"Ülkenin             bütünlüğü ve ulusun bağımzızlığı kaygı vericidir... Ulusun bağımsızlığı             yine ulusun çaba ve kararlılığı ile kurtarılacaktır."  | Anasayfa |
      Güncel
      Okuyucu Köşesi
      Duyurular
      Tarihçe
      Yazarlar
      Arşiv
      Resim Galerisi
      MP3 Bölümü
      Görüş ve Öneriler
      Abonelik
      Künye
      Bağlantılar
      Vakıf
      Ulaşım

 

   GÜNDEM  

 23 Temmuz 2003

MİLLET TARİFİNDEN “SOY BİRLİĞİ”Nİ NE ZAMAN ÇIKARMIŞTIK?

Hüseyin MÜMTAZ

 
1941’in Haziran ya da Temmuz ayları..  “Dünyanın tek süper gücü” Nazi Almanya’sının önünde kimse duramıyor. Panzerler “Yıldırım harbi” ile Avrupa’nın altından girip üstünden çıkmışlar, Rusya kapılarına dayanmışlar. Fransa dayanamamış, İngiltere her gece bombalanıyor.
“Çöl Tilkisi” Rommel Afrika’da Montgomery’i sıkıştırmış.
         Eski kıta alevler içinde, Amerika okyanus ötesindeki “ada”sında “seyrediyor”.
         Yunanistan, hem de savaşın ilk yılında, hem de İtalya’ya teslim olmuş. Bir yıl sonra da Almanlar gelmiş.
Almanlar burunlarından kıl aldırmıyorlar.
Almanlar Meriç’e dayanmış.
Kapıya kadar gelen tehlikeyi karşılamak üzere seferberlik ilân edilmiş, yedekler askere alınmış. Karartma ve karne devri yaşanıyor.
Atatürk yeni ölmüş. Ama Türkiye daha halâ Atatürk’ün Türkiyesi.
Millet, “Türk önde/ Türk ileri” türküleri söylüyor, dünyaya yukarıdan bakıyor.
Trakya’da tatbikatlar yapılıyor. Topun ağzındaki ilk vatan parçası olan Trakya toprakları bütünü ile “askeri bölge”.
Romanya-Bulgaristan dahil bütün Balkanları ezip geçen Almanların, Karadeniz’in kuzeyinden Kafkaslara inmesi tehlikesi karşısında Doğu sınırımız da alarmda. Birlikler “ordugâhta”..
Meriç’te ufak bir sınır anlaşmazlığı vuku buluyor.
İstanbul-Avrupa demiryolu hattı o zaman Türkiye’den çıkıyor, bir süre sonra tekrar giriyor, Karaağaç’tan tekrar çıkıp Yunanistan içlerine doğru devam ediyor.
Sınırın hemen öte tarafındaki ilk Yunan istasyonu Pityon. Sadece istasyon. Tren ve Gümrük görevlilerinin bulunduğu ufak birkaç bina var. Avrupa trenleri Pityon’da her seferinde uzun bir süre  yolcuların pasaport kontrolları için duruyor.
Hele savaş zamanı kontrollar daha da uzun, dikkatli ve bıktırıcı..
Pityon’da Yunan gümrük ve istasyon görevlilerinin başında, bir SS Yarbayı komutasındaki bir Alman müfrezesi var. Yunanistan Alman “toprağı” ya! Yâni batımızda o yıllar (Şimdi güneyimizde olduğu gibi) yeni bir komşumuz var, Almanya..
Sınırın her iki tarafında da sinirler gergin birer çelik yay. Dokunsan boşalacak.
Ufak, basit sınır anlaşmazlığını görüşmek üzere bir Türk subayı, Dr. Üsteğmen İbrahim Çağlayan trenle “karşıya” geçer.
Gecenin bir vakti Pityon’da vagondan iner.
Alman Yarbayı karşısındadır.
Alman Yarbayı, Türk Üsteğmeni İbrahim Çağlayan’ı topuklarını vurarak jilet gibi bir selâmla karşılar. Görüşürler, problem çözülür.
Ve tam 62 yıl sonra aynı günler, aşağı yukarı aynı coğrafya.
Türkler ve Almanlar Kosova Prizren’de, aynı Barış Gücü’ne mensup iki “müttefik” devlet silahlı kuvvetleri olarak “görev yapmaktadırlar”.
12 Temmuz 2003 Cumartesi gecesi “müttefik” dört tane kılı kırık Alman neferi, Şadırvan Köprüsünde, “müttefik” bir Türk Yüzbaşısını coplayıp, elbisesini yırtarlar. Olaya şahit olan Prizren Türkleri derhal “durumdan vazife” çıkarıp Alman askerlerinin üzerine yürüyünce Almanlar çareyi yakındaki kiliseye sığınmakta bulurlar
Bize de yüzbaşı hiç olmazsa silahını kaptırmadı diye sevinmek düşer.
Şimdi birbirleriyle ilgili şu soruların cevaplarını arayın bakalım; “Devlet, milletin idareye yansıyan kültür-gelenek-görenekler bütünü müdür yoksa devlet mi millete şekil verir?”
İkisi de birbirini mi etkiler?
Her millet lâyık olduğu “idare” ile mi idare edilir?
Peki aynı millet 60 yıl içinde nasıl olur da bu kadar zıt tepkiler gösterir, yahut tepkisiz kalır?
Şu örnekler doğruyu bulmanıza yardımcı olacaktır zannederim..
Utanmaz adam “dört yıldızlı”. Hem EUCOM’un, yâni Avrupa’daki Amerikan Birliklerinin, hem de NATO Müttefik Kuvvetlerinin Komutanı. Amerikan askeri, hiç başka bir milletin komutanının emrinde olur mu? Dolayısı ile NATO bünyesindeki Amerikan askerleri yüzünden EUCOM Komutanı, doğrudan NATO komutanı da oluyor.
“Dört yıldızlı” James Jones güya “çuval” olayının yankılarını hafifletmek için geliyor, ve şu öneride bulunuyor:
“Washington, Türkiye'nin Mesut Barzani ve Celal Talabani'ye Turgut Özal döneminde olduğu gibi yaklaşmasının sorunları daha hızlı çözeceğini düşünüyor” diyor.
Yâni çözüm için peşmergelerle tam bir “enseye tokat” durumu içinde bulunmamız gerektiğini hissettiriyor..
Ben Jones’ın da babaannesinin kanında “Kürt kanı” olduğu için Kürtlere bu kadar yakınlık duyduğunu doğrusu bilmiyordum.
Akepe Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir, Şehit Ailelerine terslenerek; (Bir defa daha soruyorum; bu isimleri ben anlamıyorum. Hangi dilde ve ne demek? Bir tür âsalet unvanı mı, yoksa dini bir mertebe-rütbe mi? Hani Türkiye’de “devrim kanunlarına göre” ağalık-beylik-paşalık kalkmıştı; hani Türkiye şeyhler-dervişler memleketi değildi?) bölücü teröristler için Amerika’nın tezgâhı ile çıkarılan “eve dönüş” yasasını savunurken, Korkut Eken’in affına karşı olduğunu söylemiş.
Televizyon’da da Karen Fogg-Bush çocukları Süleymaniye olayını “İkinci Susurluk” olarak nitelemişler.
Türk Ordusunun “Hükümetten” gizli bir takım şeyler yaptığını, muhtemelen “suçüstü” yakalandığını dolayısı ile Amerikalıların haklı olabileceklerini ifade etmişler.
Aynı Rumsfeld’in mektupta yazdığı gibi düşünmüşler.
“Hak” sübjektif bir kavramdır kıymetli okuyucu.. Olaya takacağın isim, “taraf” olduğun tarafa, ve bakış açına göre değişir.
Sen Amerikalı veya peşmerge isen, yahut kendini onlara yakın hissediyorsan elbette Süleymaniye’deki 11 asker haksızdır, başlarına geçirilen çuvallar doğrudur.
Türk’sen, Türkmen’sen olayı hazmetmen imkânsızdır.
Karen Fogg-Bush çocukları eminim Pityon’daki Nazi Yarbayı’nın Türk Üsteğmeni’ne verdiği selâmdan da rahatsız olmuşlardır.
Başkan adına bizim başbakana mektup yazan bakan Rumsfeld vâroluşunun gereğini yapıyor, yılan gibi diliyle askeri suçluyor, Akepe hükümeti ile askerin arasını özenle açmaya çalışıyor, haklıyız diyor, geri adım atmıyor, özür filan dilemiyor.
“Bizim askeri güçlerimizin süratle hareket etmesinin temellerini, bir suikast tehdidi ve koalisyona karşı eylemlerin hızla destabilize edici sonuçları olabileceği oluşturdu. Ayrıca, hiç beklenmedik bir şekilde, çok sayıda silah, patlayıcı maddeler, detenatörler ve zamanlama cihazlarının gözaltına alınan üniformasız personel ile birlikte ele geçirilmesi mevcut kuşkularımızı daha da artırdı. Bizim anlayışımıza göre, ele geçirilen cihazların çoğu Türk güçlerinin genelde kullandığı türden değildi.
Türk hükümetinin, Kuzey Irak'taki koalisyon faaliyetlerine karşı zararlı bir harekete yetki vermeyeceğini ve desteklemeyeceğini biliyoruz, ancak gerçekler de gözden geçirilmek üzere Ortak Komisyon'un önündedir. Bizim askeri güçlerimiz harekete geçti, çünkü gözaltına alınanlardan en az bazılarının Kuzey Irak'taki koalisyon faaliyetlerine karşı komplo içinde bulunduğuna yönelik zamana duyarlı bilgilerimiz vardı” diyor.
Savunma Bakanı Rumsfeld, “çok sayıda silah, patlayıcı madde, detanatör ve zamanlama cihazı”nın;  “Özel Tim”in normal teçhizatı olduğunu bilmiyor mu?
“Özel Tim” çeşitli ilaçlar, sağlık malzemesi, gıda maddeleri ile mi “yakalanacaktı”? Türk güçleri “genelde kullanacağı cihazlar” için Amerikan “anlayışından” izin mi alacaktı?
Rumsfeld “Türk hükümetinin” diyor, “koalisyon faaliyetlerine karşı zararlı harekete yetki vermeyeceğine inanıyorum”.
“Ama” diyor; “Askeri güçlerimiz, gözaltına alınanlardan bazılarının koalisyon faaliyetlerine karşı komplo içinde bulunduğuna yönelik zamana duyarlı bilgiler ışığında hareket geçti”.
Yâni “hükümete” güveniyoruz, ama askere “güvenmiyoruz” diyor; yeni Susurlukçulara göz kırpıyor.
“Koalisyon”dan ne anlıyor Rumsfeld? Meselâ peşmergeler koalisyon üyesi mi?
Eğer öyleyse Özel Tim görevini yapmıştır. Timin suçlanacağı tek nokta bu görevi neden yaptığı değil, neden tam olarak ve usulüne uygun yapmadığı ve yakalandığıdır.
Gül ise bu “kavgada” ilginç bir “bitaraf hakem” rolünde.
“Rumsfeld mektubunun abartılmaması gerekir. Biz, gereken neyse yaptık. Olay en üst seviyede ele alındı. Müttefik, müttefike yanlış yapmaz. Ortada bir haksızlık olduğunu, ABD'ye gidip ben de konuşacağım. Onlar da haksızlığı görmüştür. Bu işi artık kapatıyoruz"
Dışişleri Bakanının “Kapatıyoruz” dediği şey; bir yabancının hükümet ile asker arasına nifak-dinamit sokması olayıdır.
Başbakanın da olaya bakışı farklı değildir.
Partisinin Batman il kongresinde “Amerika asker istiyor. Türkiye stratejik ortaklığını iyi değerlendirmiştir, öfkeyle kalkıp zararla oturmamıştır” demiştir.
Başbakan ya a) “Strateji” kelimesinin anlamını bilmiyor; ya b) Amerika’nın Türkiye’ye halâ stratejik ortak olarak baktığını zannediyor; yahut c) 11 askerin başına geçirilen çuvallardan haberi yok, Dışişleri ve Savunma bakanları ona haber vermedi.
1963’te Johnson ünlü mektubunu yazdığında İnönü “ Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de yerini alır” demişti.
2003’te Rumsfeld mektup yazdığında Dışişleri Bakanı  ”Ne var bunda, kapatıyoruz” ; Başbakan “Türkiye stratejik ortaklığını iyi değerlendirmiştir” diyor.
1941-1963 ve 2003..
O soruyu gene soracağım..
“Devlet, milletin idareye yansıyan kültür-gelenek-görenekler bütünü müdür yoksa devlet mi millete şekil verir?”
Açın TDK’nun “Türkçe Sözlük”ünü, “millet”in tarifini bulun.
“Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu”..
Sonra Jones’un, Rumsfeld’in, Dengir’in, Gül’ün, Erdoğan’ın söylediklerini alt alta koyun.
“Sözlük”teki “eksik” millet tarifi ile şu an içinde bulunduğumuz durumu karşılaştırın.
Ve o tariften bile elimizde ne kaldığını bir düşünün.

 

 - Geri -

 
 
 | Gündem / Haber | Tarihçe | Yazarlar | Arşiv | Resim Galerisi | MP3 Bölümü |
 | Görüş ve Öneriler
| Abonelik | Künye | Bağlantılar |Vakıf | Ulaşım |