"Ülkenin bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Dergimiz
      Ulusal Forum
      Bültenlerimiz
      Etkinliklerimiz
      Okuyucu Köşemiz
      Yazarlar
      Tarihçe
      Müzik
      Resim Galerisi
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   GÜNDEM  

03 Ocak 2003

KÜRESEL KOVBOYUN YENİ NUMARASI
Sungur ÖKE

Aylardan beri "Olası Irak Savaşı…" diye diye Türk halkının bir yandan gözünü korkutup bir yandan da onu savaşın kaçınılmazlığına alıştıran Mütareke basını, Okyanus ötesindeki sahibinden yeni yönergeler almış görünüyor. Kısa süre sonra bu yönergeler doğrultusunda açılacak yeni bir kampanyayı bekleyelim: Mütareke basını, tüm yazar, çize ve konuk profesörleriyle yeni bir Amerikan çıkışlı yalanı piyasaya sürecekler. Açılacak yeni kampanyada şu tema işlenecek.

"Türkiye madem savaştan korkuyor, bu savaşın kısa sürmesi ve zararlarının hafiflemesi için Güneydoğu'ya 80 bin Amerikan askerinin yerleştirilmesini kabul etmelidir. Çünkü, Amerikan askerlerinin bu bölgeye yerleşmesi demek, Güneydeki cepheye ek olarak Irak'a karşı ikinci bir cephenin açılması demektir ki, bunun doğrudan sonucu, savaşın süresinin kısalması, dolayısıyla, Türkiye'ye vereceği zararların hafiflemesi demektir. Hatta, Kuzeyde açılacak ikinci cephe Saddam'ın gözünü öylesine korkutacaktır ki, savaşmadan pes edip pılıyı-pırtıyı toplayarak Libya'ya gidip yerleşmeyi kabul edebilir."

Yaşamsal çıkarları bir yana, doğrudan doğruya varoluşunu tehdit eden bu kirli savaşa Türkiye "Hayır" demek zorundadır. Açılacak yeni kampanya gösteriyor ki, yalnız "Savaşa Hayır" demek de yetmiyor. Ayrıca, "Kuzeyden cephe açalım ki savaş olmasın" martavalıyla Türkiye toprakları üzerinde; özellikle de Güneydoğu'da; Amerikan silahlı varlığını artıracak her girişimi Türkiye şiddetle reddetmek zorundadır.

Bu savaş kirlidir; ama "savaş olmasın diye Amerikan askerlerinin Güneydoğu'ya yerleşmesini kabul edin" safsatası ondan daha da kirlidir; çünkü:

· Savaşın gerekçesi bir yutturmacadır: ABD, Irak'ta varlığından söz ettiği kitle imha silahları konusunda, Saddam'dan önce, bu silahları 1980'lerden bu yana Reagan'ın ve baba Bush'un başkanlık dönemlerinde Irak'a sağlayan şimdiki savunma bakanı Donald Rumsfeld'le savunma bakanlığının bakan üstü danışmanı Richard Perle'i cezalandırmalı; yine aynı işten, Avrupa'daki en güçlü müttefiki Almanya'yı sorumlu tutmalıdır. Evet, Saddam bir diktatördür; üstelik ABD'nin ilan ettiğinden çok daha çağdışı ve kanlıdır. Ama, Saddam'ı kendi pisliğinden yaratan ABD'nin ta kendisidir. Kaldı ki, Saddam'ı 1980'lerde İran'a saldırtan da, 1990'da Kuveyt'i işgale yönlendiren de aynı ABD'dir.

· Savaşın gerçek amacı bambaşkadır: Bu kirli savaşın amacını, "Irak'ı diktatörden kurtarma, Orta Doğu'ya demokrasi getirme" diye açıklamak, insan aklıyla alay etmektir. Sovyetler Birliği'nin yıkılması ve ABD'nin tek kutup kalmasıyla birlikte özü değişmeyen emperyalizmin değişen adı "küreselleşme" olmuştur. Küreselleşme, son noktasına ulaştığında, ABD'nin, tek küresel güç olarak silahlı olan ve olmayan varlığını dünyanın her yanına yaymasıyla ulaşacaktır. Böyle bir düzenin kurulması ve sürekli olabilmesi için, "ABD küresel, dünyanın geri kalanının tümü un-ufak yerel" olmalıdır. Bunun ilk uygulaması, 11 Eylül 2001 sonrasında, Afganistan kaynaklı terörün kökünü kurutmak bahanesiyle Orta Asya'ya adımlarını atmış olmasıdır. Sıra şimdi Orta Doğu'dadır. Yeni jeopolitikte, dünyanın merkezi, petrolü ve doğal gazıyla birer büyük enerji deposunu barındıran Orta Asya ve Orta Doğu'dur. Merkezin merkezi ise, bölgede yer alan; hem bugünkü büyüklükleri hem de sahip oldukları daha da büyüme saklancı dolayısıyla, önce Türkiye, sonra da İran'dır. Çünkü, bu iki ülke, engellenmez ya da yollarından saptırılmazlarsa (ki, ikisinin de başlarına hem engellemeler hem de saptırmalar son elli yıl bolca gelmiştir) bölgelerinde ABD komplolarını engelleme olanağına fazlasıyla sahiptirler. ABD'nin "küreselleşme" dönemine girilmek üzereyken ileride dünyaya müdahale etmek amacıyla kurduğu gücün "Merkez Komutanlığı (=Central Command)" adını taşıması bir rastlantı değildir. Görünürdeki hedefi "Saddam" olarak gösterilen bu kirli savaşın bu aşamadaki geçek ara hedefinin Türkiye ve İran'ın parçalanması olduğunu görememek için kör olmak bile yetmez.

· Saddam'ı ilk Körfez Savaşında neden temizlemediler?
Yaklaşık on yıl önceki ilk Körfez Savaşında, şimdiki ABD Başkanının babası olan Bush, savaşa Saddam'ın devrilmesine ramak kalmışken son vermişti. O zaman hata diye yorumlanan bu davranışın ABD'nin küreselleşme stratejisi açısından taşıdığı mantık kendini göstermeye başlamıştır: İlk Körfez Savaşıyla, ABD, dünyanın yeni jeopolitik merkezinin Orta Doğu kanadında Soğuk Savaş sırasında oluşturduğu askeri varlığının birinci aşama geliştirmesini tamamlamış ve bu kanatta ileride yaratacağı harita değişikliklerinin altyapısını kurmuştur. Ardından, Afganistan operasyonuyla, ABD'nin jeopolitik merkezin Orta Asya kanadındaki askeri varlığı ilk kez yaratılmıştır. Sırada, şimdi, Orta Doğu kanadının haritasının değiştirilmesi vardır ve Saddam'ın ilk Körfez Savaşında devrilmemesinin mantığı budur.

· Çekiç Güç'ten 80 bin tepeden tırnağa silahlı Coniye: Kirli savaşın Türkiye açısından en rahatsın edici yönü, 80 bin Amerikan askerinin Güney Doğu'ya yerleştirilmesi ve Diyarbakır'ın "savaş merkezi" durumuna getirilmesidir. ABD'nin bugüne değin bu çapta girdiği hiçbir yerden çıkmadığını bir yana koyalım. İlk Körfez Savaşı sonunda meydana gelen olaylar bahanesiyle Güney Doğu bölgemizin en duyarlı noktasına yerleştirilen Çekiç Güç (=Poised Hammer) aradan on yıl geçmesine karşın ad değiştirerek (Kuzeyden Keşif Harekatı) hala oradadır ve görev süresi TBMM'de birkaç gün önce yeniden uzatılmıştır. On bin kişilik keşif güç daha kurulur kurulmaz bölgede PKK teröristlerinin sayısı aklın alamayacağı oranda sıçrama göstermiş, bunlar birkaç ay sonra Şırnak, Batman, Van, Cizre, Hakkari başta olmak üzere birçok merkezi aynı anda, deyim yerindeyse, "yaylım ateşi" biçiminde roket saldırısında bulunabilmişlerdir. Daha sora, Çekiç Güçle birlikte etkinliği artan PKK'nın Türkiye'ye nelere mal olduğu ortadadır. Aynı Çekiç Güçün gözetimi altında, Kuzey Irak'taki Kürt oluşumu fiili devlete dönüşmüştür. On bin kişilik Çekiç Gücün yaptıklarına bu kez gelecek 80 bin kişilik savaşçı Amerika askerinin neler ekleyeceğini kestirmek için kahin olmaya gerek var mı?

· ABD önce Lozan'ı onaylasın: ABD'nin Türkiye üzerindeki niyetleri konusunda duyulan kuşkuların temelinde yatan öğelerin belki de en önemlisi, bu ülkenin Lozan Antlaşması karşısındaki anlaşılmaz tutumudur. Türkiye'yi "Orta Anadolu devletçiği" haline getiren Sevr antlaşmasının hemen hemen tüm hükümleri (Kürdistan'ın, büyük Ermenistan'ın, Pontüs Rum devletinin kurulması, İstanbul dahil Marmara bölgesinin, Ege ve Akdeniz bölgelerinin yabancı işgaline terk edilmesi) Birinci Dünya Savaşı boyunca ABD Başkanlığı koltuğunda oturan Woodrow Wilson'un ünlü 14 Notasından kaynaklanır. ABD çıkarlarının bu topraklar üzerindeki çıkarlarının resmi, sanki, Sevr haritasıdır. ABD'nin tek başına kendi dikte ettiği Sevr, Atatürk önderliğinde verdiğimiz Kurtuluş Savaşıyla yırtılıp atılır; emperyalizme karşı ilk savaşın kazanılmasıyla yerini Lozan Antlaşmasına terk eder. Lozan Antlaşması, bağımsız Türkiye'nin, bir bakıma, "doğum belgesidir;" onun sınırlarını güvence altına alır; yine deyim yerindeyse, "nesebinin sahihliğini" belirler. Sevr'i dikte eden ABD, Lozan'ı 1937 yılına değin imzalamaz. Bunun, "Türkiye'yi tanımıyorum" demek dışında bir anlamı yoktur! Lozan'a 1937'de atılan imzanın gerisinde, Avrupa'da Hitler Almanyasının yol açacağı İkinci Dünya Savaşı'nın yaklaşmakta olmasının etkisi vardır: Ne olur, ne olmaz; ileride Türkiye'nin desteğine ihtiyaç duyulabilir. Nitekim, Savaş sırasında ABD'nin o zamanki Başkanı Theodore Roosevelt, İngiltere Başbakanı Winston Churchill'le birlikte Kahire'de Türkiye'yi Batılılar yanında savaşa sokması için Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye dil dökerler!!. Lozan'ı büyük gecikmeyle 1937'de ancak imzalayan ABD, Antlaşmayı bugüne kadar Senato'dan geçirerek onaylamaz. Bunu, Soğuk Savaş döneminde Türkiye'yle sözüm ona "kader birliği" etmiş olmasına rağmen bundan kaçınır. Sanki, günü gelir de Sevr hortlatılırsa (Kürdistan kurulur, Doğu Anadolu'da altı il büyük Ermenistan'a katılır ve Pontüs hayali Kurtuluş Savaşıyla gömüldüğü mezardan çıkarsa), ABD, "Ben Türkiye'nin Lozan'la belirlenen sınırlarını zaten hiçbir zaman onaylamamıştım ki!" diyecektir. İşin en anlaşılmaz tarafı, kırk yıldan fazla süren Soğuk Savaş döneminde, ABD'nin Türkiye'ye en muhtaç olduğu günlerde, sivili ve askeri, bir tek Türk Cumhurbaşkanı ve Başbakanı, ABD'ye, "Müttefiksek, benim sınırlarımı sen de onayla," demeyi akıl edememiştir. İşin daha inanılmaz tarafı, burnumuzun dibinde Kürt devleti fiilen kurulmuşken, ABD 80 bin askeri daha en duyarlı bölgemize yerleştirmek için pazarlık yaparken, bugün bile, Lozan'ın 80 yıllık gecikmeden sonra Senato'da onaylanmasını ABD'den istemeyi Türkiye'nin ne Başbakanı ne de Başbakan üstü Parti Genel Başkanı düşünmektedir.

- Geri -

 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |