|
11 Temmuz 2003
DESTAN DA YAZMAYALIM MI?
Hüseyin MÜMTAZ
“Birleşik Kafkasya Konseyi”nin yayın
organı olan derginin Ocak-Şubat-Mart 2003 tarihli
sayısında; “MÜDAFAA-İ HUKUK Dergisi Yetkililerinin
Dikkatine” başlıklı ve “Sönmez Can- E.Kur.Alb.”
imzalı bir yazı yayınlandı.
Alt başlık, “Derginizin 52.nci sayısında
‘Korku Tüneli’ başlığı ile yayımlanan yazının
yazarı Hüseyin Mümtaz’a iletilmek dileği ile”
şeklinde idi ve “Sayın Hüseyin Mümtaz” hitabı ile
başlıyordu.
“Sayın” ile başlıyor fakat sonradan
nedense bir nezaket kayması oluyor ve “sen” diye
devam ediyordu.
Girizgâh, üslup ve hitap tarzı “özel”
olduğu halde “mektup” açıkça yayınlandığı için,
cevabı da tabii ki “açık, kolay anlaşılır ve net”
olacaktır.
“Müdafaa-i Hukuk’un” 52’inci sayısında,
ayrıca “Karanlığa İki El Ateş”
isimli kitabımızın 160’ıncı sayfasında da yer alan
“Korku Tüneli”, küçük puntolu ve üç sayfalık bir
yazı.
O yazıda biz 3 Kasım seçimleri-AB uyum
yasaları dolayısı ile Türkiye’nin içine girdiği ve
ucunda ışık da görünmeyen karanlık girdap-tünelde
yoluna devam ederken havalandırma deliklerinden
zaman zaman süzülen anlık gün ışığı sayesinde
belleğimize kazınan bir takım fotoğrafları
aksettirmek istemiştik.
Can sıkıcı, iç karartıcı ve ruh
bunaltıcı; renksiz, siyah beyaz, grisi olmayan
fotoğrafları.
Fotoğraflar benim hiç hoşuma gitmedi. Fakat
anlaşıldığı kadarıyla başkaları da, ileride belge
olarak kullanılma olasılığından son derece
rahatsız.
Sönmez Can’ın; üç sayfalık yazının sadece bir
paragrafına gösterdiği tepki; televole
programlarına konu olan mekânlardan çıkarken
yakalanıp fotoğrafının çekilmesine
kızan-fotoğrafçılara tepki gösteren muhterem
zevatın ruh halini aksettiriyor.
Sönmez Can bizden on yaş kadar büyüktür. Sonradan
kendisinin müdür olacağı eğitim kurumundaki
hocalığımız zamanında öğrencimiz olmuştu.
Fakat, “Sen kimsin Hüseyin Mümtaz?” diye sorduğu
için bizi tanımadığı anlaşılıyor.
“Tanınmamayı, karda yürüyüp izini belli etmemeyi”,
hocanın öğrencisine öğretmeyip kendisine sakladığı
bir “hoca kaprisi”, yahut bir “son numara” olarak
algılayın lütfen.
Aksi takdirde koca Sönmez Can’ın
“tanıma-hatırlama” yetenekleri hakkında başka
türlü düşünmemiz gerekecek.
Fakat teslim etmek gerek Sönmez Can, “Propaganda
Teknikleri”nin bir bölümünü çok iyi öğrenmiş.
Karşı tarafın “siyah” dediği bir şeye “hayır o
siyah değil başka renk” diye itiraz edip kendi
tezinizi savunmaya kalkarsanız, tartışmayı ilk
defa siyah diyenin seçtiği düzlemde devam ettirir
hâle düşersiniz. Hep savunma durumunda kalırsınız.
Halbuki o nesne gerçekten siyahsa bile tartışmayı
“Ama şekli de anlamsız biçimde yuvarlak ve hiç de
güzel değil” noktasına çekerseniz bu defa
karşınızdaki tezini savunur hâle gelecektir.
Sönmez Can da aynen öyle yapıyor.
Eleştirdiğimiz her şeyi görmezden geliyor, şöyle
bir yanından dolaşıyor ve hiçbir şeye cevap
vermeyip, kahramanlıklardan vatana hizmetlerden
bahsediyor.
Bakın biz “Sayın Sen”in köpürmesine ve Müdafaa-i
Hukuk Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Sayın E.
Orgeneral Necati Özgen’e de kişisel tepki ve
saygılarını sunmasına vesile olan o tek paragrafta
ne demişiz:
“Asıl fecaat Aktüel Dergisi’nin 7-13 Kasım 2002
tarihli 590’ıncı sayısında yaşanıyor.
‘Türkiye’deki 5 milyon Çerkes, nüfusun % 20’sini
oluşturan -15 milyon- Kürt ve 1 milyon Lâz’ın ana
dilde öğretim istediğini; üstelik (140 yıldır
kendilerine kucak açan bu ülkeyi bir türlü
benimseyemedikleri için kendilerini halâ
‘diaspora’da sayan. HM) Çerkesler’in eğitim için
ille de Akaretler’deki Osmanlı Döneminin Çerkes
Okulu binasını istediklerini’ yazıyor dergi.
Daha başka nereleri isteyecek Çerkesler?
‘Kürtler’ hangi, ‘Lâzlar’ hangi
‘sembol’ binaları isteyecekler?”
Tabii konu burada başlamıyor kıymetli okuyucu,
öncesi var. Ancak o takdirde yukarıya aldığımız
bahse konu paragrafta parantez içinde yazdığımız
ve imzaladığımız not anlam kazanacak.
Konunun kritik noktası şu “diaspora”
kelimesi.
23 Mayıs 2003 tarihinde, o zamanlar
günlük yazdığımız gazetede şunları yazmışız:
“Aynı 20 Mayıs günü İstanbul’da
Salacak’ta bir başka anma toplantısı daha yapıldı.
Güneş batarken Kızkulesi’ne doğru Çerkezler mum
yaktılar ve denize çiçekler bıraktılar. Kameralar
önünde koro halinde Çerkezce ağıtlar yaktılar.
Dillerini ekranlara taşıdılar.
Gazetelere verdikleri ilânlarda ‘1864
Çerkes Sürgünü’nü anıyoruz’ diyorlardı. ‘Güzel
yurtlarımız vardı’ diyorlardı.
137 yıldır yaşadıkları bu toprakları
yurt edinememişler miydi, kabullenemiyorlar mıydı?
Geçen sene, daha önceki sene, daha
önceki sene, 137 yıldır neredeydiler? Neden
Salacak sahillerinde değillerdi?
Yoksa bu sene onları Salacak sahiline,
“Kopenhag süreci” mi taşımıştı?
İlanın altında diyorlar ki; ‘1864 Rus-Kafkas
savaşının ardından Adige, Abhaz, Ubıh nüfusunun %
70’i yurtlarından edildi. Sağ kalanlar Osmanlı
topraklarına geldi. Halen Çerkes nüfusunun büyük
çoğunluğu diasporada yaşıyor.’
Düşküne kucak açmakla kötü mü etmişti Osmanlı?
137 yıldır Türkiye’de barındıkları halde
kendilerini halâ daha diasporada addedenlere ben
de ‘yaban’cı gözü ile bakarsam, haksız mıyım?”
Aynı
şimdi “Sayın Sen”in yaptığı gibi o zaman da
gazeteye ve bana tepki telefonları geldi.
Biz de ayın 29’unda “tavzihen” şunları yazdık:
“Geçen 20 Mayıs günü İstanbul’da iki, hâttâ üç
cins Çerkez gördüm.
‘Çerkez’ sözcüğünü malûm ilânı verenlerin tercih
ettiği gibi ‘s’ ile değil, Türkiye’de
alışılageldiği şekilde ve Türkçe ses uyumuna uygun
‘z’ ile yazma yolunu seçtiğimi dikkatli okuyucu
umarım fark etmiştir.
İlk ve en büyük grup Çerkezler Çağlayan
Meydanı’nda 137 yıldır olduğu gibi Türk
Bayrağı’nın koruyucu ve birleştirici şemsiyesi
altında bulunmayı tercih edenlerdi.
Onlar bizle beraber ay-yıldızlı Türk bayrağını
salladılar, önce gür bir sesle ve övünerek
İstiklâl Marşı’nı, sonra Gençlik Marşı’nı, daha
sonra da ‘Bu Vatan bizimdir, bizim kalacak’
türküsünü söylediler.
Onlardan hiç farkımız yoktu, onlar bizdendi, onlar
‘biz’di.
Diğer grup Çerkezler o bayrağın altında bulunmayıp
aynı gün akşamüzeri Salacak sahilinden denize,
Kızkulesi’ne doğru hiç anlamadığım yabancı bir
dilde ağıtlarını ve çiçeklerini bıraktılar.
Verdikleri ilânda 137 yıldır kendilerine kucak
açan Türk topraklarını ‘diaspora’ olarak
adlandırdılar, kendilerini bizden farklı kıldılar,
dillerini, ağıtlarını, endişelerini
farklılaştırdılar.
Gelin o vesile ile yazdığım cümleyi bir defa daha
okuyalım:
‘137 yıldır Türkiye’de barındıkları halde
kendilerini halâ daha diasporada addedenlere ben
de yabancı gözü ile bakarsam, haksız mıyım?’
Burada kastedilenler; ‘kendilerini diasporada
addedenler’dir. Çağlayan’da bulunanlar veya o
akşam Osmanbey’de gezerken aralarından geçtiğim
binlerce insanın içinde bulunduğu halde farkını
farketmediğim, farklılıklarını asla öne çıkarmayan
üçüncü grup Çerkezler değildir.
Salacak sahilindeki ‘dilleri var bizim dile
benzemez’ Çerkezlerdir.
Çünkü onlar yabancı bir dilde hiç anlamadığım bir
şeyler söylediler.
Halbuki ‘biz’ Çağlayan’da o gün; T.C.
Anayasası’nın 3’üncü Maddesinde ifade edilen
‘Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez
bir bütündür. Dili Türkçe’dir. Bayrağı, şekli
kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al
bayraktır. Millî Marşı İstiklâl Marşı’dır.
Başkenti Ankara’dır’ hükmünün lâfzına yüzde yüz
inanmış yüzbinlerle beraber ‘Hakkıdır Hakk’a tapan
milletimin istiklâl’ dedik, ‘Dağ başını duman
almış’ dedik, ‘Bu Vatan bizimdir’ dedik. Hepimi’z’
anladık, hepimi’z’ coştuk, hepimi’z’
heyecanlandık.
Orada hepimiz ‘biz’dik.
Türkçe neşelendik, Türkçe sevindik, Türkçe
gururlandık.
Biz 6000 yıldır vardık, Kopenhag’dan önce de
vardık, ama Salacak sahilindekiler Kopenhag’dan
önce neden yoktular, neden Kızkulesi’ne ‘yabancı
bir dilde’ ağıt bırakmadılar?
O son cümlemden rahatsız olarak gazeteye
üzüntülerini bildiren ve rahatsızlık duyan dostlar
benim de Salacak sahilinde olanlardan rahatsızlık
duyma hakkımı teslim etmelidirler.
Ve bence rahatsızlıklarını ifade eden mesajın
adresini yanlış seçmişlerdir. Rahatsızlıklarını
belirtecekleri doğru adres gazete değil,
kendilerini “diaspora”da addedenler olmalıydı.
Sözlerimiz onlaradır.”
Evet şimdi de sözüm “Sönmez Can”a;
Hangi noktada durduğunu o da belirtmelidir artık.
O da kendini “dasporada” mı addetmektedir, o da
Salacak sahilinde Kızkulesi’ne doğru çiçek bırakıp
Çerkezce ağıtlar yakmış mıdır?
Değilse telaşlanmasının hiç anlamı yoktur.
Sözlerim ona değildir. Neden üstleniyor ki?
Sözlerim, “cevabi notasında” belirttiği İstiklâl
Madalyası sahibi, Devlet mezarlığında yatan
kahraman Çerkezlere değildir.
Onlar hizmet ettikleri devletin, hak ettikleri
devlet mezarlığındadırlar şimdi..
Onlar kendilerini “daspora”da addetmiyorlardı.
Onlar hiçbir zaman Salacak’ta Çerkezce ağıt yakıp
anma töreni yapmadılar.
Onlar Akaretlerde ayrı okul istemek için bu
devleti kurmadılar.
Onlar “Kemal’in Askerleri” idiler. Mustafa
Kemal’in yanında idiler.
Ama keşke Kurtuluş Savaşı’ndan bahsetmeseydi
Sönmez Can; “Sadakat ve iyiniyet”ten hiç söz
etmeseydi.
Çünkü Kurtuluş Savaşı’nda; bir de Mustafa Kemal’in
karşısında oldukları için “150’likler”e dahil
edilip, diğerleri gibi şimdi devlet mezarlığında
değil, “menfada” yatmakta olanlar da vardır.
Sahi Sönmez Can, Ethem’in başına neden “Çerkez”
sıfatı konur da, meselâ Rauf Orbay’ın konmaz?
Bunlardan neden hiç bahsetmiyor Sönmez Can?
Daha açık ifade edeyim;
Benim, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup
da devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez
bütünlüğü aleyhine çalışmaları bulunmayan Ermeni,
Yahudi, Rum, Kürt, Lâz, Çerkez ..ilh kimse ile bir
problemim olamaz.
Dahası, sokakta yürürken, bir stadyum dolusu
insanla maç seyrederken, çarşıda pazarda
dolaşırken, kimsenin ne olduğunu sorgulamam, nedir
diye bakmam.
Farklılıklarını bir şekilde öne çıkarırlarsa ben
de Türklüğümü hatırlarım.
Çünkü ben bölücü değil, bütünleştiriciyim.
Topluluğu Kürt, Lâz, Ermeni ilh… farklı kılık ve
kimliklerde görmek bölücülüktür.
Başkalarının Kürdüm, Çerkezim dediği noktada benim
de “Türk’üm” dememin ne mahzuru var?
Yoksa var mı?
Yoksa bunu da mı diyemeyeceğimiz günlere geliyoruz
bu Kopenhag-Helsinki kriterleri, uyum yasaları
sayesinde?
Beklediğiniz asıl o mu?
Boşuna çabalamayın..
Çünkü hâlâ ve ne iyi ki bu memleketin adı
“Türkiye”..
Ve ben de “Ne mutlu ki, Türk’üm”.
Hiç kıvırmayın, sözün aslı “Ne Mutlu Türkiyeliyim”
değildir.
Bakın bu memlekette Yahudilerin Osmanlı himayesine
girişlerinin 500’üncü yılı “devlet töreni” ile
kutlanır; diasporadaki Çerkezlerin Ruslara
yenildikten sonra memleketlerinden göç etmelerinin
137’inci yılı “başka dilde” anılırken, Doğu
Türkistan kökenli Türklerin Türkiye'ye göçlerinin
50’inci yılındaki Şükran Günü etkinliğinin bir
terörist hareketi gibi algılanmasının, toplantının
Çin Elçisi tarafından engellenmek istenmesinin,
törene hiçbir bakanın katılmamasının önüne
geçilemez.
Sonra kalkıp birileri “Osmanlı topraklarını
asırlarca Ruslara karşı Çerkezler” korudu diyerek
bir takım “kazanımlar” elde etmek ister.
Yok yahu? Osmanlı asırlar boyu neredeyse her yıl
Ruslarla savaşırken, Çerkezlere mi güveniyordu?
Osmanlı-Rus harplerinin biri hariç hepsi kuzeyde
ve batıdadır.
Sönmez Can’ın, Çerkezlerin coğrafi konumu dolayısı
ile de kafasının karıştığı anlaşılıyor.
Evet o “bayıltan” soruyu tekrar soruyorum;
Helsinki-Kopenhag kriterleri; Uyum Yasaları,
Ulusal Programlar aracılığı ile sokulmak
istendiğimiz yeni düzende, kimler, daha başka
nereleri isteyecekler?
Hem istiyorlar, hem arsızca; “Evet, istedim. Ne
varmış bunda?” diyorlar.
Memleketin başka nereleri parsellenecek?
Ve bunun hesabını sormak ne zaman suç olacak?
Sözü, Arif Nihat Asya’nın; “günün anlam ve
önemine” son derece uygun düşen şu iki mısra ile
bitirmek iyi olacak gibime geliyor;
“Yabanlar kıskanır diye
Destan da yazmayalım mı?”
Meraklısı şiirin tamamını şairin “Bir Bayrak
Rüzgâr Bekliyor” kitabından okusun.
O bayrak herhalde hâlâ rüzgâr bekliyor.
-
Geri -
|