|
03 Nisan
2004
21. YÜZYIL ENERJİ SEÇİMLERİ VE KIBRIS
Prof .Dr. Recep Kök
Tarih penceresinden tarih şuuru ile coğrafya’ya
bakabilen milletler, büyük deha ve stratejistleri
ile yükselirler. Onları takip eden nesillerin
içselleştirebildiği bu tür anlayışlar da , o
milletin yaşama felsefesine şekil verir. Tayin
edilen milli hedefler perspektifinden değişen
dünya şartlarına, hangi ölçüde bakılabiliyor ve
yorumlanıyorsa, bağımsızlık ve milli birlik o
ölçüde korunmuş olur.
Anadolu’ya geçmeye hazırlanan Mustafa Kemal ile
konuşan bir gazetecinin diyalogunu hatırlayalım:
Gazeteci: “Devlet mağlup, ordu dağılmış, para yok,
Anadolu halkı bitmiş ve yorgun, sen neden
bahsediyorsun” der. Atatürk şu cevabı verir:
“Misak-ı milli hudutları içinde bağımsız, şerefli
bir Türk devleti’nden (hayalini yansıtır).”
Gazeteciye göre bu nasıl olacaktır? Hayaldir. Amma
o günkü bu güzel ve nazlı hayal, ona gönül
verenlerin azmi, can fedası ve iradesi sayesinde
bugün bir hakikattir. Bu hakikate sahip çıkmak,
korumak ve kollamak kadar, Türk insanını uygarlık
düzeyinin üzerine çıkarmak için insanlık adına
güzel hayaller kurmak ta, emaneti alan nesillerin
sorumluluk ve ödev ahlakındandır.
Kıbrıs mes’elesinin de önemine bu zaviyeden bakmak
gerekir. Kıbrıs Türkiye’nin hem prestiji hem de
güvenliği açısından milli bir davadır. Ada da
yaşayan iki yüz bin Türk’ün varolma mücadelesi ve
insanca yaşama hakkı bugün Annam Planı’nının
hayata geçirilmek istenmesiyle birlikte daha da
önem kazanmıştır. Çünkü, Türk Trakya’sı ve
Anadolu’nun uzantısı olan Kıbrıs, dün Avrupa,
Afrika için olduğu kadar bugün de ABD’nin Büyük
Ortadoğu Projesinden Avrasya’ya uzanan tek kutuplu
yeni dünya ideali için kilit bir kapıdır.
Bilindiği gibi Ada 1571 yılında Türklerin
idaresine geçmiştir. 1878 Osmanlı- Rus Harbi
neticesinde, müsaademizle (Osmanlı nın yakın bir
üstten yardım alması için) geçici olarak
İngiliz’lerin işgaline fırsat verilmiştir.
Sonrasında adım adım Enosis’e (Yunan Birliği)
giden süreç başlamıştır. 1960 yılında imzalanan
Londra ve Zürich anlaşmalarıyla “garantör devlet”
sıfatını kazanan Türkiye Cumhuriyeti, ancak, 20
Temmuz 1974 Kıbrıs Harekatı (Yunanistan’ın
yaratmak istediği fiili durum karşısında) ile
yaratılmak istenene fiili bir duruma el koyma
fırsatını bulmuştur. Ardından gelen Kuzey Kıbrıs
Cumhuriyeti, Mücahit Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın
diplomatik dehasıyla bu günlere gelmiştir. Ancak,
şu günlerde Annan Planı karşısında yalnızlık
duygusuna itilen Sayın Denktaş, umudunu sine-i
millette bağlamıştır.
Şimdi de, Kıbrıs Adası’nın neden enerji
savaşlarının merkezini ve kilit kapısını
oluşturduğunu stratejik bulgulardan hareketle
değerlendirelim: Sanayi Devrimi’nin arkasından (XIX.
yy) Batı Avrupa, sömürgecilik döneminin bitimine
kadar enerji kaynaklarını kontrol etmiştir. 1950
li yıllarda enerji tüketimi oldukça büyük bir
tırmanış gösterince, bugünkü Avrupa Birliğinin
çekirdeğini oluşturan Avrupa Kömür Çelik
Topluluğu’nu (AKÇT) kurmuş, 1973-1974 petrol
şokuyla da petrol bağımlılığının farkına varınca,
ABD ile olan rekabeti yeni bir boyut kazanmıştır.
Topluluk öncelikle “Yeni Enerji Politikası” adı
altında bir stratejiyi 1986 yılına kadar
izlemiştir. Bu stratejinin bir parçası olarak
Kuzey Denizi’nde ve “güvenli bölgelerde” petrol ve
gaz çıkarmaya yönelik şirketleşme sürecine destek
vermiştir. Nükleer enerjiden elektrik elde etme
fikrini uygulamaya koymuştur.
Öte yandan 1990 lı yıllarda, enerji koridorlarına
ilişkin petrol arz güvenliğini sağlamak ve
Avrupalı şirketlerin rekabet gücünü yükseltmek
amacıyla bir çok programı hayata geçirmişlerdir.
2000 li yıllara gelindiğinde AB, “Avrupa Enerji
Arzı Stratejisine Doğru Yeşil Kitap”ı yayınlayarak
acil politikasını devreye sokmuş ve eylem
programını başlatmıştır. Bu politikanın esası,
2030 yılına gelindiğinde petrol bağımlılığının %50
lerden % 70 lere çıkacağı öngörüsüne dayanmakta ve
enerji etkinliğinin artırılması ve alternatif
ulaştırma yollarının teminat altına alınması
şeklinde açıklanmaktadır.
SSCB nin dağılmasıyla birlikte 1994 yılında AB,
Türkiye’yi de içine alan elli ülkeyle (ABD,
Kanada, Meksika ve Yeni Zelanda hariç) Lizbon’da
enerji şartını imzalamıştır. Dolayısıyla AB enerji
şartı, doğu–batı koridorunda stratejik bir rol
oynamak isteyen Türkiye’nin önemini artırmıştır.
Çünkü, Türkiye, Dünya petrol ve doğal gaz
rezervlerinin yaklaşık %70 ine sahip olan Orta
Doğu ve Orta Asya ile Avrupa arasında coğrafi bir
köprüdür. Türkiye açısından tamamlanmış olanların
yanı sıra bir çok proje ( Bakü-Tiflis-Ceyhan HPBH,
Irak- Türkiye HPBH, Ceyhan-Kırıkkkale HPBH,
Batman-Dörtyol HPBH, Ceyhan –Samsun HPBH, Musul-Hayfa
Boru Hattı, Rusya Fedarasyonu-Karadeniz-Türkiye
DGBH’Mavi Akım’, Türkiye-Yunanistan DGBH, Rusya
Fedarasyonu-Avrupa-Türkiye DGBH, Türkmenistan-Türkiy-Avrupa
DGBH, İran-Türkiye DGBH,Mısır-Türkiye DGBh,
Rusya-Türkiye-İsrail DGBH ve GAP projeleri vb.)
tamamlanıp, uluslar arası ham petrol boru hatları
ile doğal gaz boru hatları ve enerji terminalleri
tam kapasiteyle çalışır hale geldiğinde stratejik
önem daha da belirginleşecektir.
Burada, Avrupa - ABD rekabeti açısından yukarıda
belirtilen enerji rezervlerinin uluslar arası
pazarlara aktarılması ve aslan payının alınması
adına yürütülen stratejiyi de kısaca hatırlayalım:
ABD kongresinden 1999 yılında geçen “ulusal
Güvenlik Stratejisi Belgesi” ve “ İpek Yolu
Stratejisi Yasası” olarak bilinen Orta Asya ve
Kafkasya’ya yönelik politika iyi
değerlendirildiğinde görülecektir ki,Türkiye’nin
stratejik konumu daha da anlamlı olmaktadır.
Ancak, ABD ile AB arasında sıkışan bir konuma
düşürülmek istenen Türkiye üzerindeki oynanan
oyunun derinliğini son 35 yıl içindeki siyasal
çalkantılardan tahmin etmek gerekir. Nitekim,
başta PKK olmak üzere, kökten dinci tarikat ve
irticai faaliyetlerle grupçuklar oluşturan ve
etnisite’ye dayalı yapılandırmalarla bölücülüğü
verilen iki yanlı (AB ve ABD) destekleri anlamak
ve Annan Planını da içine alan bütün baskıları ve
olayları tarih şuuruyla yeniden ve yeniden
değerlendirmek gerekmektedir.
Sonuç olarak, yukarıdaki enerji savaşları üzerine
kurulmuş senaryolara birlikte tarihten gelen bir
miras olarak devamında ısrar edilen Avrupa
zihniyetindeki ezeli Avrupa - Türk rekabeti
bilinmektedir.Bununla birlikte yaşlı kıtada
sıkışan Avrupa (AB) üretim gücünü devam
ettirebilmek için tarihte görülmemiş bir düzeyde
Türkiye’ye muhtaç görünmekte ve Türkiye’yi AB’ne
almak zorunda kalacağını da bilmektedir. O halde
AB, neden Türkiye’nin Kıbrıs Ada’sıyla birlikte eş
anlı olarak üye olmasını engellemekte ve Sevr’e
giden dayatmaları anımsatan kriterler ortaya
koymaktadır. Başka bir ifadeyle Rum-Yunan
yönlendirmeli iddiaları ileri sürerek Denktaş’ın
olmazsa olmazlarına karşı ortak bir direnç
geliştirmektedir.
Amaç açıktır: Bu coğrafyada bu ölçekteki dinamik
bir nüfus ve büyüyen bir ekonomi, sürdürülebilir
bir kalkınmaya dönüştüğünde, topluluk içinde
strateji baskın Almanya ve Fransa’nın yeri
muhtemelen sarsılacaktır. Çünkü, Türkiye de Avrupa
karar organlarında etkin bir politika
belirleyicisi olacaktır. Hatta, muhtemeldir ki,
ABD yönlendirmeli İngiltere– Türkiye Bloku ortaya
çıkarsa, Topluluk dağılabilecek ve stratejik
kuruluş amacını bir türlü gerçekleştiremeyecektir.
Bu, hem AB hem de tek kutuplu dünya düzeninin
sahibi olmak isteyen ABD açısından kabul
edilebilir bir durum değildir. Çünkü, stratejik
ortaklık sözden öte fiile dönüşmüş olacaktır. Bu
nedenle Türkiye’ye, Kıbrıs’tan başlayarak mutlaka
mevzii/mevziiler kaybettirilmeli, tarih şuurundan
uzaklaştırılarak küçültülmeli, Dünya da
yalnızlaştırılmalı ve mümkün olduğu kadar da
kimliksiz hale getirilerek çıplaklaştırılmalıdır
ki, tarihin yönü tam değişmiş olsun.
Bu şartlarda Türkiye ve sivil toplum kuruluşları
ne yapabilir sorusunun cevabı bulunmalıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, elbette kurum ve
kuruluşları aracılığıyla her koşula dayalı
stratejisini belirleme ve izleme gücüne sahiptir.
Bu millet, pazarlık gücünü zaafa uğratacak hiç bir
hatayı affetmeyecek kadar da büyüktür. Burada,
Büyük Atatürk’ün tarifiyle Türkiye Cumhuriyeti’ni
kuran halk, Türk milleti olduğuna göre O’nu
temsilen; Erzurum dan Nene Hatun, Gazi Antep’ten
Şahin Bey, Kahraman Maraş’tan Sütçü İmam,
İzmir’den Hasan Tahsin adına Kıbrıs halkına
verilmesi gereken bir morali esirgememek için,
Sayın Denktaş’a destek olmak için 17-18 Nisan 2004
(21 Nisan 2004 de yapılacak olan referandum
öncesinde) günlerinde Mersin Taşucu’nda buluşmak
ödev olmalı ve bu organizasyonunu gerçekleştirecek
sivil toplum kuruluşları şimdiden harekete
geçmelidir. Nazım Hikmet’in diliyle Taşucu’ndan
yükselen sesle,
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.
dercesine ve Taşucu’ndan Girne’ye atlarcasına,
Kıbrıs Halkına duyurulmalı ve Türk Milleti’nin
derin hassasiyet ve hissiyatını paylaşmanın bir
yolu bulunmalıdır.
-
Geri -
|