|
22
Ocak 2003
Komplo
Üstüne Teori
ANMAK
İÇİN HAK ETMEK GEREK
"Ve intikamcı onun peşine takıldıysa
onun kaçıp kurtulmasına olanak tanımaz çünkü
o komşusuna ihanet etmiş ve ondan nefret etmişti."
Joshua, XX.5
Mustafa Yıldırım
Operatörler, halkın
zihnini denetim altında tutabilmek için "imaj"
tasarımı oyununu oynamayı sürdürmüşlerdir. Yapılan
işin anlamına denk düşen "göz boyama"
kavramını kullanmaktan kaçınanlar, halkın tek
haber alama aracı olan basın ve görüntülü yayını
denetim altına almayı başarmışlardır. Özellikle
basın dünyasında görüş yayıcı ve görüş oluşturucu
işlevi bulunan seçkin köşe yazarları, gazetelere
müteahhit ve banker çevresinin egemen olmasıyla
yükseltilen ücretlerle gazeteciliği ideal edinmiş
genç gazetecilerden kopartılmış, özgün gazetecilik
kimliğinden ayırdına varmadan uzaklaşmışlardır.
Bu süreci, dış ülkelere uzun süreli geziler, içerde
yabancı vakıfların parasal katkılarıyla gerçekleştirilen
yatılı-yemekli seminerler, iyi otellerin iyi salonlarında
yapılan gösterişli konferanslar eşlik etmektedir.
Örneğin, Alman Hristiyan demokrat Partisi'nin
uzantısı Konrad Adenauer Stiftung, yerli gazetecilerle
birlikte Anadolu'ya açılıyor ve seminerler (kursları)
düzenliyor. Bir avuç gerçek gazeteci, bu gidişe
direnmeye çalışıyor. Gazeteler ve televizyonlar,
büyük şirketlerin yerlisine geçme aşamasını aşıp,
dışardan hissedarlarla kurulan ortaklıklar sonucu,
bir tür içerden yönlendirici kurumlara dönüşüyor
ve ABD'de yaratılmış "manufacturing public
perception" işini, yani halkın zihnine bir
ön algılama süzgeci yerleştirmenin verdiği rahatlıkla
hayasızca saldırıyorlar.
"Project Democracy" operasyonunun dünyadaki
uygulamalarına bakıldığında, Türkiye'deki uygulamanın
kısa sürede amacına ulaşması ve başarı düzeyi
şaşırtıcıdır. Türkiye'de kısa sürede darbeler
yaşandı. İktisadi bunalım, borç şantajı derken,
"siyasal istikrar" diye diye tahsilat
yapanlar, bir anda partilerinden istifa ederek,
hükümeti sarstılar. Ve iki yıldır bir türlü geçirilemeyen
yasalarla, Lozan Antlaşmasının, azınlıkların eğitim
hakkını tanımlayan 41. maddesi, ABD kongresinin
raporuna koşutluk içinde değiştirildi, 1936 yasasıyla
sınırlanan azınlık vakıf örgütlenmesinin önünü
açacak ve yeni toprak talepleri yaratacak vakıflar
yasası değişikliği gerçekleştirildi.
Aslında bunların olmaması şaşırtıcı olabilirdi.
Çünkü bunca dolarla ve bunca siyasal-akademik-dinsel
ilişkiyle desteklenen atölyeler boşuna çalışmamış,
devletin bakanlıkları, adalet ve eğitim dahil,
ona AB euro'suyla beslenen projeleri boşuna yapmış
olamazlardı. Kemal Derviş, birdenbire ABD'ye,
gidip 10 günlük çalışmanın ardından, ARI hareketinin
lideriyle 4,5 saat görüştükten sonra, Ankara'ya
gelip CHP başta olmak üzere partilerin Genel Başkanları
ile siyasal görüşmeler yaptı; İstanbul'a döndü
ve TESEV kurucusu, Bilderberg üyesi B. Eczacıbaşı
ile uzun uzun görüştü. Eczacıbaşı "K. Derviş'in
arkasındayız" dedikten sonra, Kemal Derviş
ilginç bir yemekte arkadaşlarıyla buluştu:
"Bir masada Kemal Derviş, Fikret Ünlü, Oya
Ünlü, Kemal Köprülü (ARI), Haluk Önen (ARI), Damla
Gürel (Genç ARI).. Öteki masada: İsmail cem ipekçi,
Adil Özkol, Osman Müftüoğlu, Mehmet Ali Bayar,
Pars Kutay, Ömer Külahlı.. Bayar ve Cem ittifak
kararını açıkladıkları günü akşamında.. Kemal
Köprülü gençlik nezdinde, AB lobisi konusunda
çalışmalarına hız verecekmiş. Ancak ARI hareketinden
Haluk Önen, Bülent Taşar, Nail Yücesan ve (Zeynep)
Damla Gürel, Kemal Derviş'in yanında siyasete
atılacakmış."
Haber herşeyi özetliyordu, yemekler boşa gitmiyor.
Paul Wolfowitzle Washington'dan tanışanlar partilere
dağılıyorlar. Bayar, DYP'ye, Kemal Derviş CHP'ye
yöneliyor. Derviş CHP'ye katılıp, 1. sıradan milletvekili
adayı olurken, yanında Genç ARI Damla Gürel'i
de götürüyor. O da Mustafa Kemal CHF'sinin devamı
iddiasındaki partiden aday oluyor. Oya Ünlü, CHP
Genel Başkanı Deniz Baykal'ın yardımcısı oluyor.
Avusturya'da çok verimli çalıştık. Kendisini çok
başarılı buldum. Onun sayesinde bir sürü randevu
ve program gerçekleştirdik," diyen Deniz
Baykal, Ünlü'nün hakkını verdikten sonra, 4 Kasım
sonrasında hükümeti kurduklarında ekonominin başına
Derviş'i getireceğini söyleyerek, "project"in
başarısını ilan ediyor.
Yattığı
yerden kalkıp
kendisini öldüren plastiğin izini sürecek
Tam da bu aşamada
CIA başkanının gazetecileri -yabancı ülkelerdekiler
de dahil- kullanıp kullanmadıkları yönündeki soruya
"naturally/doğallıkla" diyerek verdiği
yanıt yeterince anlamlı olmalıdır.
Bu kitabın önemli bir parçasını oluşturması gereken
medyanın ele geçirilişi ve yabancı ülkelerde gezilerden
sonra yazarlardaki, örneğin "Como gölünden
önce ve Como gölünden sonra" değişimleri
sergileyecek gelişmeler, basın ve yayınla ilgili
bilim kurumlarının lisansüstü ve doktora çalışmalarına
konu edilecek derinliktedir.
"Project democracy içinde medya ve medyacılar"
gibi, başlı başına bir derinliği olan bu konuyu
kitabın ardılına bırakırken, "project democracy"
araştırmamızda ilk ışığı gösteren Uğur Mumcu'ydu.
her öldürülüş yıldönümünde ağıtlar yakanları bir
yana bırakarak, bağımsız, bağlantısız gazeteciyi
anlatan yazıyı ve yarıda bıraktırılmış son sözün
sahibinin yaşamına değinerek şimdilik bitiriyorum.*
Her yılın, Ocak Ayı'nda Uğur Mumcu için toplantılar,
gösteriler düzenlenir, ahlı-vahlı yazılardan geçilmez.
Onun yakın arkadaşı olduğunu söyleyen gazeteci
arkadaşları, "Mumcu'nun bıraktığı dosyaların
son sayfasını bir açalım ve yeni sayfalar ekleyelim,
aydınlatılmamışları birazcık da biz ortaya çıkaralım,"
demezler.
Hem dosyaların sararıp solmasına göz yumacaksın,
hem de Uğur Mumcu'nun on yıl önce yazdıklarından
alıntı yapıp, "Bak! O, bunu da yazmış,"
deyip işi kısa yoldan bitireceksin. Mumcu'nun
dosyaları bu denli boş dosyalar mıydı ki, hiç
kimse ve hiçbir kurum, o dosyalara yeni sayfalar
eklemeyi düşünmüyor?
Dahası, Uğur Mumcu için 'ahlar- vahlar' çeken
politikacıların, yurt elden gidiyor diyenlerin
çoğunun onun yazdıklarını okumadıkları da bir
gerçektir. Politikacıları bir yana bırakırsak,
okumaz-yazmaz keskinlerin derdi, tasası, ezberledikleri
yalan gerçeklerden kurulu sığınaklarının bir anda
başlarına yıkılacağı korkusudur.
Korkular, ağıtlarla ve keskin sloganlarla atlatılır
atlatılmaz, yeni dünya düzenine uygun olarak yaşanmaya
başlanır. Mumcu'nun dosyaları bu denli boş dosyalar
mıydı ki, hiç kimse ve hiçbir kurum, o dosyalara
yeni sayfalar eklemeyi düşünmüyor?
Neden
böyle oluyor?
Yanıtları aramaya,
Uğur Mumcu'nun öldürüldüğü günlere dönerek başlayalım.
O günlerde, tepkinin odağına İran yönetiminin
ve yurtiçinde İslamcı olarak adlandırılan kesimin
oturtulduğunu anımsayacağız. Ankara'da cenaze
arkasından yürüyenlerle, Anadolu'nun birçok yerinde
gösterilere katılanların ortak sloganı da "Laik
Türkiye!" ve "Mollalar İran'a!"
idi.
Uğur Mumcu, kuşkusuz Türkiye'nin laik devlet düzeninin
korunması üzerine düşünceler geliştirmiş, yazılar
yazmış, konuşmalar yapmıştı. Ne ki, onun yazı
olarak okuyuculara ulaşan araştırmalarında, dünyaya,
bölgeye ve Türkiye'ye egemen olmak isteyen güçlerin
oyunlarını ortaya çıkarmaya çabaladığı da görülmektedir.
Bu oyunların aynasında devlet yönetimleri, kirli
operasyon örgütleri, bu örgütlerin doğrudan ya
da dolaylı yönettiği, yönlendirdiği örgütler,
silah kaçakçıları, pis oyunun parasal kaynağını
yaratan uyuşturucu madde kaçakçılarıyla birlikte,
altın kaçakçıları da yer alıyordu.
Kuşkusuz başka ülkelerde de bu tür araştırmalarla
dünyayı uyandırmaya çabalayan, Uğur Mumcu gibi,
araştırmacılar bulunmaktadır. Ne var ki, Uğur
Mumcu dünyanın en belalı, en kapsamlı dolapların
çevrildiği bir bölgesinde, en kilit konumdaki
bir ülkede yaşıyordu. Bunun anlamı açıktır, en
kapsamlı, en uzun süreçli, en pahalı komploların
uygulandığı bir bölge ve onun içinde merkez konuma
sahip bir ülkede, kirli işler ağının bir ilmiğini
çekiştirmek, inatçı bir araştırmacıyı büyük komploların,
büyük senaryoların odağına yaklaştırır.
Hele bu araştırmacı, gerçeği ortaya çıkarmakta
kararlıysa ve aydınlatma işini bireysel gönenci
ya da şöhret için değil de, gerçeğin ortaya çıkarılması
ve varsa adaletin yerine gelmesi, insanlığın mutluluğu
için yapıyorsa, komploculara vereceği zarar o
ölçü de büyük olacaktır.
Uğur Mumcu'yu anlamak, onun izini sürdüğü konuyu
gerçeğe ulaşıncaya dek bırakmadığını okuyucuya
anlatmak için, kararlı araştırmacılığının birkaç
örneğine, onun dosyalarındaki sararan yapraklara
bakmak yeterli olacaktır.
Uğur
Mumcu, yalan bulutunu dağıtmıştı
Papa suikastının
ardından bir bilgilendirme kampanyası başlamıştı.
Bu kampanyanın iddiası suikastın KGB adına hareket
eden Bulgar gizli servislerinin denetiminde gerçekleştirildiğiydi.
Kampanya sonuç vermiş ve birkaç Bulgar İtalya'da
yargılanmıştı. Kampanyanın tutarlılığı batı dünyasında
tartışılır durumdaydı, ama bu tartışmalar daha
çok senaryo iddialaşması gibiydi. Bilgilendirme
kampanyasını başlatan kişi, ABD Milli Güvenlik
Kurulu görevlilerindendi. Kampanyada tetikçinin
geçmiş siyasal ilişkilerinden söz edilmiyor ve
Türkiye'deki bağları örtülüyordu.
İşte bu noktada, Uğur Mumcu, yazılarıyla, kampanya
sahibinin yanlış bilgilendirme çabalarını boşa
çıkarmıştı. Dava dosyalarındaki bilgilerin izini
süren Uğur Mumcu, her şeyden önce bu yönlendirme
bilgilerini yayan Paul Henze'nin, 1974-1977 arasında
Türkiye'de CIA İstasyon Şefi olduğunu, 12 Eylül
darbesinin savunduğunu belirtir ve bu yabancı
devlet görevlisinin, tetikçinin ilişkileri hakkında
yaptığı eksik bilgilendirmeyi satır satır yazarak
boşa çıkardı.
Burada hemen belirtmeliyiz ki, yönlendirme ajanlarının
görüşlerini aktaran yayınlarda onların operasyon
örgütlerindeki görevlerini "es" geçmek
adettendir. Henze için de bu böyle olmuştur. Paul
Henze'nin TV programlarında ve "Wall Street
Journal"de , "Christian Science Monitor"
ve "Readers Digest" gibi yayınlarda,
onun ABD'nde görev yaptığından söz ediliyor, ama
CIA'daki görevi anılmıyordu.
Henze, 1952-1958 arasında CIA'nın "Radio
Free Europe" yayınlarını yönetirken, Hitler'in
yanlış bilgilendirme uzmanı Goebbels'in tekniğini
uygulayarak, deneyim kazanmıştır. Bu tür yayını,
Allen Welsh Dulles organize etmiştir. Henze 1974-1977
arasında Türkiye İstasyon Şefliğinin ardından
ABD Milli Güvenlik Kurulu kadrosuna (1977-1980)
geçmiş ve Beyaz Sarayda Türkiye dahil birçok ülkeden
sorumlu CIA irtibatçısı olarak çalışmıştır. Henze
American Turkish Foundation'da yaklaşık 10 yıl
mütevelli olarak bulunmuş ve 1990'larda RAND Corp.'da
danışmanlık görevini sürdürmektedir. Henze'nin
12 Eylül yönetimini destekleyen yayınları dikkat
çekmiştir.
İşte Uğur Mumcu, böyle bir ustanın yönettiği yanlış
bilgilendirme operasyonunu görmezden gelmemiş
ve dava dosyalarındaki bilgileri, İtalya ve Mallorca'ya
giderek yerinde yapmış olduğu araştırmalarla ve
Türkiye'de kargaşa ortamının arkasındaki silah
ticaretiyle, beyaz zehir kaçakçılarıyla, İtalyan
Gladio'su ve mafyasıyla birleştirmiştir. Sonunda
Washington kaynaklı yanlış bilgilendirmenin önünü
almıştır.
Yanlış bilgilendirme operasyonunun suikastla olan
bağı çözülememiştir, ama Uğur Mumcu'nun bu derin
araştırmasının sonunda yazmış olduğu "Papa,
Mafya, Ağca" kitabı, Amerikalı araştırmacıların
da gözünü açmış, yanlış bilgilendirmenin bir maşası
olan (gazeteci) Claire Sterling'in, CIA adına
yazılar yazdığı ortaya çıkarılmıştı. Suikasta
ilişkin yanlış bilgilendirme, 1986'da yayımlanan
"The Rise and Fall Of The Bulgarian Connection"
adlı kitap Uğur Mumcu'nun yazıları üstüne kurulmuştur.
Uğur Mumcu için bu konu, bir kitap yazmakla kapanamazdı
kuşkusuz. Kitap 1984'te yayımlandıktan sonra da,
ağı ilmik ilmik çözmeyi sürdürdü. Onun hangi derin
karanlıkları inatla karıştırdığına da, iyi bir
örnektir bu konudaki tutumu.
19 Haziran 1982'de, suikast silahı ile ilgili
olarak, dava dosyasından aldığı bilgileri yazıyor.
Tabanca, Belçika'da Fabrique Nationale Herstal
firmasında üretilmiş, Schroeder firmasına 1979'da
devredilmiş. Aynı tabanca, daha sonra, İsviçre'nin
Neuchatel kentindeki Grisel Petit Pierre firmasına
1980'de gelmiş ve Avusturya'da yerleşik, Nazi
yanlısı aileden gelme, silah tüccarı Horst Grillmayer
adına Tinter Otto adlı kişi tarafından Nisan 1981'de
satın alınmış. Grillmayer, mahkemede ifade verdikten
sonra ortadan kaybolmuştur.
Uğur Mumcu'nun dünyadan zamansız ayrılışı sonucunda,
ne yazık ki, Horst Grillmayer'in izinin sürülmesi
yarım kalmıştır. Oysa Horst Grillmayer, o dönemde,
devlet adına çalıştığından gizli duruşmada ifade
verdikten sonra ortadan kaybolmuştur. Ama, son
yıllarda uluslararası tabanca atış şampiyonalarında,
örneğin, 18-31 Ağustos 2000 Avustralya Olimpiyatlarında
Avusturya adına yarışanlar arasında Horst Grillmayer
da adına rastlanmaktadır.
Yine Uğur Mumcu'ya dönelim. Onun Papa olayını
deşmesinin ardından on yıl geçiyor. Suikast magazin
haberlerine, ve M. Ali Ağca ile ilgili ruhanilik
öykülerine konu edilip, unutturulurken, Türkiye'de
Uğur Mumcu, gazetedeki köşesinde konuya bir kez
daha dönüyor. ABD'nin Ortadoğu'da, petrol uğruna
ülkelerin düzenlerini bozmasına değiniyor, İran'da,
kendi ülkesindeki petrolden biraz daha fazla pay
almak isteyen Başbakan Dr. Musaddık'ın komployla
devrilmesinde, zamanın ABD Dışişleri Bakanı J.
Foster Dulles ile onun kardeşi CIA Direktörü Allen
Welsh Dulles'in paylarını gösteriyor.
Uğur Mumcu, bununla da kalmıyor, Dulles kardeşlerin
yönettiği Sulivan-Cromwell şirketinin, aynı zamanda
Anglo-Iran Oil şirketinin danışmanı olduğunu,
bu petrol şirketine sermaye sağlayanın da, J.
Henry Schroder Bankerlik firması olduğunu yazıyor.
Bununla da yetinmiyor. CIA yöneticisi Allen Welsh
Dulles'in aynı zamanda Schroeder'in New York şubesinde
yönetim kurulu başkanlığı yaptığını ekliyor. Böylece
suikast silahının izi boyunca görülen Schroeder
Bankacılık'ın, ABD bağlantılarına ışık tutuyor.
Suikast silahının ve suikasta bulaşık kişilerin
ilişkileri, mafya - İtalyan Gladiosu - CIA - Banker
Calvi - Vatikan ilişkileri, P2 Mason Locası ve
Amerikalı Kardinal Mercinkus'un Vatikan Bankası
(IOR)'nda oynadığı rolleri, tek tek araştırıp
yazıya döküyor."
Mumcu, aslında karanlık suların altındaki ilişkilere,
el atmıştır. Bu kişilerden Dulles kardeşlere ve
ABD şirketlerinin geçmişlerine kısaca değinildiğinde
işin ciddiyeti de ortaya çıkacaktır:
Sullivan-Cromwell finans danışmanlığı şirketi
büroları, John Foster Dulles ve 1953'te CIA'nın
başına getirilen Allen Welsh Dulles (1894-1969)
tarafından kullanılmıştır. Eşi tarafından bile
"Köpekbalığı" olarak adlandırılan Allen
Dulles, II. Dünya Savaşı döneminde Amerikan askeri
istihbarat örgütü OSS (Office for Strategic Services)'nin
Bern'deki şubesini yönetmiş; Gestapo İstihbarat
generali Gehlen'in ekibiyle -elbette evraklarıyla
birlikte- ABD istihbaratına kazandırılması operasyonunda
yer almış; daha sonra CIA'nın kuruluş yasasının
taslağını hazırlamıştır.
CIA'in operasyondan sorumlu direktör yardımcısı
olarak göreve başlayan A.Welsh Dulles, 1953'te
CIA direktörlüğe getirilmiştir. Dulles'in Nazi
ilişkileri oldukça eskidir. Eylül 1933'te Führer
ile bir toplantıya da katılmıştır. Dulles (yani
CIA) ile banker John Henry Schroder adlarına 1954'te
gerçekleştirilen Guatemala operasyonunda da rastlanıyor.
Guatemala'da seçimle gelen yönetim, Sovyet tehdidi
bahane edilerek, düzenlenen bir komplo ile devrilmişti.
Oysa Sovyetlerin bu ülkede elçiliği bile bulunmuyordu.
Welsh dönemi, CIA'nın, Kamboçya, Küba ve birçok
ülkede iş tuttuğu dönemdir.
Dulles, 1920'de Türkiye ve Körfez petrol bölgesi
için, askeri ve ekonomik istihbarat yapmıştır.
Alman Baronu Kurt von Schroeder tarafından kurulan
bankerlik şirketi, daha sonra Londra'da John Henry
Schroder Ltd. ve New York'ta John Henry Schroder
Corporation olarak kurulmuştur. Bu "Schroder
New York"un danışmanı Sullivan-Cromwell'dir.
Allen Dulles, Sullivan-Cromwell'de etkin bir danışman
olarak, 1926-1933 arasında Prusya'ya 30 milyon
dolar hazine yardımını örgütlemişti. Schroder
N.Y, Hamburg'daki şubesi aracılığıyla ITT firmasının
parasını 1944'te Himmler'in SS örgütüne akıtmıştır.
Amerikan ordusu Almanya'ya girmeden önce, Schroder'in
Başkan Yardımcısı Bogdan, aceleyle Almanya'ya
yollanmış ve böylece Nazi ilişkilerine ait belgeler
açığa çıkmadan ele geçirilmiştir.
Şimdi, Uğur Mumcu'nun adından sıkça söz ettiği,
Vatikan bankeri olarak bilinen ve boynundan asılı
olarak bulunan Calvi'ye dönelim. Calvi adı bizi
Londra bankerlerine, eroin-kokain parası aklayan
İsviçre bankaları ilişkilerine götürür.
Ama, artık bize yabancı gelmeyen, "sivil"
toplumcuların çok beğendikleri için İstanbul'a
getirip konferans verdirttikleri, ulusal para
piyasalarını alt üst etmekle ünlü bir kişiye;
Soros'a, Soros'un şirketlerine, Soros'un vakıflarına
ve nihayet Londra bankeri Rothschild ailesine
götürür. Soros bilinir ki, dünya egemenliği operasyonu
"project democracy" nin para kaynaklarından
biridir. O'nun izlerine, Yugoslavya'da, Malezya'da,
Ukrayna'da, Moskova'da ve 90 ülkede rastlanır.
Soros'a elbette Türkiye'de de sıkça rastlanır.
İşte böyle! Dulles'ı ve ilişkilerini bilerek yola
çıkanlar, gerçeğe ulaştıracak bilgi ve belgeleri
er ya da geç ele geçirirler. Geçirirler de, önleri
kesilmezse. Uğur Mumcu bu tür sonu bilmiyor muydu?
Kuşkusuz biliyordu, ama onun için önemli olan
gerçek idi ve gerçeğe ulaşmaktan asla vazgeçemezdi.
Uğur
Mumcu, Rand raporunun İzinde...
Petrol çıkarları
çevresinde örülen pis ağın ilmiklerini çekiştiren
Uğur Mumcu, 1984'te yayımlanan kitabıyla yetinebilir
ve bu konuları bir daha karıştırmayabilirdi. On
yıl sonra, hem de Ortadoğu'da, Kürt Federe Devleti
senaryolarının da uygulamaya konulduğu, devletlerin
milli çıkarlarını koruma politikalarının tehdit
olarak değerlendirip zayıflatılma operasyonun
başlatıldığı bir anda, geçmişe dönüp iz sürmek,
ancak Uğur Mumcu'ya has bir tutum olabilirdi.
Ne para, ne pul, ne de şan ve şöhret onun umurunda
değildi.
Uğur Mumcu, 1992 yılında, bugün Avrasya Projeleri
olarak adlandırılan, Orta Asya ve Kafkasya'da
egemenlik tezgâhlarını da kurcalamaktan geri kalmamıştır.
Henze'nin eşgüdümünde yapılan Türk cumhuriyetleri
gezilerini, Kafkasya'yı karıştırma senaryolarını,
Özal tarafından açılan Türk-Kürt federasyonu tartışmalarının
dibini, araştırıp yazmayı iş edinmiştir. Uğur
Mumcu'nun edindiği her iş, bir büyük komployu
açığa çıkarmaktadır. Ancak bu komploların en büyüğünü
1992 sonunda ve 1993 başında açığa çıkarmaya başlamış
olduğu anlaşılıyor.
Türkiye üzerine geliştirilen, adı ne olursa olsun,
merkezi egemenlik gücü zayıflatılmış bir devletin
altında, her telden çalınan çok etnikli bir mozaik
ülke oluşturmaya yönelik operasyonun en önemli
girişimine engel olmaya çabalamıştır. Mozaiğin
en önemli parçası Ortadoğu ve Türkiye'nin güneydoğusunda
sözde kurulacak Kürt devletidir. Diğer parçalar
ise Kafkas etnik kökenlilerce oluşturulmaya başlanacaktır.
Son yıllarda ayyuka çıkarılan, dahası politik
amaç olarak hedefe alınan, kimlik tartışmalarının,
terörün tırmandırılmasının, din-mezhep-tarikat
tartışmalarının yoğunlaştırılmasının, gelecekte
sorun yaratacak büyük oyunun başlangıcı, Amerika'da
CIA denetimindeki Amerikan Hava Kuvvetleri şirketlerinden
USIP'in alt şirketi, RAND Corporation tarafından
hazırlattırılan ve 1990'da yayımlanan rapora bağlanmaktadır.
Bu raporda önerilen adımları özetlersek, 1992
yılında olan biteni ve Uğur Mumcu'nun bu gelişmeleri
durdurmak üzere giriştiği son araştırmayı kavrayabiliriz.
1990 yılında yayımlanan RAND Corporation Raporu,
Türkiye'deki İslami hareketin ve devletin, partilerin,
örgütlerin bu hareketle ilişkileri konusunda önemli
saptamalar içermektedir. Türkiye dinsel ortamını
tarihsel gelişim değerlendirmesiyle ele alan bu
raporda, öncelikle dinsel hareketlerin ve toplulukların
kimliği, Kürt hareketinin ideolojisi ortaya konulmakta
ve sonra da, ABD politikalarına yol gösterilmektedir.
Amerikan türü raporlardaki dolaylı anlatım bir
yana bırakılırsa, raporun ülkemizle ilgili saptamaları
ve rehberliği, ilgili rapordan bir kez daha özetleyelim:
-Militan Kürt gruplar marksizmden İslama yönelirlerse,
Kürtleri devlete karşı harekete geçirirler ve
İslamcı hareket Türkiye'de daha etkin olabilir.
- Türkiye ve İran, Kürt sorununda işbirliği yapıyorlar.
Türkiye ile İran'ın arası açılırsa; İran, Türkiye
Kürtlerini desteklemeye başlar. Ancak Kürtlerin
aşiret rekabetleri birliği önlüyor.
- Alevi-Sünni çatışmasının Türkiye'nin iç düzeninin
nasıl bozduğunun örneğini görmek için 1970'lerdeki
çatışmalara bakmak gerekir.
-Türkiye'deki İslamcı uyanış ABD çıkarlarına bir
tehdit oluşturmaz. İslamcı terör başlarsa Amerikan
tesislerine saldırmazlar. Ancak İslamcı hareketin
halka yönelik propagandası, ABD'nin Doğu Akdeniz
çıkarlarına zarar verir.
-Türkiye, ABD'nin bölgesel amaçlarının, İslam
ülkeleriyle arasını açacağına inanırsa, ABD'yi
desteklemez. Körfez savaşında üslerin kullanımının
sınırlandırılması buna örnektir.
- ABD, Türkiye'de laik rejimi desteklerse, İslamcıları
karşısına alır. Bu nedenle ABD, hassas bir politika
izlemeli.
-ABD, Türkiye'deki İslami hareketi daha yakından
tanımalı, onların ideolojileri hakkında daha çok
bilgilenmeli ve diplomatlarını eğitmeli. ABD,
siyasi ve diplomatik girişimlerinin yanında, eğitime
önem vererek Türk demokrasisinin güçlendirilmesine
yardım etmeli.
Görülüyor ki, Uğur Mumcu'nun son araştırmaları,
yukarıda sözü edilen raporda belirtilen Kürt devleti
projesine uygun olarak, Kürt milliyetçiliği ile
İslami hareketin cephe birliğine evrilmesine ve
mozaiğin en büyük parçasının oluşumuna engel olmayı
düşündüğünü göstermektedir.
Bu nedenle, Uğur Mumcu'nun, PKK'nın aslında Ortadoğu
senaryolarının gerçekleştirilmesine yönelik bir
araçtan başka bir şey olmadığını, PKK'nın arkasındaki
parasal kaynakların bir ucunun beyaz zehir kaçakçılığına,
silah tüccarlarının devletlerle ilişkilerine dayandığını,
hatta ayrılıkçıların kullanılmaya uygun bir figür
olduğunu ve bunun kanıtının da geçmiş ilişkilerinde
görüldüğünü kanıtlamaya girişmiş olduğu anlaşılıyor.
Bu çabasını, yaşamının en son saatlerine, evinin
önündeki arabasına doğru yürümeye başladığı ana
dek sürdürdüğü, TBMM soruşturma komisyonu raporlarında
yer alan ifadelerle de kanıtlanıyor.
Nitekim, Uğur Mumcu öldürüldükten kısa bir süre
sonra, zamanın Cumhurbaşkanı Özal, "federasyon
tartışılmalıdır" demiş ve Mayıs 1993'te İstanbul'da,
Kürt hareketini temsil edenler, Kürt Nurcuları,
dinci parti danışmanları, bir konferansta buluşmuşlardır.
Bu toplantıda, PKK'ya bağlı Kürdistan Ulusal Kurtuluş
Cephesi (ERNK)'nin alt örgütü Kürdistan İslam
Hareketi (KİH)'in başkanı, diğer Kürt İslam hareketi
temsilcileri bir araya gelmiş ve Kürt hareketinin
birleştiğini ilan etmişlerdir.
Orduya sızma
yasasına tek kişilik engel...
Uğur Mumcu'nun bir başka girişimi çok daha önemlidir.
Onun ölümünden sonraki gelişmelerden de anlaşılacağı
üzere, Türkiye Cumhuriyeti'nin Lozan Anlaşmasıyla
tanınan egemenlik haklarının ve kuruluş ilkelerinin
değiştirilmesine yönelik girişimlerin önünde,
en büyük engel olarak ordunun görüldüğünün kabulüyle,
kışkırtmalar ve yıpratmalar yoğunlaştırılmıştır.
Ordunun içine dinsel örgüt elemanlarını örtülü
olarak sızdırma operasyonları da açığa çıkarılmıştır.
Ordu, ABD'nin resmi belgelerinde bile hedef olarak
gösterilmiştir:
ABD Dışişlerince hazırlanan "Din Hürriyeti,
1999 Türkiye Raporu"nda, "Yarı sivil,
yarı askeri Milli Güvenlik Kurulunun 1997 kararlarıyla"
tarikatların kesinlikle yasaklandığı, ancak önde
gelen siyaset ve toplum liderlerinin tarikatlara
bağlı kaldıkları belirtiliyordu. Bu kararlarla,
"laik eğitimin zorunlu" hale getirildiği,
oysa "Laik eğitime karşı bir seçenek olan
imam hatip okullarının muhafazakâr ve İslamcı
Türkler arasında yüksek kabul görmekte" olduğu
açıkça ileri sürülüyordu.
Türkiye'nin düzenine yönelik yanlış bilgilendirmeye
dayalı, resmi Amerikan belgesinde, 1997 kararlarından
kasıt, 28 Şubat kararlarıdır. Ordunun hürriyetlere
karşı engel oluşturduğunu dolaylı bir dille kayda
geçiren resmi belge, kanıt olarak, 'MGK kararları
yanında Silahlı Kuvvetler, İslami radikal etkinliklerini
soruşturduğu bireyleri düzenli olarak içinden
atıyor' demektedir.
Raporda ordunun insan haklarına ve din hürriyetine
karşı takındığı kötü tutumun en önemli kanıt olarak
açıkça, "MGK kararları yanında Silahlı Kuvvetler,
İslami radikal etkinliklerini soruşturduğu bireyleri
düzenli olarak içinden atıyor" denilmektedir.
Rapora göre, bir yanda halkın büyük çoğunluğu
öte yandaysa ordunun yandaşları vardır. Kimdir
bu yandaşlar? ABD Dışişlerince hazırlatılan rapora
göre, "devletin tehdit altında olduğunu ileri
süren bürokratlar, adli görevliler."
Ne yazık ki, bu tür raporlara karşı ne hükümetlerden,
ne de öteki kurumlardan ve kendilerine "Atatürk"
adını yakıştıran örgütlerden bir tepki gelmemiştir.
Şimdi, Uğur Mumcu'nun öldürüldüğü günlere dönelim:
Ordunun, bağımsızlık savaşından ve cumhuriyetin
kuruluşundan bu yana, her türlü yanlış kullanımına
karşın, değişmeyen tek özelliği, ulusal birliğin
ve devletin toprak bütünlüğünün, tek merkezli
yönetim yapısının korunması ilkesidir. Bu tür
bir ilke, "küreselleşme" adı altında
yürütülen ve Türkiye-Ortadoğu-Doğu Avrupa-Doğu
Akdeniz-Kafkasya ve Asya'da uygulanacak olan büyük
operasyonun önünde en büyük engel olarak ortaya
değil midir? Küresel krallık kurmaya çalışanların,
böyle ilkelerin önlerine engel olarak çıkıvermesini
hoş karşılamaları elbette beklenemezdi..
Ordunun sızmalarla zayıflatılamayacağı ortaya
çıkınca en kestirme yol seçilmiştir. Üstelik bu
yol denenmiş, güvenilir bir yoldur. Zaten yıllardır
sürdürülen ince bir oyunla, devletin kurumları,
Cumhuriyet devletinin ilkelerine yabancılaştırılmış
olarak yetiştirilen İmam Hatip mezunlarına açılmış
ve meyveleri toplanmaya başlanmıştı.
Öyleyse aynı operasyon, orduya yönelik olarak
da uygulanabilirdi. Nitekim 1992 yılında İmam
Hatip mezunlarının Harp Okullarına girmelerini
sağlamak üzere, mecliste bir toplu uzlaşma sağlanmış
ve yasa değişikliği tasarısı komisyonlardan geçirilmiştir.
Türkiye, "sivil" demokrasi düşlerine
dalmışken, Uğur Mumcu, yakından izlediği bu uzlaşmanın
boyutlarını şu sözlerle belirtiyordu:
"1983 yılında Milli Eğitim Temel Yasasını
değiştirdiler, bugün Harp Okulu Yasasını... imam-hatiplilerin
harp okullarına girmelerini isteyen' Atatürk'ün
partisi CHP'nin Genel Sekreteri başta olmak üzere,
bu uğurda çaba gösterenler doğrusu büyük başarı
elde ettiler."
Bu yasanın meclisten geçmesine engel olacak bir
siyasal parti de yoktu. Kamuoyu da, genel olarak
demokrasi ve özgürlükler adına oluşturulmuştu.
İşte bu yasa değişikliğiyle operasyoncular, büyük
bir adım atacaklardı. Sonraki gelişmelerden de
anlaşılacağı gibi, büyük masraflara ve büyük çatıştırma,
sürtüştürme, demokrasi-ahlak-insan hakları-din
hürriyeti propagandası örgütleme etkinliklerine
gerek kalmadan, amaçlarına ulaşacaklardı. O günlerde,
bu gelişmenin önündeki engel vardı: Uğur Mumcu!
Öldürülmesinden iki gün önce yayımlanan yazısının
konusunu da bu yasa değişikliği tasarısının meclis
komisyonundan geçmesi oluşturmuştur. Yazısından
da anlaşılabileceği gibi, Uğur Mumcu, demokrasi-insan
hakları kılıfına sokulmuş operasyonu izlemektedir
ve yasa değişikliği girişiminin diğer olaylarla
bağını çözümlemiş ve bu işin salt laikliğe saldırı
girişimi olmadığını, yani oynanan büyük oyunun,
İslamcı hareketleri aşan yanını görmüş olmalı.
İşte bu yasa değişikliği de, onun öldürülmesinden
sonra oluşan tepki üzerine rafa kaldırılmış; orduya
sızma işi, yeniden tarikatların örtülü girişimlerine
ve halkın orduya karşı kışkırtılması eylemlerine
bırakılmıştır.
Görülüyor ki, Uğur Mumcu, yalnızca ilgi çekici,
giz dolu dosyaları açığa çıkaran yazılar yazan
bir gazeteci değil, komploların önündeki en önemli
engellerden biridir de! Onun ölümünden sonraki
gelişmeler bir kişinin, uzun yıllar süren çabalarla
hazırlanmış, askeri müdahalelere ve büyük paralara
mal olmuş senaryoları, nasıl bozabileceğini de
göstermiştir.
Bir tabancanın bile izinde (giderek) büyük oyunu
açığa çıkarmaya çabalamış olan Uğur Mumcu'yu öldüren
plastik patlayıcının izinin sürülememesi, onun
ne denli haklı olduğunu da göstermektedir. Öte
yandan, Papa suikastı üstüne yapmış olduğu araştırmalarda
da görüldüğü gibi, komplocuların ideolojisi yoktur.
Onların hedefi, neye mal olursa olsun, egemenliklerini
pekiştirmek, kurdukları çarkı dırıltısız işletmektir.
Geriye kalanlar ise, hangi örgüt ve hangi ideolojik
mensupluğa sahip olurlarsa olsunlar, komplocunun
birer maşası, tetikçisi olmaktan öte bir kıymet
ifade etmeyeceklerdir.
Bir tabancanın kabzasını tutan elin uzantısındakilerin,
birbirleriyle çatışır görünmesi, olaylardan bilgi
sahibi olmayan önyargılıları nasıl yanıltıyorsa;
plastiğin arkasındakileri de bölgesel hâkimiyet
senaryolarından, büyük komploları örgütleyenlerden
bağımsız; marjinal terör örgütleri olarak görmek,
Uğur Mumcu'nun böylesine marjinal bir teröre kurban
gittiğini düşünmek, o denli yanıltıcı olur. Daha
da önemlisi, böyle bir tutum, gerçek suçluları
ve büyük komploları gizlemeye yaradığından, en
dehşetli zararı verir.
Böyle bir komployu çözecek güç ise, çok büyük
olmalı. Olayı soruşturan savcının da belirttiği
üzere, bu suikastın arkasındaki suçluları, ancak
kararlı bir devlet bulabilir. Böyle bir suçun
tüm ögelerini ortaya çıkarmak, salt hukuk devleti
olunduğunu göstermenin yanında, devletin kendi
varlığını ve egemenliğini sürdürmesinin de gereğidir.
Bu görev bilinciyle hareket edecek bir devlet
yönetimi de, bağımsızlığa bağlı olmalı ki; hem
çekincesiz, hem de suç ağına şu ya da bu taraftan
bulaşmış olan kişilerin etkisinden uzak davranabilsin.
Bu konuda bir başka umut ise, komplonun düzenleyicilerinden
birinin, insanlık adına nedamete gelip itiraflarda
bulunmasıdır. O olmazsa, dünyanın her bir şeyini
denetleyen ve yönlendiren batı devletlerinin,
kendileri dışındaki ülkelere dayattıkları gibi,
şeffaf devlet olmaya karar verip, gizledikleri
bilgileri ve belgeleri açıklamalarıdır. Yoksa
egemen büyük devletlerin komplolarına bilerek
ya da bilmeyerek yardımcı olanların iyi niyetli
çabaları, her zaman yanlış yönlendirilmeye açık
ve hedeften saptırıcı olacaktır.
Komploları
boşa çıkarmanın plastik bedeli...
Özetle, Uğur Mumcu'nun
öldürülmesi, şu ya da bu siyaset felsefesi ile
açıklama gerektirmeyecek denli, yalın ve açık
bir suç olayıdır. Hem de yüzyıllardır insanlığa,
toplumlara, devletlere karşı işlenen organize
adi suçun örneklerinden biridir. Onun yazılarında
anlatmış olduğu gibi; açık, basit ve yalın olarak
görülür bu suçu yönetenler ve bu suça yöneltilenler.
Yazılarında ve araştırmalarında işaret ettiği
suçluların, onun ölümünün ardından özgürce dolaşabilmeleri
ve kötü senaryolarını bir bir hayata geçiriliyor
olmaları da, adi insanlık suçunun bir göstergesidir.
Bu nedenle onun ölümüyle ilgili olarak yazılmamış
ve es geçilmiş olanlar daha da önemlidir. Uğur
Mumcu'nun dokuz on yıl önce yazdıklarını övmek
yerine onun araştırma dosyalarının son sayfalarından
başlanarak sürdürülecek olan yeni araştırmalar,
tetikçilerin arkasındaki gerçek suçluyla birlikte
komployu da ortaya çıkaracaktır.
Bu suçu ortaya çıkarma görevlerini, "namus
borcudur" diyerek ilan etmiş olanların daha
sonraki insanlık cinayetlerine duyarsız kalmış
olmaları da unutulmamalıdır. Bu tür bir görev
için, hiç olmazsa, işin başında etkin bir kararlılık
gösterilse ve komplocular ürkütülebilseydi, ne
insanlar yakılır, ne mezhepsel kışkırtmalarla
insanlar ülkelerinden soğutulur ve ne de II. Cumhuriyet
adım adım yaşama geçirilirdi.
Zaten, bu tür namus sözleri tutmak için duyarlı
ve insan sevgisine sahip olmak en birinci gerekliliktir.
Bu duyarlılıktan yoksun olununca, ne bağımsızlık
olur, ne de Uğur Mumcu gibi, onurlu yurtseverler
yaşayabilirler.
İşte tam da, bu nedenle bir muhtırayı anımsamak
gerekiyor. 1919 Haziran'ın da Anadolu'nun doğusunda
bir Ermeni devleti kurulmasını sağlayamayan Amerika,
Gümrü Anlaşmasıyla Türkiye'nin doğu sınırlarının
da güvence altına alınması ve Sakarya boyunca
Yunan saldırısının da püskürtülmesi üzerine, İstiklal
Savaşı'nın Ankara'daki Milli Yönetim'in lehinde
sonuçlanacağını hesap etmiş olmalı ki, İngilizlerin
silahlı istilâ planlarına karşılık kaleyi içerden
fethetmek için sinsice isteklerde bulunmaya başlamıştı..
ABD, elbette bu manda işinin peşini bırakmayacaktı.
Nitekim, savaş ortamında yurdumuzun düştüğü zayıflıktan
yararlanmak için Anadolu'da Öksüzler Yurdu ve
örnek çiftlikler kurarak yerleşmek istemiş ve
bu isteği Ankara'ya iletmişti. Meclis Başkanı
Mustafa Kemal, derhal İçişleri Bakanlığı'na bir
muhtıra yollayarak uyarıda bulunmuştu. Bu muhtırayı
okuyalım:
" Ankara,
3 Ocak 1922
İçişleri Bakanlığı'na
29.12.1921 Gün ve 10319/2423 Sayılı yazınız yanıtıdır
Anadolu'da öksüzler yurdu ve örnek çiftlikler
vb hayır kurumları açma ve kurma konusunda Amerika
Yakındoğu görevlileri adına yapılan başvuruya
karşı vereceğimiz yanıtın konusu ve ilkeleri,
ilişik muhtırada genişçe açıklanmıştır, efendim.
Muhtıra
Ankara Büyük Millet meclisi Hükümeti, ülkenin
bayındırlaşmasına, öksüzlerin rahatlamasına, genel
sağlık ve ekonomimizin düzeltilmesine yönelik
girişim ve çalışmaları teşekkürle kabul eder.
Ancak, bu konuda gerek uzak, gerek pek yakın geçmişte,
bize oldukça ağıra patlayan deneyimlere dayanarak
bir takım kaygılarımızı açıklama gereği vardır.
Şimdiye değin ülkemizde ekonomik amaçlarla, politik
ve bilimsel çalışan kurumlar ve yabancılar özellikle
aşağıdaki amaçları izlemişlerdir:
1. Ülkemizdeki çalışmalarından korkunç bir kazanç
sağlamak. Bizim için en zararlı olanı bunlardır.
2. Bir bölgede elde edecekleri ekonomik yetkiye
dayanarak o bölgenin sahibi olmaya çalışmak. Bu
gibilerin ülkemizde bir daha çalışmalarına kesinlikle
izin verilmemesi kararlaştırılmıştır. Böyle yapmakla
yalnız kendimize değil, bütün insanlığa alabildiğine
büyük hizmet ettiğimize inanıyoruz. Dolayısıyla
Genel Savaşı (Birinci Dünya Savaşı)'nı çıkaranlar,
bu gibi amaçları izleyen paralı gruplar ve onlara
alet olan politikacılardır.
3. Ekonomik amaç, bilim ve insanlık görüntüsü
ile yurdumuza gelip ilerde istila hazırlamak için,
etnik toplulukları gerek hükümete, gerek birbirlerine
karşı kışkırtmak. Bu gibiler hem genel savaşın
hem ülkemizdeki korkunç cinayetlerin düzenleyicileridir.
4. Yurdumuzda, yalnız bilim ve insanlık amaçları
ile çalışmakla birlikte, ruhlarında bulunan Hıristiyanlık
duygusu nedeniyle, hemen Hıristiyan azınlıklarla
ilişki kurmak ve ister kasıtlı ister kasıtsız
olarak, aralarında azınlıklarında yaşamakta olduğu
Müslüman topluluklardan ayrılma isteğini propaganda
etmek.Bu gibilerin gerek Müslümanlara, gerek iyiliğine
çalıştıkları Hıristiyan azınlıklarına, aralarında
yaşamakta oldukları İslâm çoğunluğuna baskıyı
yapmayı aşılamakla, ne denli insanlık dışı bir
biçimde çalıştıkları ve bu yüzden meydana gelen
cinayetlerden sorumlu oldukları ortadadır. Hükümetlerimiz
bu gibilerin de özgürce çalışmalarına izin verdiğinde
Müslüman ve Müslüman olmayan bütün uyruklarına
karşı pek ağır bir sorumluluk yükü altına girmiş
bulunacaktır.
Buna izin vermek, çocukları yaşayacakları çevreye
düşman ya da hiç olmazsa yabancı olarak yetiştirmek
ve yaşayacakları çevre ile çatışmak zorunda bırakmaktır.
Bu ise gerek o çocukların, gerek içerisinde yaşayacakları
halkın yıkımını hazırlamaktır. Bunu yasaklamasak
ise hükümetin görevidir. Bundan dolayıdır ki,
Amerikalılarca örnek çiftlik vb kurumlar kurupburalarda
kendi uyruğumuzdan olan binlerce çocuğun Türk
hükümetine ve ulusuna karşı sevgisiz ve uyumsuz
duygularla yetişmelerine izin veremeyiz."
Mustafa Kemal,
muhtırasını, diplomatik bir dille sürdürür ve
Amerikalıların kurmak istedikleri örnek çiftliklerin
yönetiminin ve çalışan çocukların eğitiminin Türk
hükümetinin atayacağı görevlilerce yürütüleceği,
bu gibi yerlerde çalışacak öksüzler arasında soy,
mezhep ayrımı yapılamayacağı gibi koşulları belirterek
reddeder.
Onun duyarlılık ve devlet adamı sorumluluğuyla
ayrımcılığa ve karıştırıcılığa gösterdiği bu tepkisinde
söz ettiği acı deneyler arasında Osmanlı yönetiminin
vurdumduymazlıkla izin verdiği Anadolu illerindeki
Amerikan konsolosluklarının Hıristiyan azınlıkları,
özellikle Ermenileri, eğiten misyoner okulları
kurmaları, azınlıklara birer ABD pasaportu vererek
onları Amerikanlaştırmaları ve misyoner okullarını,
manastırları silah deposu haline getirmeleri,
sonunda terör eylemleri, arkadan vurmalar gibi
somut olaylar bulunmaktadır.
Osmanlı'nın son döneminde yabancıların işlettiği
okul sayısı 98'dir. Bu işi salt hemen savaş öncesi
durum olarak göstermek de yanıltmanın bir parçasıdır.
Mustafa Kemal'in Amerikan okullarının etkisini
değerlendirmemesi düşünülemezdi. Amerikalıların
Talas kolejinde 1880 yılı ders programında, Eermenice
ve Rumca Gramer, Osmanlıca İncil, Hristiyanlara
göre tarih derslerinin yanı sıra Amerikalıların
3 ayrı yerdeki matbaada, Ermenice, Rumca, Bulgarca,
İtalyanca, Ladion (İspanyol Yahudi dili) dillerlinde
725 kitap yayınladıkları bilinmektedir.
Mustafa Kemal, kültürel işgalin sonuçlarını iyi
değerlendirmektedir. Sözde öksüzler yurdu kurma
gibi sözde insancıl girişimin altındaki azınlık
örgütleme plânının yattığını elbette biliyordu.
1922 başında, ülke işgal altındayken ve en zor
koşullar altında yaşanırken yazılmış olan, bu
muhtıradaki değerlendirmeye "komplo teorisi"
adını verebilecek birisi olabilir mi? Buna 'komplo
uydurması' diyenler, Reagan'ın 1982'de koyduğu
adla "Demokrasi Projesi" nin Yugoslavya'da,
Çekoslovakya'da, Balkanlarda, Asya'da, Afrika'da,
Orta ve Güney Amerika'da yol açtığı sonuçları
unutsa da, görmezden gelse de, ülkemizde etnik,
dinsel kışkırtmaları, Lozan'ın yeniden gözden
geçirilmesi taleplerini yok sayması mümkün olmayacaktır.
Mustafa Kemal'in, 27 Aralık 1919'da yabancılarla
yatıp kalkanlara verdiği şu yanıtı okuyunca TBMM'nin
içine dek yabancıları sokup, ahlak dersi alanları,
kendi güvenlik güçleri ya da memurlarıyla ilgili
"yolsuzluk" araştırmalarını yabancı
parasıyla ve yabancı elemanlarla yapmaktan çekinmeyenlerin
unutulmayacağından kuşku yoktur. Şimdi bir kez
daha M. Kemal'i dinleyelim:
"Tekrar ediyorum,
aleyhimizde ileri sürülen değerlendirmeler yanlıştır.
Bu gerçek, (hem) tarih, (hem de) mantık açısından
sabittir. Bu hususu, yalnız Batı'ya değil, hatta
vatandaşlarımıza da, ehemmiyetli bir surette ihtar
etmek gereğini duyuyorum.
Çünkü, ender de olsa, üzülerek işitiyoruz ki,
milletin tarihini okumamış veya milli duygudan
yoksun kalmış olan bazı kişiler, yabancıların
aleyhimizde ileri sürdükleri suçlamaları reddetmemenin
yanında vatanını ve milletini kusurlu göstermekten
çekinmiyorlar. Bugün bile, sultani mektebinin
salonlarını aleyhimizde konferans verdirmek için
yabancılara açanlar var.
Bu gibilere lanet!
(..) Fakat Efendiler!.. Herhalde dünyada hak,
bir hak vardır. Ve hak, kuvvetin üstündedir. Şu
kadar ki, milletin, hakkını kavrayarak, savunmaya,
korumaya ve her türlü özveriye hazır olduğuna
dair dünyaya bir kanaât vermek gerekir. İşte düşmanlarımızın
bu hareketi, milletimizi bu anlayıştan ve bu özveri
duygusundan yoksun sanmalarından doğmuştur."
Lozan Antlaşması'nın
en can alıcı maddelerini, salt ABD ve Batı Avrupa
yönetimleri, dışarda ve içerde konumlanmış Bizans
özlemcileri istedi diye, değiştirenler, 1919-1922
arasında savaş alanlarını, işgal altındaki yöreleri
gezerek ulusal direnişin ruhunu ve ulusal yönetimin
görüşlerini dünyaya ileten ve TBMM kararıyla Türk
ulusal davasına katkıları nedeniyle kendisine
teşekkür edilmiş olan, Gazeteci Berthe Georges-Gaulis'in
değerlendirmesini anımsamalıdırlar:
"Onun gerçek formülü: rakip güçler arasında
dengeyi korumak, hiçbiri tarafından yutulmamak."
Bundan daha anlamlı
bir yorum olamaz. Aradan 81 yıl geçtikten sonra
bile, yutulmaya karşı direnenler de olacaktır,
laneti hak edenler de...
Her yıl, 25 Ocak'ta Ankara'da Cebeci asri mezarlığında
Uğur Mumcu'nun kabri başında nutuk atanlar yoktur.
Yalnızca, bir gün önceden bırakılmış solgun çiçekler
ve kabrin başına yumuşak adımlarla yaklaşan ve
iki ellerini gökyüzüne doğru açıp sessizce dua
eden yaşlı kadınlar görülür.
Ve onun mezar taşına kazınmış "unutma ey
halkım" diyen satırlarını okuyup, dua eden
kadınlara bakarsanız "İşte bak, unutmuyorlar;
ötekiler nutuk atmakla, şarkı falan çalmakla yetiniyorlar
ama, bak işte, yaşlı analar seni unutmuyor!"
demek zorunda kalırsınız.
Ve size öyle gelebilir ki, suikast tabancalarının,
eroin üretiminde kullanılan asit-anhidritin, ülkenin
istikrarsızlaştırılması için elinden geleni yapan
yabancıların izini süren Uğur Mumcu, neredeyse
mezarından kalkıp kendisini öldüren plastik patlayıcının
peşine düşecektir.
Öyle yapacaktır! Çünkü Uğur Mumcu, 1980 öncesinde
solculardan "ajan," sağcılardan "komünist"
damgasını yediği için yalnız bırakılmış ve böylece
komplolar üzerine araştırmaları etkisizleştirilmeye
çalışılmasına karşın, bağımsızlık izinde yürümeyi,
yaşamın olmazsa olmaz gereği saymış, onurlu ama
aynı zamanda gururlu bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıydı.
Uğur Mumcu, yattığı yerden kalkıp, kendisini öldüren
plastiğin peşine düşecektir. Çünkü, bağımsızlığın
salt sözle elde edilemeyeceğini bilecek denli
kendine saygılı, onurlu bir insanoğludur Uğur
Mumcu.
Ve bu karanlık çağ kuşkusuz aşılacaktır.
Çünkü, halkın erdemli deyişi bir gerçektir: "Eşkıya
dünyaya hükümdar olamaz!"
Ve insanlık yarım kalan sözü, geçmişten geleceğe,
karanlıktan aydınlığa uzanan çağlarda tamamlayacaktır.
Yeter ki, Mustafa Kemal'in şu yalın ilkesi akıllardan
uzak tutulmasın:
"Adalet ve merhamet dilenmek gibi bir prensip
yoktur. Türk milleti, Türkiye'nin müstakbel çocukları
bunu bir an hatırdan çıkarmamalıdırlar."
Bu sözün anlamını makamlara oturanlardan çok ulusun
çocukları değerlendirecektir. Bundan zerre kadar
kuşku yok!
-
Geri -
|