|
18 Temmuz 2003
IZGARA MİLLİYETÇİLİK
Hüseyin MÜMTAZ
Gelinen noktada milliyetçiliğin içinde
bulunduğu durumu “light” kelimesi ile bile tarif
edemezsiniz.
Çünkü “light milliyetçilik”te bile az da
olsa, eser miktarda, milliyetçilik kırıntıları
vardır.
Halbuki şu an kolu kanadı kırılmış,
tüyleri yolunmuş ve tütsülendikten sonra kor
ateşli mangaldaki ızgaraya yatırılmış bir
milliyetçilikle karşı karşıyayız.
Erbil ve Süleymaniye’den sonra Prizren’de
de marûz bırakıldığımız, şaşılacak derecede
birbirine benzeyen muamelelerden bahsediyorum.
Barış Gücü bünyesinde Kosova' da görev
yapan Türk Barış Taburu'na bağlı Yüzbaşı Orkun
Özeller, Prizren'de 12 Temmuz 2003 cumartesi
gecesi saat 22.30 sıralarında dolaşırken, şehrin
en işlek yeri olan Şadırvan Köprüsü’nde devriye
gezen 4 Alman askeri tarafından durdurulmuş.
Almanlar, yüzbaşıya neden dışarıda olduğunu
sormuşlar.. Özeller, Alman askerlerinin neden
dışarıda olduğu sorusuna, SAİB'e bağlı olduğunu
belirtip rütbesini göstererek yanıt vermiş.
Gerekli bilginin Türk tabur komutanından da
alınabileceğini söyleyen Türk yüzbaşıyı, buna
rağmen iki Alman askeri yaka paça gözaltına alıp
tugaya götürmek istemiş. Yüzbaşı Özeller, bu
duruma karşı koyunca Alman askerleri takviye güç
istemiş. İki kişinin daha gelmesiyle dört kişi
olan Alman askerleri Türk yüzbaşının silahını
zorla almaya çalışmışlar. Özel kuvvetlerden olduğu
için Alman askerlerine karşı koymayı başaran
Yüzbaşı Özeller, bu kez coplanmaya başlanmış.
Çıkan arbedede Türk yüzbaşının üniforması
yırtılmış. Bu arada olay yerinde toplanan Prizren
halkı da Alman askerlerine karşı koymuş. Alman
askerleri halkın üzerlerine yürümesi üzerine
yakındaki bir kiliseye sığınırken, Yüzbaşı Özeller
de derhal Türk tabur komutanını olaydan haberdar
etmiş ve hemen Prizren Devlet Hastanesi'ne giderek
aldığı darbelerden dolayı üç gün iş göremez raporu
almış.
Gelişmeler üzerine basın toplantısı
düzenleyen Kfor bünyesindeki Alman askerlerinin
sözcüsü “Zigfrid Hüben”, üzüntü duyduklarını
söylemekle yetinmiş.
Süleymaniye’den sonra Prizren’de de karşı
taraf “üzülmüş”, bizimkilerin payına da yine
“süzülmek” düşmüş.
Çekip belindeki tabancayı neden vurmadın
kardeşim?
O silâh sana süs olsun diye mi verildi?
Kosova’ya sokak aralarında su tabancası ile
kovboyculuk oynamaya mı gittin?
Kosova’ya gitmeden hiç tarih okudun mu?
Ben Süleymaniye’den bu yana gündeme gelen
Özel Birlik tanımında da bir yanlışlık olduğunu
düşünüyorum.
Ya konu edilen birlikler “özel” değil
izci teşkilâtı, yahut “özel” ile ilgili “konsept”
değişti.
Amerikan düşüncesine paralel olarak soğuk
savaş sonrası konsepti ile oynarsanız olacağı
buydu.
Ben Özel Kuvvetlerin “dinamit” gibi
olduğunu iyi biliyorum.
Hani Süleymaniye’den sonra “Vur Emri”
verilmişti?
Hatlarda tıkanıklık mı var, o emir
Kosova’ya gitmedi mi?
Hadi gitmedi, “durumdan vazife” sadece
Türkiye’de mi çıkarılıyor?
Görev yapamayacaksanız, yeteneklerinizi
aşıyorsa neden bu kadar dağıldınız?
Afganistan-Kosova-Irak gibi geniş bir coğrafyaya
neden yayıldınız?
Diplomatın görevi başkadır, askerin
başka.. Diplomat anlaşmazlıkları konuşarak çözmek
durumundadır. Asker vuruşarak.
Askere diplomat görevi veriyorsanız
elinden-belinden silahı alın.
Silah veriyorsanız nasıl ve ne zaman
kullanılacağını, asker gibi davranmasını iyi
öğretin.
Ayın 12’sinde olan olay neden özenle
saklandı? “Muhteşem” mütareke basınımız neden
görmezden geldi?
Eminim hayli “üzülenlerden” birisi de
eski başbakanlardan, yeni dışişleri bakanı
Gül’dür.
Erbil’de Türk bayrağının Kürtler
tarafından hançerlenmesi-yakılması-yırtılması
olayında da üzülmüş ve medya kuruluşlarını tek tek
arayarak “Yakılan bayrağın fotoğrafının
gösterilmemesini” rica etmişti.
Biz de bunun üzerine hiç niyetimiz
olmadığı halde o fotoğrafları “Karanlığa İki El
Ateş” başlıklı kitabımızın kapağına koymuştuk.
Gül; Erbil’de, Kızılay konvoyunda derdest
edilen askerlerimiz olayına da aynı şekilde
“üzülmüş” ve “teenni” ile yaklaşarak olayı
görmezden gelmişti.
Süleymaniye’yi hep beraber yaşadık.
EUCOM Komutanı James, “hareket doğruydu ama yöntem
yanlıştı” diyor, Rumsfeld Başbakana not gönderip
“Gene yaparız” diyor.
Akepe hükümeti “Olay yok.. Mahalli idi” diyor.
CENTCOM ve EUCOM komutanlarının beraberce
Türkiye’ye gelmesinden pâye çıkarıp “Usulet ve
suhuletle hallettik” diyorlar.
Halbuki pişman olan da yok, özür dileyen de..
Yok çünkü 59’uncu hükümet Amerikalılar aracılığı
ile KADEK ile görüşüyor, Amerikalılar da KADEK
temsilcisini Irak Konseyi’ne atıyorlar.
Sahi Ankara’ya KADEK’li Büyükelçi mi gelecek?
Bir adım sonrası ne? Öcalan sürgün dilekçesi
vermiş, “halkların kardeşliği için katlanırım”
demiş.
Sürgünde hükümet mi kuracak? Anlaşmada bu da var
mı?
Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek’i iyi takibedin.
Dilinin altında çok bakla var.
“Eve dönüş yasasını devlet böyle istiyor” diyor.
Hükümet sözcüsü devlet adına konuşarak haddini mi
aşıyor, yoksa bir şeyler mi geveliyor?
Kim devlet adına, hangi cüretle PKK/KADEK’lileri
affediyor?
Süleymaniye olayını araştıran “Korgeneraller
Komisyonu”nun bildirisinden sonra da “Onlar
imzaladıysa biz karışmayız” gibi bir şeyler
demişti.
Yükü askerin sırtına atarak nasıl sıyrıldıklarının
farkında mısınız?
Ve şimdi ne cesaret Şiilerin hâkim olduğu, yâni
gayya kuyusu niteliği taşıdığı için Amerikalı
askerlerin özenle uzak durduğu Basra-Necef-Kerbelâ
bölgesindeki Polonyalı Komutanın emrine bir Türk
Tugayı gönderme hakkını kendinizde görüyorsunuz?
Amerikalı ve Almanlardan sonra Polonyalılar da mı
çuval geçirip, tartaklayıp, üniformamızı yırtıp
“üzülsünler”?
Hiç başkasında suç aramayın.
Yıllar yılı milliyetçiliği düdüklü tencerede baskı
altında tuttuktan sonra ancak Amerika’nın izin
verdiği ölçü ve şekilde milliyetçilik
yapabildikten sonra, milliyetçiliği “küçük olsun,
benim olsun“ mantığı ile körelttikten sonra daha
başka ne bekliyordunuz?
Azınlık-mozaik her mikro kabileye söz hakkını
olağan görüp, Türkçülüğü tehlike haline soktuktan
sonra, milliyetçi refleksi dumura uğrattıktan
sonra bu yeni “batıya uyum” konseptinin belli
ölçülerde askere de sirayet etmeyeceğini mi
zannediyordunuz?
Kosova-Prizren’de Türk halkı Almanlara saldırıp
Türk yüzbaşısını kurtarmış.
Bu işte bir terslik görmüyor musunuz?
Halbuki doğrusunun, tam tersi olması gerekmiyor
muydu?
Her yerde askeri kurtaracak Türk mü arayacağız?
Yüzbaşılar ne zaman yüzbaşı gibi davranacak?
Ne zaman davranacaklar da biz basın toplantısı
yapıp Amerikalılara, Almanlara, Polonyalılara;
yâni stratejik müttefiklerimize “üzgünüz ama
haklıyız“ diyeceğiz.
Biraz da biz “üzülelim” kardeşim. Süzülen değil,
üzülen biz olalım.
Amerikalılar-Almanlar-Polonyalılar olsun “şamar
oğlanı”. Biz onların ensesine vurup ağzından
lokmalarını alalım.
Ya görev yapın, ya da “bâbı sedârette” işgal
ettiğiniz koltukları “izzeti ikbal ile” terk edin.
Kendinize keramet vehmetmeyin.
Seçim veya atama ile o koltuklar nasıl olsa
doldurulur. Mahkemenin kadıya mülk olduğu nerede
görülmüş?
-
Geri -
|