|
24 Mart 2003
MAVİ-BEYAZ-KIRMIZI LENSLER
Hüseyin MÜMTAZ
Televizyonlarda konuşan uzmanlar teknik konuları
gerçekten çok iyi biliyorlar. Her fırsattan
istifade ile de yeteneklerini sergiliyor, görgü ve
bilgilerimizi arttırmamıza yardımcı oluyorlar.
Onlar sayesinde Amerikan birlik, silah
ve teçhizatının olağanüstü yeteneklerini, imkân ve
kabiliyetlerini ağzımız açık öğreniyoruz.
Odalarımızdan uçak gemileri, tanklar
eksik olmuyor. Her saniye bir Amerikan F-16’sı
çelik halata kanca atarak ya da bir İngiliz
Harrier’i helikopter gibi dikine iniyor uçuş
güvertesine..
Irak’a giren ve girecek yahut gemilerde bekleyen
Amerikan birliklerinin cinsi ve numaralarını
ilkokul çocukları bile ezberledi.
Teknik uzmanlar; yine konularını çok
iyi bilen, Amerika’nın ekranlardaki paralı askeri
konumundaki sunucuların tuzak-çanak sorularına
ceket sol iç cebinde hazır bekleyen işaret
çubuklarını büyük bir keyifle çıkararak harita
üzerinde cevap veriyorlar.
Amerika’nın, ne kadar kuvvetle,
nereden, ne zaman ve hangi amaçla Saddam’a
saldıracağını Tommy Franks kadar iyi biliyoruz
artık.
Ama Türk birlikleri bizim için sanal
âlemde gezen ruhlar gibiler.. Ne numaralarını, ne
nerede bulunduklarını, ne de Irak’a girip
girmediklerini biliyoruz..
Türk televizyonlarından,
Amerika’nın, Türkiye’nin güney komşusundaki savaşı
Amerikan ağzı-gözü ve kafa yapısıyla dinliyoruz.
Uzmanlarımızın yıllar önce taktıkları
“kırmızı-mavi-beyaz” renkli bol yıldızlı lensler,
geçen zaman içinde vücutlarının bir parçası olmuş,
neredeyse göz merceğinin yerini almış.
Halbuki bizim şimdi Türk gözüne, Türk gözlüğüne
her zamankinden çok ve şiddetle ihtiyacımız var.
Bir Allah’ın kulu çıkıp Türk
birliklerinin, stratejik amaçlarını
gerçekleştirmek için nerede, ne kadar kuvvetle
bulunması gerektiğinden söz etmiyor.. Sır.. Ama
Amerikan askerlerinin ciğerini biliyoruz.
Yine bir Allah’ın kulu çıkıp, Awacs’lardaki Alman
personelini çekme tehdidinde bulunan, aynı
gerekçeyle Patriotları da geri çağırmaya
hazırlanan Almanya’ya “Hadi diktir” ceketinin
düğmelerini diyemiyor.
Hem yoğun bir Amerikan propagandası
ile gözlerimiz bağlanıyor, hem bölgedeki Türk
amaçları ile ilgili moral bilgilerimiz eksik
bırakılıyor.
Bu “haber amaçlı programları” ne yazık
ki, askerlik çağındaki gençler, askere alınmayı
bekleyen gençler ve silâh altındaki gençler de
seyrediyor.
Amerikalı “savunma uzmanlarının”;
“Türkiye, üzerinde etiketi olan bir müttefiktir”
veya “Türkiye’nin en iyi ihraç maddesi silâhlı
kuvvetleridir” yollu beyanları ile şekillenen yeni
ittifak-müttefiklik kavramı nedense hiç
sorgulanmıyor.
Hep “stratejik konumumuz”dan
bahsederdik.
Amerika’nın, köşelerde ve ekranlarda
çöreklenmiş paralı askerleri “şimdi değilse ne
zaman bu konumumuzu kullanacağız, şimdi stratejik
değerlerimizi Amerikalılara açmazsak müttefik
olmanın ne anlamı kaldı?” türküleri çağırıyorlar.
“Stratejik değer”, nasıl
kullanıldığına bağlıdır..
Amerika; bölgede Türkler yerine
Kürtleri tercih ederek, onların stratejik
konumunun daha değerli olduğuna zaten karar
vermiştir.
Yılların müttefiki, stratejik bakımdan vazgeçilmez
Türkiye; okyanus ötesindeki süper güce “değerini”
gerektiği gibi anlatamamıştır ki, bir kalemde üç
buçuk peşmerge, “Guam mücahitleri” tercih
edilmiştir.
Girmek için Kore’de şehitler
verdiğimiz NATO ile kabul edilmemiz için kapısında
el pençe divan durduğumuz AB’nin lideri Almanya
fırsatı kaçırmamıştır.
Daha geçen hafta Alman İçişleri Bakanı
Türkiye’ye gelmiş, gelir gelmez Alman Vakıfları
ile ilgili beraat kararı verilmişken, yüce Alman
vicdanından AWACS’lar ve Patriotlar ile ilgili
çıkış hiç beklenir miydi?
Devlet bütün kademeleri ile onurlu
davranırsa, hem bir sonraki istiskali önlemiş, hem
geleceğe başı dik bakmanın yollarını bulmuş olur.
Genç nesil “aşağılanmayı” kullanmayı
yeğliyor ama ben “istiskal’i” bire bir karşıladığı
düşüncesinde değilim.
Amerikalı ve İngiliz yetkililerden
sonra Cumhuriyet Hükümetlerinin 59’uncusunun da
ağzına “Koalisyon Güçleri” lâfı pelesenk oldu.
Meğer Türkiye de “koalisyon güçleri”ne
dahilmiş.
Hangi koalisyon?
Bu savaşta iki cephe vardır. 1)
22’inci Yüzyılın Hitler ve Mussolini’sinin temsil
ettiği Anglo-american ittifakı; 2) Karşısında
muhalefeti temsil eden “yaşlı Avrupa’nın”
Cermen-Frenk-Slav ittifakı..
Türkiye’nin millî menfaati, ikincinin
yanında olmaktır. Fakat ne ilginçtir ki onların
temsil ettiği “batı” çok uzun bir süredir
Türkiye’yi refüze etmektedir.
58’inci Hükümet, yürütmekte olduğu
“derin” at pazarlığı politikası ile ilk cephenin
de husumetini çekme becerisini göstermiştir.
Sonuçta “stratejik müttefik” Türkiye şap gibi
açıkta kalmıştır.
Dinler arası diyalog-hoşgörü diye yola çıkılmış
fakat İsa’ya da, Musa’ya da yaranılamamıştır.
Üstüne üstlük, Arap-İslâm dünyasında da
Türkiye’nin konumu, tam bir “iki câmi arasında
beynamaz” durumudur.
“Uzman konuklar”dan biri ekranda anlatıyordu;
“Amerikan özel timleri gizlice girdikleri Irak’ta
binaları ‘laser ile işaretliyor’muş.
Kürt kabilelere de “elektronik kodlar” verilmiş.
Uçaklardan atılan bombalar işaretlenmiş binayı
santim şaşmadan gidip buluyormuş.
Harekât sahasındaki “elektronik kodsuz” yabancı
birlikler, düşman kabul edilip onların da
“gerektiğinde” bombalanması sağlanıyormuş..
İran’ın Şii Bedir Tugayları gibi..
Aklıma iki soru takıldı, bilen yanıtlarsa köşemde
seve seve yayınlarım.
1) İlk
tezkere kapsamında Türkiye’nin en hassas
bölgelerinin üç aydır altını üstüne getiren
Amerikan özel-tüzel timleri acaba “hinî hâcette”
kullanılmak üzere bazı tesis ve binalara laser
işareti koydular mı?
2) Kuzey
Irak’ta halen bulunan ve gelecekte girecek Türk
birliklerine müttefik “elektronik kod” verildi mi?
Bizde acaba her ikisini de meydana çıkarıp,
etkisiz hâle getirecek “elektronik karşı
koyma-bozma-karıştırma” teknolojisi mevcut mu?
Endişem elbette kişisel ve yersiz değil;
Genelkurmay Başkanı Özkök Paşa da “Bütün
dileğim savaştan kaçınmak için seçtiğimiz hareket
tarzının bizi savaşanları da karşımıza alarak bazı
hareketler yapmak zorunda bırakmamasıdır “
dememiş miydi?
Şu “karşımıza alacağımız
savaşanlar”ın da adını bir koysak diyorum artık…
Son soru…Meraktan çatlayacağım..
Nato’nun gösterdiği bunca yakın ilgiden sonra
acaba “mutabakata varıldığı” söylenilen AGSP
konusu ne âlemdedir, Türkiye’nin verdiği
tâvizlerle bu konu çözülmüş müdür? Yoksa Türkiye
diretmekte midir ve onun istediği noktada mıdır
durum?
Bu konuda da bizi aydınlatmak isteyen birileri var
mı?
-
Geri -
|