 |
 |
 |
24 NİSAN
Tuncer AKTAŞ
Türkiye Cumhuriyetinin
başına yıllardır sorun olarak dikilen ve bir türlü alt
edemediği sorun sözde Ermeni Soykırımıdır.
Soykırımın gerçek anlamı bir ırkın tümü ile katliama
tabi tutularak yok edilmesidir. Uzun süren tarihimizde
hiçbir dönemde, Avrupalıların ve Amerika Birleşik Devletlerinin
bu tanıma uygun gerçekleştirdikleri soykırım yapılmamıştır.
1877-1878, Türk – Rus savaşı sırasında Osmanlı Tebaası
olarak sayılan Ermeniler orduda da görev yapıyorlardı.
Çarlık ordusu Doğuda Kars, ve Ardahan’ı ele geçirdikten
sonra Erzurum Aziziye Tabyalarına kadar dayandılar.
Kış koşulları ile birlikte süren savaşta çetin günler
yaşandı. Savaşlar düşünülerek yaptırılan tabyalarda
Osmanlı Ordusu Rusları durdurdu.
Bu defa içimizde tebaa olarak bulanan unsurların yer,
yer isyan ve ihanetleri devleti sarsmaya başladı. Büyük
bir seferberlik altında Ruslarla savaş yapılırken iç
sorunlarda Osmanlı İmparatorluğunu sarsmaya devam ediyordu.
İşte tam bu sırada ordu içinde görev yapan Ermenilerin
Ruslarla mezhepsel yakınlıkları ön plana çıkarak iş
birliği yaptıkları gerçeği ile karşılaşıyoruz. Aziziye
tabyalarında savaşların en kanlı günlerinde Ermeni nöbetçilerin
Osmanlı askerini Ruslarla işbirliği yaparak bir gece
baskınında pusuya düşürmeleri , askerlerin uykuda iken
katledilmeleri sonucu beşbine yakın Türk Askerinin yanık
dere mevkiinde katledildiği gerçeği bu cephede de bir
bozgunu beraberinde getirmiştir.
Bu ihanetin karşılığında Osmanlı İmparatorluğu binlerce
askerini kaybetmenin yanında stratejik bölgeyi de elinden
çıkarmak üzeredir. Tam bu sırada Gazi Ahmet Muhtar Paşanın
Erzurum Halkını yardıma çağırması ile birlikte Rus saldırısı
sivil halkın tarihte az görülür direnmesi ile durdurulmuş
ve hatta geri hatlara püskürtülmüştür.
İşte Doğuda ki ilk ihanet üzerine Ermeniler ile Müslüman
olarak değerlendirilen Türk Toplumu arasında bir çekişme
başlamıştır.
Tarihte batılılar ve Osmanlı ile savaş yapanlar hiçbir
zaman Türk sözcüğünü kullanmayarak bilinçli bir şekilde
Müslüman tebaadan bahsetmişlerdir. Bu da ayrı bir kimlik
sorunu yaratmanın başka bir uygulamasıdır.
Bu gün aynı uygulama Batı Trakya’da da sürdürülmekte,
orda yaşayan soydaşlarımıza Türk Kimliği yasaklanarak
Yunanlı Müslüman yakıştırması yapılmaktadır.
Osmanlının en büyük toprak kaybına uğradığı ve tarihte
93 savaşı olarak nitelenen bu savaşta doğuda durdurulan
Ruslar ne yazık ki, Batı Cephesinde Plevne Direnişinden
sonra hiçbir engelle karşılaşmayarak Yeşil Köy önlerine
kadar gelmiş, Osmanlı Hükümetini sıkışık halde yakalayan
İngilizler bunu da fırsat bilerek Yahudi Disraelli’nin
ustaca politik taktikleri ile Kıbrıs’ı Osmanlı İmparatorluğundan
koparmış, Ak Denizde Batı ile işbirliği halinde uzun
vadede Yahudi bir Kıbrıs Bağımsız devleti kurulmasının
ilk icraatları gerçekleştirilmiştir.
Daha sonra Balkan felaketi ile Trablus Garbın ve Mısırın
kayıpları sonucunda Ak Denizdeki önemli ve stratejik
ada Girit’te Avrupa güçlerinin eline geçmiştir.
1914’dea başlayan ve tamamen Almanların çıkarları doğrultusunda
sokulduğumuz I. Dünya Savaşındaki felaket ve çözülme
Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömmüştür. 1. Dünya Savaşında
Doğu Anadolu ‘da Rus işgalinin Bolşevik ihtilali ile
sona erip, orduların Moskova’ya dönmesinden sonra Çarlık
Rusya’sının silahlarını ele geçiren Ermeniler büyük
bir soykırımı harekatına başlamışlardır. Özellikle Van
ve Erzurum Bölgeleri bu soykırımı en acı yaşandığı yerler
olmuştur.
Çocukluğumuzda dede ve ninelerimizin göz yaşları içerisinde
anlattıkları hikayeler devletin arşivlerinde yer alamadığı
için Türk Toplumu bu yöndeki belgesel hafızasını büyük
ölçüde kaybetmiştir.
Erzurum’da yaşayan Türk Ailelerinin bir çoğu bu katliamda
yok edilmiştir. Bize ulaşan yaşlıların ise o günleri
büyük bir üzüntü ve keder içerisinde anlatırken acıların
yaşanmaması dileği ile cumhuriyeti kuran ve Türk Bayrağını
bağımsız bir ülkede dalgalandıran Mustafa Kemal ve Arkadaşlarına
, Kazım Karabekir’e en güzel vefa örneğini göstererek
hayır dualarını eksik etmez, o kara günlerin bir daha
yaşanmamasını gözyaşları içerisinde dile getirirlerdi.
Annemin annesi olan bizim büyük anne olarak ad verdiğimiz
yaşlı anneannem Ermeni Mezalimini 12-13 yaşlarında yaşamış
bir insandı. İlk okul sıralarında ki çocukluk anılarımda
kafama kazınmış olan onun anlattıkları ve heyecanlı
dile getirdiği olaylar günümüz Ermeni iddialarının tam
tersini bize açıklardı.
Ermenilerin şehir içerisinde genç delikanlıları ve erkek
çocuklarını toplayarak öncelikle onları bilinmeyen yerlere
götürüp katlettiklerini hafızamdan hiç silinmeyen şu
anı ile anlatırdı. Büyük annem babasını ve yaptıklarını
kahramanlık serüveni içerisinde dile getirirken unutamadığı
olayı da hatırladığım kadarı ile şu şekilde bize anlatmıştı.
“Babam, tek kardeşimiz olan İbrahim’e hiçbir şekilde
dışarı çıkmamasını sıkıca tembih etmişti. Bir sabah
ahırda hayvanların altını temizleyen İbrahim hayvan
dışkılarını sepetle dökmek için dışarıya çıktığında
Ermenilere rastlar ve sepeti de bırakarak eve kaçmış,
onu takip eden iki ermeni savaşçısı evin kapısına dayanarak
bu genci vermelerini , onu çalıştırmaya götüreceklerini
söylerler. Babasının dışarıya çıkan ağabeysinin sakladıktan
sonra evi aramalarına müsaade ettiklerini,. Onların
bu arama sırasında yaptıkları aşağılayıcı ve küçültücü
davranışlarını kendilerine nasıl davrandıklarını bu
genci bulamayınca da babalarını rehin olarak götürmek
istediklerini o günlerin acısı içerisinde dile getirir
ve başka olaylarla bağlantı kurarak mahalledeki bütün
evlerin birbirlerine bitişik olduklarını Ermenileri
bir evi ararken evlerin duvarlarını delerek başka evlere
nasıl kaçıp gizlendiklerini genç kızların ırz ve namuslarını
korumak için eski yırtık elbiseler giyip, yüzlerini
de islerle kirlettiklerini” , uzun uzun anlatırdı.
Bu olaylar sonucunda Erzurum büyük bir göç yaşamıştır.
1918 yılında Ermeni mezalimi en yüksek dereceye çıkmış
, Erzurum nüfusu 4/3’ünü göç olayı ile başka illere
sevk etmiştir. İnsanlar kışın o bitmeyen soğuk ve tipisinden,
namus ve şereflerini korumak için Anadolu’nun iç bölgelerine
ilkel koşullardaki taşıma araçları ile kaçmaya çalışmış.
Binlercesi yollarda hastalık ve ağır kış koşullarına
mağlup olmuşlardır.
Benim ailemde bu göçmenler arasında Sivas, Amasya ve
Tokat yöresine kaçmış, geriye çok küçük bir kesimi dönmüştür.
Bugün ailemizin büyük bir kısmı Sivas’ta yaşamakta,
dedemizin mezarı bile bu ildedir.
İnsanları yuvasından, yurdundan koparıp, götüren mezalimi
yapanlar binlerce insanı yok edenler, her dönemde olduğu
gibi son yıllarda da Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerinin
desteği ile yaptıkları soykırımı Türkler tarafından
yapıldığını bütün dünyaya kabul ettirme yolunda önemli
adımlar atmış ve başarılı da olmuşlardır.
İktidar ve muhalefetin çok geçte olsa bir araya gelip,
bütün parlamentolara gönderdikleri deklarasyon ile Osmanlı
Arşivlerinin bilim adamlarına açılma kararı sanıyorum
ki, tarihi gerçekleri de ortaya çıkaracaktır.
Emperyalizm başarılı olabilmek için her dönemde bu tür
olayları gündemden düşürmemiş, Türk Devletini aciz ve
güçsüz olduğu zamanlarda sözde Ermeni soykırımını hep
gündemde tutmuştur. Devlet olarak sadece kınama ve bayramlarda
yapılan törenlerde kendimizin izleyebildiği gösterilerden
öte bir politika gerçekleştirmememin sıkıntısını her
geçen yıl biraz daha fazla çekmeye başladık.
İMF, kıskacında Türkiye’ye ise kuzey Irak’ta ve , Kıbrıs’ta
köşeye sıkıştırılmış durumdadır.
Ermeni soykırımının Avrupa’da bayraktarlığını yapan
Fransa, Cezayir halkına yaptığı katliamın hesabını dünya
kamuoyu önünde henüz verememiştir. Almanya II. Dünya
savaşındaki milyonlarca Yahudi’yi nasıl katlettiğini
sarsıntını umursamaz bir tavırla karşılayarak dünya
kamuoyu önünde bu işleri yapmamışçasına Türkiye’den
olmayan bir şeyin hesabını sarmaya kalkışmaktadır.
İngiltere, İrlanda’da ve İskoçya’da yaptığı kitle katliamlarının
kan ve barut izlerini hala yaşamaktadır. Amerika Birleşik
Devletleri milyonlarca Kızılderiliyi yok ederek son
kalıntılarını da hasta ve bakımsız bir şekilde bir kamp
içerisinde hapis hayatı yaşamaya mahkum etmiş, milyonlarca
zenciyi ırk ayrımı güderek kölelik zinciri içerisinde
eritip yok etmiştir.
Şimdi bu ülkeler bize tarih dersi vermeye kalkışması
soykırımı hesabını sormaktadırlar. Bu utanmazlığın ve
arsızlığın başka bir görünümü değil midir?
Cevat DURSUNOĞLU ’nun yedeksubay olarak 1918’de Erzurum’a
geldiği zaman gördüğü vahşeti anlatan anılarını okuyan
her insanın tüylerinin diken diken olmaması, gözlerinin
dolmaması mümkün değildir. Hiçbir şey yapmadan sadece
bu anıları kitaplaştırıp, Avrupa parlamentolarına, Amerika’ya
göndermek bile gerçek soykırımın kimler tarafından yapıldığını
açıkça ortaya koyacaktır.
Yeter ki Türk Devletini yönetenler olayların ciddiyetine
vakıf olarak bu sorunu çözme çabası ve iradesi göstersinler.
Ellerinde kalabilen doküman ve belgeler bile Ermenilerin
Türk Irkına yaptıkları soy kırımı en acı şekli ile ortaya
koymaya yeterlidir.
24 Nisan Ermeni Soy kırımı olarak kabul edilmeye çalışılırken
12 Mart’ın dünya kamuoyu önüne kara gün olarak çıkarılması
ve bu olayların nasıl geliştiğini anlatılması zamanı
gelmiştir, sanıyoruz.
Ermeni katliamı dünyanın en büyük katliamlarından birisidir.
Bunu dünyaya anlatabilmek için fazla beklemeye gerek
yoktur. Her türlü doküman ve belge istenildiği anda
bulunabilir.
Katliamı yaşayanlardan dinlenen ve hafızalarda kalanlar,
destanımsı bir şekilde ağıtlar halinde yazılarak insanlık
adına dünya kamu bilgisine sunulabilir.
Soykırımı ne olduğunu yaşamayanlar sadece belirli ve
düzmece propaganda katliama dayanarak gündeme getirenler
amaçlarına ulaşmaya çalışırken Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
silkinerek kendi sorunlarına sahip olması gerekir.
2005 yılının bir hamle yılı olarak bütün dünyaya Ermenilerin
Türk ırkına yaptıkları soykırımı anlatma yılı olarak
ele alınıp, ilan edilmeli ve her yerde bu konu çekinmeden
gündemde tutulup, anlatılabilmelidir.
İnsanlığın ve insanlarımızın bir daha soykırım yaşamamasını
. soykırımı yaşatanların ise her zaman lanetlenmesini
diliyor, herkese mutlu gelecekler diliyorum.
|
 |