|
Müdafaa-i Hukuk Diyor ki…
Evet, Paul Wolfowitz, Türkiye hata etmiştir!
Yalnızca bugün değil; 50 yıldan bu yana ve
defalarca... Üstelik, hatalarından hiçbir
zaman ders almamıştır!
Az bile söyledin, Paul Wolfowitz. Türkiye,
hatalı olmanın da ötesinde, suçludur. Çünkü:
·
Kurtuluş Savaşıyla yırttığımız Sevr’in baş
mimarı, senin 90 yıl önceki Başkanın Woodrow
Wilson’du. Senin ülkenin bu topraklar
üzerindeki çıkarlarının resmi de Sevr
haritasıydı. Bütün bunları 1950’lerde
(aradan 30 yıl bile geçmeden) nasıl olduysa
unuttuk.
·
Kurtuluş Savaşında üzerimize saldırtılan
Yunanı açıktan destekleyen İngiliz ve
Fransızın arkasında aslında senin ülkenin
bulunduğu, dolayısıyla, Kurtuluş Savaşı’nın
gerçekte senin ülkene karşı yapıldığı da
aklımızdan çok çabuk çıktı.
·
İmzalanmış olan Sevr’in dünyanın emperyalizm
karşıtı ilk kurtuluş savaşıyla yırtılıp
atılmasını senin ülken hiçbir zaman
hazmedemedi. Senin ülken, Sevr’i hemen
imzalamışken onun yerini alan ve başı dik
genç Türkiye’nin
doğuş belgesi
niteliğini taşıyan Lozan’ı 1937 yılına değin
imzalamadığın gibi, hâlâ onaylamış değildir.
1937’de neden imzaladı? Herhalde, Avrupa’da
İkinci Dünya Savaşi’na dört nala
koşuılduğunu görüp, “ne olur ne olmaz” diye
düşünmüş olmalı.
·
Senin ülken, yırtılıp atılmasını bir türlü
kabullenemediği Sevr’in hortlatılması için
Türkiye’ye karşı ilk kumpası, bir uyduruk
“ermeni soykırımı” balonunu 1920’li
yıllardan başlayarak örgütlenmiş ve
eşgüdümlü bir çalışmayla şişirerek kurdu. Bu
balonu şişiren, Fransa’nın bile çok önünde,
senin devletindir. Senin devletin, bu balonu
şişirmek için kendi ilkokul öğrencilerinin
beyinlerini yıkamaktan çekinmedi. Bu balon,
yıllar boyunca Türkiye’nin yolunun
kesilmesi, pazarlık gücünün elinden alınması
amacıyla kullanıldı. Her biri kızılderili ve
zenci kıyımlarında akan kanla kirlenmiş
eyaletlerinizin parlamentolarında birbiri
peşi sıra uyduruk ermeni soykırımı kararları
kabul edilirken, Ermenilerin Müslüman (Türk
ve Kürt) Osmanlı yurttaşını kestiği
illerimizin bir tekinin İl Genel Meclisinden
Türkiye’ye o ayıbı işleyen Amerikan
eyaletindeki gerçek soykırımı kınayan ve
bunun için bir küçük anıt dikilmesini
öngören bir karar çıkaramadık. Ardından,
sıra, aynı Ermeni karar tasarılarının
Federal Kongrenize sunulmasına geldi.
Yıllarca, her 24 Nisan gününe doğru,
birileri, Kongreye uyduruk soykırım
tasarıları sundu; Başkanlarınızın bunların
kabulünü önlemesi karşılığında Türkiye’den
ödünler kopardınız. Ve, her zaman, dediniz
ki, “Bunları Ermeni lobisiyle onu
destekleyen Rum lobisi örgütlüyor.” Biz ise,
hiçbir zaman, seninki gibi bir ülkede hiçbir
azınlık lobisinin o ülkenin çıkarlarına
aykırı hareket edemeyeceğini; dolayısıyla,
eğer bu tasarılar Kongreye verilebiliyorsa,
bunda senin devletinin çıkarının bulunduğunu
göremedik
·
İkinci Dünya Savaşı biter bitmez Stalin
Türkiye’den toprak ve üs taleplerinde
bulunduğunda Türkiye’yi başta yalnız
bırakıp, tehdidin Türkiye’nin tek başına
direnişiyle savuşturulmasından yıllarca
sonra bizi NATO’ya hangi amaçla aldığınıza
doğru tanıyı hiçbir zaman koyamadık.
·
Ve, 1950’lerden başlayarak, senin ülkene
Türkiye’nin kamusal-özel tüm kurumlarının
kapısını açtık; buralarda kendine bağlı
kadrolar yetiştirmesine, bunların her
dönemde Türkiye’nin istencini saptırmalarına
göz yumduk (bununla ne demek istediğimizi
görmek için senin Türkiye’ye ettiğin
küfürlere çanak tutan Ali Kemal Birand’la
Çandarlı Kırçıl Halil’e ve o küfürlere doğru
dürüst yanıt vermek yerine bunu kem-kümle
geçiştiren günümüzün Damat Feritlerine ve
onların yardakçılarına bakmak yeter.).
·
Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne karşı ileri
karakol görevi yürüttüğü bir dönemde, 1962
yılındaki Küba bunalımı sırasında
Türkiye’nin sırtından pazarlık yapıp
Türkiye’nin sözüm ona savunması için
koyduğunuz füzeleri Türkiye’ye haber bile
vermeden bir gecede söküp götürdüğünüzde
senin ülkenin ne biçim müttefik olduğunu
görüp tutumumuzu ona göre ayarlamadık.
·
Öylesine aymazlık içindeydik ki, senin ülken
bu kalleşliği bir yıl sonra bir kez daha
yapabildi: Kıbrıs’ta, 1963’ün Kanlı Noelinin
ardından, Türkiye’nin, Kıbrıs’a müdahale
için her türlü gerekçeye sahip olmasına; ama
çıkarma gemisi bulunmadığından askerlerini
şileple taşımak gibi başarı şansı hemen
hemen sıfır olan bir girişim karşında bile
senin o zamanki Başkanın Lyndon Johnson, o
ünlü mektubu göndererek Türkiye’yi tehdit
etti: “Kıbrıs’a müdahalede bulunur ve bu
yüzden Sovyetler Birliği’nin saldırısına
uğrarsan seni korumam; Kıbrıs’a müdahaleni
bu da durdurmazsa, askerlerini taşıyan
şilebin karşısına Altıncı Filoyu
çıkarırım?!” Böylesine kalleşlikler
karşısında bile, senin ülkenin
güvenilirliğini bir süre sorgulayıp
güvenilmezliğinin açıkça ortada olduğuna bir
süre için karar verdik ama anlaşılmaz bir
biçimde bunu da çabucak unuttuk. Ayrıca,
Türkiye’nin 1965’te ve onu izleyen iki yıl
boyunca yüzse 6.5, 7, ve 7.5 kalkınma hızını
gerçekleştirmesi üzerine TSK’nin çıkarma
gemisi yapma projesine senin ülkenin hiç
karşı çıkmamasının altındaki hain niyeti de
çözemedik. (Türkiye çıkarma gemilerini
herhalde Madagaskar adasını hedefleyerek
yapmamaktaydı.) Tıpkı, 1974’te Makarios’a
karşı darbenin senin ülkenin denetiminden
çıkması mümkün olmayan Yunan Cuntasınca
yaptırılmış olmasının ve Adaya müdahale
yolunda yine senin ülkence Türkiye’nin önüne
bu kez hiç engel çıkarılmasının ardında
yatan tuzakları göremedik. Öyle ya, 1963’te
öylesine bir tepki gösterdikten sonra
1967’den başlayarak senin ülken neden
Türkiye’yi Kıbrıs’a müdahale konusunda
neredeyse özendirme yoluna gitti?
·
Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesinin hemen
ardından, senin o yıllardaki Başkanın Gerald
Ford’la Sovyetler Birliği Komünist Partisi
Genel Sekreteri Leonid Brejnev arasında
yapılan Vladivostok doruğunda, o günlerdeki
can düşmanınızla, “Türkiye’nin etkinlik
düzeyinin düşürülmes; bunun için de terörün
araç olarak kullanılması” yolunda anlaşmaya
vardınız. Sapık mantığını ancak
anlaşmacılarının açıklayabilecekleri bu
kararın varlığını bilen belirli sayıda Türk
yetkili bunu kendi halklarına ne yazık ki
hiçbir zaman açıklamadılar. Bu uğursuz
anlaşma yüzdendir ki, Türkiye’de 1980
öncesindeki terörü besleyen silahlar
yalnızca Sovyetler Birliği denetimindeki
Bulgaristan ve Suriye’den değil; senin
ülkenin denetimindeki Şah İranı ve
Türkiye’nin NATO müttefiki (?!)
Yunanistan’dan da girdi.
·
Türkiye’de ‘70’li yılların terörü 12 Eylül
1980 askeri darbesinden sonra bitti. Ancak,
aradan birkaç yıl geçmişti ki, bu kez PKK
terörü başladı. Sanki bir gizli el,
Türkiye’yi bir kızgın kazandan çıkarıp bir
başkasına atmıştı! Ve, sanki, birinci terör
dalgasında arkadan gelenin provası
yapılmıştı!... PKK terörü de yapacağını
yapıp bu ülkenin 30 bin canına, yüz milyar
Dolarına, kayıp 15 yılına mal olduktan
sonra, terörün elebaşı senin ülkenin
yardımıyla yakayı ele verdi. Ama, artık
herkes kolayca tahmin etmekteydi ki, bu da
Türkiye’yi çökertme planlarında bir halkaydı
ve plancılar bir sonraki aşamayı terör
örgütünün siyasallaşması olarak çoktan
öngörmüşlerdi.
·
Kıbrıs’a dönelim: Türkiye’nin Adaya
müdahalesinden, özellikle Adanın kuzeyinde
Türklerin nüfus bütünlüğünün sağlanmasından
sonra pazarlık konumunun en üst talepten (,
bağımsız devlet) aşağıya doğru seyir
izlemesi gerekirken aşağı pazarlık
konumundan (federe devlet) yukarı
tırmandırmaya çalışmak gibi mantığa ters
tutum benimsedik. Türkiye’de senin
devletince yetiştirilmiş kadrolar hata
üstüne hata yaptılar. Senin devletin
Türkiye’ye açık bir silah ambargosu ve üstü
örtülü (ama daha da etkili) bir ekonomik
ambargo koydu. Buradakiler “ambargo
düşmanlıktır” dediler ama düşmanlığın
karşılığını vermediler. Silah ve ekonomi
ambargosuna karşılık olarak, en başta,
çalışıp çalışmadığı uçak iniş-kalkışlarından
herkesçe kolayca görülebilecek İncirlik hava
üssünün kapatılması gerekirken; bunun
yerine, çalışıp çalışmadığı dışarıdan çıplak
gözle hiçbir biçimde anlaşılamayacak birkaç
radar mevziinin ve dinleme istasyonunun
kapatıldığını söylediler. Bugün sen,
İncirlik için “İstenmediğimiz yerde
durmayacağız” diyorsun. Tüm bu yaşananlardan
sonra senin bugünkü kabadayılığın az bile!
·
Senin ülkenle sözüm ona müttefiklik, elli
yıl boyunca Türkiye’ye yalnızca kan ve ateş
değil;siyasal ve ekonomik bunalımlar, borç
batağı ve ekonomik çöküş ve siyasal açmaz
getirdi. Uygulanan ambargolarla ve
kışkırtılan terör dalgalarıyla ve
Türkiye’deki kadrolarınızın yanılgı
denemeyecek kadar büyük ve sürekli
yanlışlarıyla bunalım yarattınız; bu
bunalımları sözüm ona çözmek için, IMF’nin
ve Dünya Bankası’nın yalancı doktorlarına
sahte reçeteler verdirdiniz. Böylece,
Türkiye’nin önünde olanlar arayı iyiden
açtılar, ardındakiler Türkiye’yi sollayıp
geçtiler. Kıbrıs’ta kozlarımızın tümünü
kendi ellerimizle karşı tarafa verdik.
Türkiye’yi tüketme zincirinin halkalarından
yalnızca biriydi Kıbrıs uyuşmazlığı. Bu
konuda bugün ulaşılan noktada, bu halka
görevini tamamlamış olmalı. Herhalde bu
yüzden Adada bugün yaşanmakta olan
gelişmelerle bir belli sona doğru koşuluyor.
·
Hele son yıllarda, Türkiye’nin burnunun
dibinde, adı kah “çekiç güç,” kah “kuzeyden
keşif harekatı” olan komplo operasyonlarıyla
Kuzey Irak’ta bir kukla devleti kurulmanıza
yine senin devletinin yetiştirdiği kadrolar
göz yumdu. Aynı çerçevede, Barzani
çetelerinin yıllar boyunca Habur sınır
kapısından geçen her Türk TIR’ından ve
tankerinden haraç almalarını önlemek
amacıyla sınır kapısını değiştirme
girişimimizi engellemek için senin ülkenin
yaptığı baskıya yine aynı kadrolar onursuzca
boyun eğdi.
·
Türkiye’ye karşı kin kusmanın gerekçesini
oluşturan 1 Mart 2003 günü ikinci tezkerenin
TBMM’den geçmemesi olayına gelince... O
tezkere geçmedi ama, Türkiye’nin hava
sahasını Tomahawk’larınız için, B-52’leriniz
için mükemmelce kullandınız. Üstelik, sizin
ölüm makinelerinizin rahatı kaçmasın diye,
Türkiye, en sancılı bölgesi olan Güneydoğuya
sivil uçuşları bile durdurdu. Tezkere
geçmediğinden, Irak’ın kuzeyine sokacağınız
askerleri Türkiye’den geçiremediniz ama
havadan indirdiniz. Bu askerlerin havadan
indiremediğiniz ağırlıklarını ise biraz
çetrefil ama şeytana pabucu ters giydirecek
bir kurnazlıkla yine Türkiye üzerinden
sağladınız. Nasıl mı? Kuzey Cephesini açacak
askerlerinizin ağırlıkları -her nedense-
tezkerenin oylanması beklenmeden
İskenderun’a hiç de yasal olmayan bir
biçimde boşaltıldı. Tezkere geçmeyince
statüleri havada kalan bu araçların
Türkiye’den defedilmesi de -yine, her
nedense- geldikleri liman olan
İskenderun’dan değil de Irak’ın kuzeyine
açılan Türk sınır kapısı Habur’dan yapıldı.
Bununla tezkerenin size sağlayacaklarının
tümünü cabasıyla elde ettiniz. Cabası ne mi?
Bir kere, tezkere geçseydi Türkiye’ye savaş
kayıpları karşılığında vereceğiniz altı
milyar dolar cebinizde kaldı. İkinci olarak
da, Türkiye’ye karşı, bizden iki çanak
tutucunun suratlarına doğru kustuğun kine
bahane yarattınız. Pazar ola, Paul Wolfowitz.
·
Senin ülkenin çıkarının bu topraklarda
Sevr’in hortlatılmasından geçtiğini, bunun
için de Türkiye’nin çağcıllaşmasının ve
uluslaşmasının önlenmesi için 80 yıldır her
şeyi yaptığını ortadaki tüm delillerine
karşın bugüne dek anlayamadık. Ve, bugün, 80
yıl sonra, Türkiye’yi Sevr’in eşiğine geri
getirdi senin ülken. Senin o uğursuz
sözlerinin o eşiğin aşılması aşamasının da
geldiği anlamını taşıdığını bakalım bu kez
anlayabilecek miyiz?
Bir kez daha: Evet, Paul Wolfowitz. Senin
ülkeni müttefik sanıp bütün savunma
düzeneklerimizi indirdiğimiz, senin ülkenin
adamlarını tüm kurumlarımızda at koşturup
cirit atar duruma getirdiğimiz, yani,
kendimizi tümüyle senin ülkenin olmayan
insafına bıraktığımız ve, kısacası,
kendimizi senin ülkenin sinsi
saldırılarından korumadığımız için hatalı
olmanın da ötesinde suçluyuz. Kimseye karşı
değil, kendimize karşı!..
|