|
16
Nisan 2003
YOK, LİECHTENSTEİN-ANDORRA MODELİ
Hüseyin MÜMTAZ
Başbakan’da Kıbrıs modeli çok.. Daha en
ufak bir temsil kabiliyeti olmadığı, sadece Tayyip
olduğu zamanlarda ağzını açmış ve dünya politika
sahnesine “Kıbrıs için Belçika modeli”ni öneren
politikacı olarak geçmişti.
En son olarak ta Belgrad’da Simitis’e
Sırbistan-Karadağ modelini önerdiğini biliyoruz.
Dilin kemiği yok ki! Örneğin ben de Liechtenstein-Andorra
modelini öneriyorum.
Aslında muhterem koltuğa oturduktan sonra
ortalıkta çok az görünüyor, daha az konuşuyor.
Hafta sonlarını bu kriz ortamında bile
Ankara’yı Gül’e bırakarak İstanbul’da eski ve yeni
mahallesinde, eski ve yeni arkadaşlarıyla
geçiriyor.
İşler daha mı iyi yürüyor ne?
Yoksa doğrudan “taraf” olmaktan vaz
geçerek, “tarafsız Cumhurbaşkanlığı”nın
provalarını mı yapıyor, onun için mi alçak profil
gösteriyor?
Bu tür iç ve kişisel hesaplar yüzünden
dış politikada iki karpuzu bir koltuğa bir türlü
sığdıramıyoruz.
Bu gün 16 Nisan.. Kerkük-Musul’u
halledememişken, Atina’da Güney Kıbrıs’ın AB’ye
katılım anlaşmasının imzalanacağı tören yapılacak.
Annan Plânı’nın imzalanmadığı gün
mütareke basınının “ilişmiş” gazetecileri “Yolun
Sonu” yorumlu yazılar yazdılar..
Bence tam tersi.. Asıl AB ve Yunan tarafı
için yolun sonu olmalı.. Bu günden itibaren Rum
Yönetimi artık AB üyesi olduğuna göre (prosedürün
sonuçlanarak resmiyete binmesi 2004’tür)
ellerinden Türkiye’ye şöyle yap, böyle yap kartını
kaçırmış olmaktadırlar.
Türkiye’de de iç politik hırsını ve
kendini aşmış yöneticilerin sırtlarından ağır bir
yük, bir şantaj kalkmıştır, onlar da Kıbrıs işinin
mantıki çözüm yollarını araştırmak-uygulamaya
koymak için fırsat yakalamış durumdadırlar.
Aslında Türkiye’de devletin çivisi Özal zamanında
çıkmış ve bir daha da ayar tutmamıştı.
Musul petrollerinden alacağımız pay onun zamanında
rafa kaldırılmış, Talabani-Barzani’ye onun
zamanında kırmızı pasaport verilmiş, Kıbrıs’ın
maliyeti, Türk ekonomisine getirdiği yük ilk
olarak onun zamanında telâffuz edilmişti.
Siz Barzani’nin hem Kürt hem de Nakşibendi
olduğunu biliyor muydunuz?
1995 Gümrük Birliği Anlaşması ile AB ile
ilişkilendirilmiş, 1999 Helsinki’de de 2004’te
üyeliği Türkiye tarafından imza altına alınmış
Rum’ların siz Denktaş’ın ağzıyla kuş tutsa
anlaşacağına inanıyor muydunuz?
Ben inanmıyordum ama kocaman kocaman devlet
adamlarımızın inandıklarına yahut inanır gibi
yapmalarına tahammül edemiyordum.
Şimdi herkesin sırtından yumurta küfesi
kalkmıştır. Herkes oyunu meşrebi, mahareti ve
dünya görüşüne göre çözebilir.
Bakın AB’nin Annan plânının reddinden sonra
meseleyi kökten halletmek için ortaya koyduğu
“çözüm” nedir..
Anlaşıldığı kadarıyla bu çerçevede AB önceliği
KKTC’yi "içten fethetmeye" verecek. AB’nin
izlemeyi düşündüğü süreç şu şekilde
belirginleşiyor:
1- Kuzey yok sayılacak. AB, her şeyden önce bugün
Atina’da imzalanacak olan ve Güney Kıbrıs’ın tüm
ada adına Birliğe katılımını sağlayacak olan
Katılım Antlaşması’na bir protokol ekleyecek. Bu
protokol ışığında Kıbrıs coğrafyasının tamamı AB
üyesi sayılsa da Birlik kuralları kuzey için
geçerli olmayacak, kuzey, AB’nin nimetlerinden
yararlanamayacak. Bir başka deyişle AB müktesebatı
adanın kuzeyi için askıya alınacak. Bu protokol
geçtiğimiz hafta bir ihtiyati planlama önlemi
olarak Daimi Temsilciler Komitesi COREPER
tarafından hazırlandı. AB, müktesebatın, Kuzey
için askıya alınmasına gerekçe olarak, Brüksel
tarafından Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınan Güney
Kıbrıs’ın adanın kuzeyinde etki ve yetki
uygulayamamasını gösteriyor. Olası bir çözüm
halinde bu askıya alma işlemi ortadan
kaldırılacak. 2- KKTC yetkililerine abluka.
Katılım Antlaşması’nın imzalanmasından sonra 1
Mayıs 2004’e kadar olan sürede AB’nin girişimleri
KKTC üzerinde giderek artan bir şekilde
yoğunlaşacak. Bu çerçevede öncelikle KKTC
yetkilileri baskı altında tutularak, "Çözüme
katkınız her zamankinden daha fazla gerekli"
mesajı sürekli bir biçimde verilecek.3- AB
yandaşlarına para desteği. KKTC vatandaşları da
Birliğin hedefleri arasında. Birliğin,
"kuzeydekilerin güneydekilerle birlikte AB’ye
girmelerinin sağlanması" olarak özetlediği
yaklaşım çerçevesinde KKTC vatandaşlarının güneye
geçmeleri teşvik edilecek, "KKTC yönetimi
açısından baskı unsuru olmak" gibi yöntemler
kullanılacak. Bu politika bağlamında KKTC’deki "AB
yanlısı" ve "Denktaş karşıtı" kesimler gerek mali
gerekse siyasi açıdan desteklenecek. Bu "tam
destek" seçimler için de geçerli olacak. 4-
Türkiye’ye ağır baskı .AB, Türkiye’yi de sürekli
baskı altında tutmaya devam ederken, bir yandan
Katılım Antlaşması çerçevesinde "aşırı bir tepki"
vermesini engellemek için baskı dozunu artırma
yoluna gidecek. Uluslararası platformlarda konu
gündemde tutulacak ve Türkiye’ye baskı
çeşitlenecek.
Peki, bütün bunlardan sonra, yâni Güney, AB’ye tam
üye olduktan sonra neden halâ ille de adanın
kuzeyini de istiyor, hazırladıkları birbiri ardına
plânlarla neden kuzeydeki Türklere bilumum
kolaylıkları sağlıyor AB-Yunan ve Rumlar?
Türklerin kara kaşları-kara gözlerine mi âşıklar?
Yunan-Rumların âşık oldukları şey kuzeydeki
toprak.. AB’nin de adanın stratejik önemi..
Tek kutuplu dünyada Amerikanın karşısına ekonomik
ve siyasi rakip olarak çıkmaya hazırlanan AB’nin
geniş coğrafyalarda yeni topraklara ihtiyacı
vardır.
Bu davranışı bile Türkiye’yi almayacaklarının
göstergesidir, uyanan yok.
Türkiye’yi üç-beş yıl sonra zaten alacak olsa,
adanın diğer yarısının mülkiyetinin kimde olacağı
önem taşır mı? Türkiye girince otomatik olarak
kuzey Kıbrıs ta üye olmuş olmaz mı?
Hayır, Türkiye’yi hiç almayacaksanız, hem onu ödün
vermeye zorlamanız, iki ayağını bir pabuca sokmaya
çalışmanız hem tehdit etmeniz gerekmektedir.
Yaptıkları da budur. Telaşları, oyunun
anlaşılmasıdır.
Yorgunu yokuşa sürmektir.
Papandreu Lahey’de son sıkıştırmada önce TBMM’den
onay garantisinin gelmesini, sonra referandumu
kabul edebileceğini söyledi.
TBMM’nin iradesinin üzerine çıkmak istedi.
Fakat bu olmayacak duaya kimse âmin demediği gibi,
kimse de onu “uzlaşmazlıkla” suçlamadı.
Denktaş’ın eskittiği bu kaçıncı BM Genel
Sekreteridir!...
Irak savaşından sonra Bush’un deyişiyle “Yeni
yüzyılda gerekliliği tartışılan” bir BM’nin iflâs
etmiş olmasından sonra, güneyin AB’ye alınışı ile
de Kıbrıs problemi çözülmüş oluyor. Artık kimse
Türklere şunu yap-bunu yap diyemeyecektir.
Kıbrıs Türklerine karşı aldıkları tavırlardan
sonra Soto’nun da, Annan’ın da Kıbrıs’la ilgili
misyonları tamamlanmıştır.
Çözüm için Türk tarafında “Milli şuur”un
olması gereklidir.
Eğer o olsaydı, dünyada ilk defa
bir
teröristi diplomatik temsilciliğinde saklarken
suçüstü yakalanan Yunanistan dünyaya rezil
edilebilirdi.
Öcalan yakalandığında kendisini Yunan
kamuoyuna mazûr göstermek için “Ben Kürt halkının
Kolokotronis’iyim” demişti.
Yunanistan’da yargılanan 17 Kasım terör örgütü
zanlıları da kendilerini Kolokotronis’e
benzettiler.
PKK-KADEK’lileri ve Yunan milliyetçileri;
Osmanlı’ya ilk isyanı başlatan şahın tarihi
kişiliğinde buluşmaktadırlar.
Türkiye’ye karşı işbirliği yapmaktadırlar.
Ama Türkler, bu birleşik cepheye karşı
arkalarını bir türlü milliyetçiliğe
dayayamamaktadırlar.
Bu gün Atina’da yapılacak ve Rumların AB
üyeliğinin imzalanacağı törene Dışişleri Bakanı
değil, başbakanlıktan bir müstahdem bile
katılmamalıdır. Türkiye’nin Atina Büyükelçisi bile
mümkünse meselâ Gümülcine’ye gezmeye gitmelidir.
Kuzey Kıbrıs’ta 16 Nisan, her şeyin bitişi değil,
aksine yeniden başlangıcıdır.
Kazanılan bu zaman, içeride milli beraberlik ve
bütünlüğün pekiştirilmesi için kullanılmalıdır.
Kıbrıs Türkleri için asıl kritik tarih Aralık
2003’tür.
Aralık’ta KKTC’de milletvekilliği genel seçimleri
vardır.
AB’den maaşlı Karen-Fogg postalları mı
kazanacaktır seçimi, yoksa Türkiye sevdalıları mı?
KKTC’de aynı Türkiye gibi sağın standart % 70;
solun standart % 30 oyu var(dı)r.
Fakat sağ, Serdar Denktaş’ın bölücü hareketi ile
karpuz gibi ortadan ikiye ayrılmıştır.
Burada kritik konu Denktaş’ın tavrıdır.
Denktaş ağırlığını Serdar’dan yana koyarsa Karen
Fogg’un Kör Agop çetesi seçimi kazanır.
Denktaş; tavrını Eroğlu’ndan yana koyar, Serdar’ı
da ayrıldığı aynı çatıya davet ederse Kıbrıs’ta
AB’nin, Rum ve Yunanlıların oyunu bozulur.
Dikkat edin, çünkü ayrıca onlardan başka seçim
sonuçlarını Türkiye’de pusuda bekleyen bir de
başbakan var ha!
-
Geri -
|