 yıllık dönemde Türkiye’nin dış ticareti, daha önceki dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde büyük açıklar vermiştir. Bunun adı ticaret değil, açık sömürüdür. GB’nin dış ticaretimize verdiği yıkım derecesindeki bu zararlardan başka, ekonomiye ve kamu maliyesine getirmiş olduğu yükler (ilk 5 yıl), 77 milyar dolar olarak hesaplanmıştır.

 Bütün bu nedenler AB’ye karşı aktif bir politika izlememizi ve ulusal konularımıza AB gözlüğüyle değil, gerçekçi gözle bakmamızı zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda şu politika ve önlemlerin hayata geçirilmesinde tüm devlet ve hükümet yetkilileri yanında, tüm siyasi partilerimizin ve demokratik kitle örgütlerinin işbirliği ve dayanışma içinde olması gereğini sizlerle paylaşmayı Müdafaa-i Hukuk Hareketi olarak tarihi bir görev bilmekteyiz.

 

1.     AB’nin Kıbrıs Rum kesimini üye yapmasını uluslararası hukukun açık bir ihlali saydığımızı ve bu konuda uluslararası hukuk yollarına en kapsamlı şekilde başvuracağımızı AB organlarına, tüm AB üyesi ülkelere ve ayrıca diğer iki garantör ülkeye en kısa zamanda (tercihan 16 Nisan’dan önce) yazılı olarak duyurmalıyız. AB güvencesiyle Sn. Denktaş’ın son önerilerini de reddeden ve her türlü uluslararası illegalitenin merkezi olmuş Rum kesiminin pervasızca tam üye yapılmasına, başka bir deyişle Türkiye’ye adeta hukuk dışı meydan okunmasına seyirci kalmamalıyız. Aksine bir tutum ülkemizin ve milletimizin geleceği için büyük bir vebal olur.

 

2.     AB’nin KKTC’ye uyguladığı insanlık suçu niteliğindeki ambargonun derhal sona erdirilmesini, aksi takdirde bu konuda da uluslararası hukuk yoluna başvurulacağını yine ilgili taraflara duyurmalıyız.

 

3.     Taslağı açıklanmış bulunan revize KOB’un ekonomik kriterlerinin kabul edilemeyeceği ve hazırlanacak revize ulusal programın yalnızca siyasi kriterlere ilişkin öneriler dikkate alınarak hazırlanacağı AB’ye duyurulmalıdır. (Henüz müzakere masasına oturmayan Türkiye için, tamamı müzakere masasına oturmuş, hatta 10’u tam üyelik aşamasına gelmiş diğer aday ülkelere uygulanan KOB şablonu söz konusu olamaz. Çünkü müzakere masasına oturmak için yalnızca Kopenhag siyasi kriterlerinin yerine getirilmesi gerekmektedir. Aksi düşünce, AB’nin Türkiye’ye bu konuda da ayrımcılık yaptığı anlamını taşır.)

4.     Türkiye ekonomisine büyük zarar veren ve bizi IMF’ye mahkum eden GB uygulaması, serbest ticaret anlaşmasına dönüştürülerek tam üye oluncaya kadar mutlaka askıya almalıdır.

 

5.     Kopenhag Zirvesi’nde söz verildiği gibi yeni aday ülkelerin Aralık 2004’te Türkiye ile müzakerelerin başlamasını veto etmeyecekleri taahhüdü aslında buza atılan bir imzadır. AB gerçekten böyle düşünüyorsa, yapılması gereken, 16 Nisan 2003 tarihinde imzalanacak metne bu ifadenin eklenmesidir. Bu husus Türkiye tarafından mutlaka AB’den talep edilmelidir.

 

6.     Sus payı niteliğinde mali yardım değil, daha önceki veto edilmiş alacaklarımızı da karşılayacak ve göreceli olarak diğer aday ülkeler ölçüsünde olacak şekilde AB’den mali yardım talep etmeliyiz. (Yalnızca KOB’un ulusal programa göre Türkiye’ye asgari maliyetinin 15 milyar dolar olduğu unutulmamalıdır).

 

Bu uyarılarımızın gereken önem ve öncelikle ele alınmasını, bu yolda işbirliği ve dayanışma içinde bulunulmasını ve böylece AB lobicilerinin Türk kamuoyunu yanlış yönlendirmesine fırsat verilmemesini, Türk milletinin onurlu geleceği adına sizlerden saygıyla talep etmekteyiz.

 

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |