Akepe Genel
Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin (uzaktan
komutayla da olsa) Başbakanlığını, İstanbul
Belediye Başkanlığı ile karıştırıyor.
Dereyi görmeden paçayı sıvıyor.
Daha seçimin dumanı tüterken dış ilişkileri,
belediyenin yabancı firmalarla yürüttüğü iş
ilişkileri ile karıştırdı.
Kıbrıs'ı, AGSP'yi, Irak meselesini, AB'yi; metro-tramvay-deniz
otobüsü-akıllı bilet-bill board ihalesi zannetti.
Ağzına uzatılan ilk yabancı mikrofona "Kıbrıs'ta
Belçika modelini kabul ederiz" dedi.
Simitis, Papandreu ve dahi bütün Yunan diplomasisi
eteklerine zil takıp oynadı.
Akepe Genel Başkanı zücaciye dükkânına giren
fil gibi davrandı.
Bağa destursuz girdi.
Kıbrıs'ın; Makarios tarafından bile hazmedilemeyen
iri bir lokma olduğunu, boğazına takıldığını
unuttu.
Acaba hiç haberi var mıydı?
Dışişleri yetkilileri paldır küldür Akepe Genel
Merkezine doluşup "brifing" verme
gereğini duydular.
Tayyip, "devlet"le böylelikle ilk
defa, kıyısından-köşesinden de olsa tanışmış
oldu.
İkincisi, herhalde Köşk'e çıktığında "koruması"nın
Cumhurbaşkanı'nın makamına girerken kapıda alıkonulmasıyla
yaşanacak.
Sırada daha "derin" devlet var.
Tanışmaları hayli ahkâmlı olacağa benziyor.
Akepe Genel Başkanı'nın Kıbrıs konusundaki tutum
ve davranışları; mührü sedareti aldıktan sonra
olaylara nasıl yaklaşacağının da işareti olduğundan,
ayrı bir dikkatle incelenmelidir.
Dış politika, savunma ve güvenlik konuları;
siyasi iktidarların değişmesiyle değiş(tirile)meyen,
yüzyılların süzgecinden geçmiş, toplumların
ortak hafızâlarının ürünü olan karmaşık bir
ilişkiler yumağıdır.
Devlet politikasıdır.
Devlet ise sadece siyasi iktidar değil; siyasi
iktidar, artı "başka bir takım şeyler"dir.
Eh yavaş yavaş elbet öğrenilecektir…
Kıbrıs ise bu özel dosyanın çok özel, sembol
bir bölümüdür.
1778'den beri ne veziri azamlar, 1974'den beri
de başbakan ve bakanlar eskitmiştir Kıbrıs…
Fakat 1974'ten bu yana yarım adım geri atılmamıştır.
Milli politikadan tâviz verilmemiştir.
Çünkü Kıbrıs'ın arkasında "Türk" askeri
ve hariciyesi bulunmaktadır.
Akepe Genel Başkanı, Yunan devlet televizyonu
Net'e verdiği demecinde "Kıbrıs'ta çözüm
için Belçika modelini destekliyoruz" deyince,
Atina da, Kıbrıs Rum Yönetimi de "sevindirik"
oldu..
Erdoğan, 4 Kasım 2002 gecesi, Dışişleri Bakanı
Yorgo Papandreu'nun da katıldığı haber programında
yayımlanan demecinde şunları söyledi:
"Kıbrıs'ta tek Kıbrıs yok. Güney Kıbrıs
var, Kuzey Kıbrıs var. (...) Biz Akepe olarak
Kıbrıs'ta Belçika modelini benimsiyoruz ve bu
modeli benimsemek suretiyle de bu işin bir çözüme
kavuşabileceğine inanıyoruz. Nitekim bundan
kısa bir süre önce yanılmıyorsam Kofi Annan
Kıbrıs'a gittiğinde ona bu öneri yapılmıştı.
Şu anda Denktaş ile Klerides arasında sürdürülen
münasebetlerin biz olumlu bir neticeye bağlanmasından
yanayız. Ben inanıyorum ki orada her iki toplum
bu işi olumlu bir sonuca bağlarsa Türkiye ile
Yunanistan arasındaki sıkıntılar da sona erecektir."
Erdoğan'ın böyle konuşması üzerine Papandreu,
"İlk defa bir Türk politikacının Kıbrıs
hakkında bir Avrupa modelinden yana olarak konuştuğunu
duyuyorum. Eğer sözleri gerçek çıkarsa Kıbrıs
için tarihi bir fırsat var demektir"
yorumunu yaptı.
Vasiliu ile Stefanopulos, Papandreu kadar politik
olmadılar; daha gerçekçi ve Türkiye'de hem "devlet"
sistemini, hem nasıl işlediğini "daha iyi"
bildiklerini açıkça ifade ettiler.
Kıbrıs Rum Yönetimi eski lideri ve Rumların
AB ile müzakereleri yürüten heyetinin başkanı
Yorgo Vasiliu ise Erdoğan'ın açıklamasına şaşkınlığını
gizlemedi. Vasiliu, "Eğer Erdoğan öyle
bir şey söylediyse ve Belçika modelinin ne olduğunu
biliyorsa o zaman Kıbrıs sorunu çözümlenir.
Çünkü Belçika modelinde güçlü bir merkezi hükümet
vardır. Bunu kabul ettikleri andan itibaren
çözüme ulaşılmıştır" dedi.
Vasiliu "Belçika modelinin ne olduğunu
biliyorsa" dedi, "Kıbrıs'ı
biliyorsa" diyemedi, bildiğini varsaydı.
Yunan Cumhurbaşkanı Stefanopulos'un davranışı
ise daha çarpıcıydı, Stefanopulos, "Türk
Ordusu Belçika modelini kabul eder mi?"
diye sordu.
Başbakan ile Cumhurbaşkanı arasında kameralar
önünde aynen şu diyalog geçti:
- "
Stefanopulos: Erdoğan Atina'ya başbakan olarak
gelmeyecek.
- Simitis:
Hayır. Bu bir sorun. Ancak, Erdoğan komşu
ülkede belirleyici bir öğe.
- Stefanopulos:
Türk - Yunan ilişkileri için görüldüğü kadarıyla
olumlu görüşleri var.
- Simitis:
Evet çok... Belçika modeli hakkındaki açıklaması
Denktaş'ın görüşlerinden farklılık gösteriyor.
Tabii durum nasıl gelişecek göreceğiz.
- Stefanopulos:
Ve tabii ordu bu yeni durumu kabul ederse.
- Simitis:
Ancak milletin isteği o kadar güçlü ki, bana
göre, ordu görüş ayrılığı dile getirmek için
çok düşünecek."
Bu diyalog neresinden
bakarsanız bakın Erdoğan için bir ilk ders niteliğindedir.
Ve yine ne acıdır ki Yunanlılar tarafından verilmiştir.
Belçika modelini; Avrupa ile, Avrupa Birliği
ile, Alman Vakıfları ile hayli içli dışlı olan,
olaylara Avrupa malı bir gözlük ile bakmayı
tercih eden, Özal'ın ve Yılmaz'ın prenslerinden
Akarcalı bakın nasıl anlatıyor:
Akarcalı, Barçın Yinanç'ın "Adanın AB'ye
üye olması halinde Türk bölgesinin Rum ekonomisi
tarafından yutulmaması için Belçika modeli incelemeye
alındı" haberi üzerine Belçika modelini
şöyle anlatıyor.
"1830 yılında bağımsız devlet olan Belçika
Krallığı 1860'tan itibaren Fransızca konuşan
Valonlar ve Flamanca (Hollandacaya çok yakın)
konuşan Flamanlar arasında, din ve kültür farkı
olmamasına rağmen, sırf lisan farkı yüzünden
bölünmeye başladı ve geçen zaman içerisinde
adı konmayan bir konfederasyona dönüştü. Bugünkü
Belçika; kuzeyi Flamanca (yaklaşık beş milyon),
güneyi Fransızca (yaklaşık üç buçuk milyon),
kuzeydoğusu Almanca (elli bin kişi) ve bu üç
dilin ortak konuşulduğu başkent Brüksel'den
(bir milyon) oluşan bir devlet. Her bölgenin
kendi parlamentosu ve bir de ortak milli parlamentoları
var. Ancak sistemin inceliği ve akıllılığı bu
bölünmenin veya ayrımın ırk veya etnik kökene
değil "konuşulan dil"e göre olmasıdır.
1960'larda Belçika devleti vatandaşlarından
resmen bir ana dil tercihi yapmalarını istedi.
Bu ana dillerin konuşulacağı bölgeler yukarıda
işaret ettiğim gibi belirlendi. Sonuç olarak
bölge içerisindeki resmi ve özel tüm kurum,
kuruluş, şirket, belediye vs. her yerle ve her
yerde konuşma ve yazışma yalnız o bölgedeki
resmi dille yapılır oldu.
Örneğin Fransızca konuşulan bir bölgenin Belçika
vatandaşı gidip Flamanca konuşulan bölgeye yerleşince,
ailesi ve dostalarıyla Fransızca konuşma dışında,
bütün "ana dil" haklarını yitiriyor.
İşyeri, hatta merkezi hükümetle yazışması dahil
her yerde Flamanca konuşmak ve yazmak zorunda.
İşte modelin inceliği ve akılcılığı buradadır.
Bir vatandaş "konuştuğu" dili değiştirebilir,
ama etnik kökenini değiştiremez. Modelde Belçika
vatandaşları yasal açıdan Valon, Flaman, Alman
olarak ırk ayırımı içinde olmuyorlar. Ancak
istediklerinde "lisan mensubiyetliklerini"
değiştirebiliyorlar. Serbest dolaşım ancak dil
değişikliğiyle mümkün olabiliyor. Devlet için
bir tek Belçika vatandaşlığı vardır ve bu vatandaşlar
da bulundukları bölgenin resmi diliyle yaşamak
zorundadırlar.
Bu modelin Kıbrıs Konfederasyonu'na uygulanması
nasıl olabilir? Kuzey Kıbrıs Türkçe, Güney Kıbrıs
Rumca, başkent Lafkoşa Türkçe ve Rumca konuşulan
bölge olur. Başkent merkezinde ve merkezi hükümette
çalışan herkes hem Türkçe hem de Rumca bilmek
zorunda olur. Rumca konuşulan bölgeden Türkçe
konuşulan bölgeye gelip yerleşen bir Rum ailesi
artık merkezi hükümet dahil her yerde Türkçe
konuşan ve yazan bir Kıbrıs vatandaşı olarak
yaşantısını devam ettirir. Hatta zorunlu eğitim
süresince çocuklarını, diyelim Rumca konuşulan
bölgedeki yatılı Rum okullarına görderemez.
Çünkü modelin esası bir toplumun içine girenlerin
o toplumla birlikte uyum halinde yaşamayı kabul
etmeleri ve öğrenmeleri gerektiği ilkesine dayalıdır.
Fanatik ve tahrikçiler bu modelde "öteki
bölge"ye yerleşip kendi ırki - kültürel
- dini görüşleriyle öteki toplumu rahatsız edemezler.
Mal, mülk satın alacaklarsa orada yaşamak ve
çalışmak için satın alacaklardır. Belçika yabancı
yatırım cenneti olmasına rağmen Flamanca konuşulan
bölgeye yatırım yapan Fransız firması yöneticileri
Belçikalılara Flamanca hitap etmek zorundadırlar.
Dikkat edilirse bu modelde değişik lisan gruplarına
mensup vatandaşlar başkent dışında iç içe değil
yan yana, ayrı bölgelerde yaşamaktadırlar.
Belçika modeli ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel
açıdan nüfusa bakmaksızın eşit haklara sahip
toplumları yan yana (iç içe değil) yaşattığı
için Kıbrıs'ta geçerli olabilir."
Erdoğan'ın; daha hükümet kurulmadan "Mesut
Yılmaz'ın AB tecrübesinden faydalanırız"
demesine dikkati çekmek için ve ANAP'ın Kıbrıs'a
bakış açısını ilk ağızdan öğrenmek maksadıyla
bu görüşlere yer verdik.
Belçika modelinin, "Avrupa gözlüksüz"
objektif tanımı ise şöyle yapılabilir:
Belçika'nın Kıbrıs benzeri birtakım "sürtüşmelere"
karşın Avrupa Birliği'ne (AB) başarılı bir şekilde
entegre olmasını sağlayan modelin öne çıkan
özellikleri şu şekilde sıralanabilir:
o DEVLET: Üç toplum (Fransızca konuşanlar, Flamanca
konuşanlar ve Almanca konuşanlar), üç bölge
(Valon, Flaman ve başkent Brüksel bölgeleri)
ve bir federal devlete dayanan siyasi yapı.
o YETKİLER: Üç bölge ve üç toplum "iç"
konularda vergi toplamadan politikaya, güvenlikten
eğitime kadar birçok yetkiye sahip. Yetki alanlarına
giren konularda hiçbir bölge ve toplum birbirine
karışamıyor.
o PARLAMENTO: Her bölge ve toplum kendi yönetim
birimlerine, meclislerine va bakanlar kuruluna
sahip. Federal devletin yetkisine girmeyen konularda
her birim tam yetkiye sahip.
o DIŞ İLİŞKİLER: Dış ilişkiler, Avrupa Birliği,
savunma ve genel anlamda ekonomi gibi konularda
tek yetkili ise federal devlet. Başka bir deyişle
içte "çoklu" bir yapıya sahip olan
Belçika, dışarıda "tek" olarak temsil
ediliyor.
İşin ilginç tarafı, seçimden iki gün önce 1
Kasım 2002 günü BM genel Sekreterliği; 12 Aralık
2002 Kopenhag Zirvesi'ne kadar kabul edilmesi
koşuluyla kendi Belçika Modelini açıklamış ve
hemen Yunan Dışişleri Bakanı Papandreu tarafından
"BM'nin Kıbrıs planını destekliyorum"
tavrı ile karşılanmıştı.
BM plânının, çeşitli cicili sözler ve tarifler
arasına saklanmış kilit noktası şu idi: "KKTC'nin
adadaki egemenlik alanı % 34'ten %24'e düşecek,
Maraş ve Güzelyurt Rum tarafına verilecek, anlaşmadan
yedi yıl sonra da Rum ve Türkler karşılıklı
olarak güney ve kuzeyde yaşamaya başlayacaklar."
Halbuki Denktaş; Simitis'in bile daha iyi bildiğini
yukarıda ifade ettiği gibi bu konuda farklı
düşünüyordu.
Simitis Denktaş'ın (Türk Hariciyesi'nin) Belçika
modelini biliyordu ama Tayyip bilmemesi bir
yana, "Kabul ediyorum" bile diyebiliyordu.
Halbuki Rauf Denktaş, Kıbrıs görüşmelerinde
"içte İsviçre, dışta Belçika'yı örnek alan"
karma bir model önermişti. İsviçre'deki kantonlar
gibi egemen ve sınırları belli iki ayrı devletin
bir ortaklık kurmasını öneren modelde ortak
devletin uluslararası temsili ise Belçika'ya
benzetildi. Bu modele göre kurucu ortaklar uluslararası
kurumlarla ilişkilerde ortak devletten bağımsız
hareket etme hakkına sahip olabiliyor.
Denktaş'ın sadece Belçika modeli istememesinin
ardında bu ülkedeki iki toplumu oluşturan Valonlar
ve Flamanların ayrı bölgelerde değil, bir arada
yaşaması yatıyor. Türkiye ve KKTC, oluşturulacak
yeni devletin iki bölgelilik prensibini bozmamasını
şart koşuyor.
Tabii % 10'luk toprak tâvizi ise katlanılır
bir şey değildir.
Akepe'nin dış ilişkiler sorumlusu Yakış'ın Dışişleri
brifinginden sonra "bu modelin aynısı uygulanacak
diye bir şey yok'' diye geri adım atması, kulakların
şimdilik çekildiğinin işaretidir.
Fakat yine de şu konunun iyice açığa çıkması
ve Yakış'ın değil, Erdoğan'ın ağzından duyulması
gerekmektedir:
Akepe'nin Belçika modelinden anladığı, Kıbrıs'ta
% 10 toprak verileceği midir?
İnanın o zaman Akepe iktidarı 16 ay bile dayanmayacaktır.
www.mudafaai-hukuk.com.tr 06.11.2002