|
28
Nisan 2003
AMERİKA VE MÜTTEFİKLERİNİN IRAK HAREKATINA DAİR
Mehmet Bilgin
Amerika ve müttefiklerinin Irak harekatına
başlayıp, Amerikan kuvvetlerinin Bağdat’a
girmesinden sonra Irak genelinde yaşanan olaylara
kadar gelişmeleri hep beraber, çeşitli yönleri ile
yazılı ve görsel basından izledik. Türk
Ordusu’nun saygın isimleri olan emekli
generallerden; uluslararası ilişkiler, siyaset ve
ekonomi uzmanlarından; kerameti kendinden menkul
gazeteci ya da televizyon programcısı kimlikli
uzmanlara kadar geniş bir yelpazede değişik
görüşlerle karşılaştık.
Bugün, savaşın çıkış nedeni hakkında olduğu kadar
Türkiye’nin bu savaş karşısında takındığı tavır
konusunda da, sadece bilgi birikimlerini şu ya da
bu şekilde bizimle paylaşan uzman, yorumcu, veya
habercilerin değil, bizzat devleti yöneten siyasi
iradenin, güvenlikten sorumlu olanların
tespitleri, buna dayalı olarak bu güne kadar
izlenilen yol ve bunun sonucu olarak gelinen nokta
da ortadadır.
Bu gün gelinen noktada herkes kendi
değerlendirmesini yapabilir, kendi tespitlerine
dayanan, geleceğe ait öngörülerini belirleyebilir.
Kısaca durum, aklı başında, angaje olmamış hiç
kimsenin “dur bakalım ne olacak”, “şunu da
bekleyelim”, “bunu da görelim” demesini
gerektirmeyecek bir aşamadadır. Görmek isteyen,
teşhis koyabilecek kadar görmüş, denemek isteyen
bir kanaata varacak kadar deneme imkanına sahip
olmuştur.
Böyle bir girişten sonra eleştiriler
sıralayacağımı, bu eleştirilerden yola çıkarak
yargılama yapacağımı zannedenler yanılacaklar.
Çünkü böyle bir amacım olmadığı gibi bu işin bir
faydası olacağını da zannetmiyorum. Ayrıca böyle
bir yazıyı okuyanların tamamı bana hak verse bile
bunun gelişmelere hiçbir etkisi olmayacağını
biliyorum. Çünkü kurgulanan oyun içinde aktörler
kendine biçilen rolü oynar. Oyun içinde biçilen
rol, seyirci tarafından ne kadar olumsuz tepki
alsa bile, rol biçen, rolünü iyi oynadığı için
kendi aktörüne sahip çıkar. Aktör sahneden inerken
teri soğuyup, üşütmesin diye onu bir battaniye
ile sarmalayıp korumaya alır. Tıpkı Amerika’nın
Irak harekatında olduğu gibi.
Savaşta, savaşın bir parçası olarak zihinleri
etkilemek için bir sera ortamı oluşturulur ve
psikolojik savaş kuralları uygulanarak zihinlerde
karmaşa ve bulanıklık yaratılır. Bu neyin, niçin
yapıldığını teşhis etmemize, tereddüt edip doğru
tavır almamıza mani olmak içindir. Fakat bütün
bunlar, gelişmelerin ardında yatan gerçeğin tarih
bilgisi ve şuuru olanlar tarafından teşhis edip
tanımlanmasına engel değildir.
Bu gerçekten hareketle, angaje olmamış, biçilmiş
rol ya da bir misyonu icra etmeyen tüm unsurların,
yapacağı değerlendirmelerde, gerçeği görmelerine
yardımcı olmak için bazı tespitlerimi sizinle
paylaşmak istiyorum.
Büyük savaşların ardından barış yapılabildiği ve
buna bağlı olarak bir düzen kurulabildiği zaman,
bu düzenin kalıcı olması için bir takım tedbirler
alınır. Konuyu açıklamaya yarayacak örneği tarih
içinden seçersek; Napolyon’un Avrupa’yı altüst
etmesinin ardından toplanan Viyana Konferansı buna
iyi bir örnek oluşturur. Bu konferans, Avrupa’nın
bir daha eski Avrupa olamayacağı gerçeğinden
hareket ederek, yeni Avrupa düzenini oluşturmak,
katılanların gücü oranında rol aldığı bu yeni
düzenin kalıcı olması ve işlemesini sağlamak için
toplanmıştı..
Zaman içinde Avrupa dünyanın merkezi olmaktan
çıkmış ve okyanusun ötesinden yükselen dev,
Amerika devreye girmişti. Artık Avrupa’nın değil
Dünya’nın düzeni söz konusu idi ve Amerika’nın da
katıldığı savaşlar, Dünya Savaşı, savaş sonrası
kurulan düzen de, Dünya düzeni olarak
adlandırılmıştı.Birinci Dünya Savaşının ardından
oluşturulan Cemiyet-i Akvam ve İkinci Dünya Savaşı
sonrası kurulan Birleşmiş Milletlerin
işlevi,yeniden kurulan Dünya düzenini tescil edip,
işlemesini sağlamak, ve gelişmelerin zorunlu
kıldığı bazı değişiklikleri sistemin yıkılmasına
neden olmadan gerçekleştirmek olmuştur.
Yukarıda birinci ve ikinci olarak adlandırdığımız
savaşlar için bu numaralar daha sonra verilmiştir.
Mesela Birinci Dünya Savaşı, savaş sonrasında
“Büyük Harp” diye anılmış ve Cemiyet-i Akvam,
Büyük Harp sonrası oluşan dünya düzenin
yürümesini sağlamak için kurulmuştur.
1940’lara kadar o harbe dair yazılanlar “Büyük
Harpte..” diye başlar. Büyük Harbin “ Birinci”
diye numara alması 1940’larda yaşanan bir başka
Büyük Harpten sonra zorunlu olarak olmuştur.
Birinci ve İkinci diye numaralansa da yaşanan
savaşlar bir “Paylaşım Savaşı” idi ve oluşturulan
“Dünya Düzeni” bu paylaşım şartlarının
bozulmadan sürmesini sağlayacak düzendi.
İkinci defa dünyayı saran savaş birinci paylaşımı
geçersiz kıldığı için Cemiyet-i Akvam’ın işlevini
yitirmesine neden oldu. Bazı devletler, zaman
içinde elde ettikleri güce güvenerek daha önce
tespit edilenden fazla pay almaya hakları olduğuna
inanıyorlardı. Düzenin eskidiği iddialarını, yeni
düzen oluşturma çabaları takip etti ve yeni bir
paylaşım savaşı yaşandı. İkinci Büyük Paylaşım
Savaşı’ndan sonra da yeni bir düzen oluştu. Bu
defa, yeni dünya düzeninin işlemesini sağlamak
için Birleşmiş Milletler kuruldu.
Bu kadar ayrıntılı açıklamaya çalışmamın sebebi
gelişmelere teşhis koymakta güçlük çekenlere
gündemi bir süre önce işgal etmiş olan “yeni dünya
düzeni” tartışmalarının ardından “Birleşmiş
Milletlerin işlevini yitirdiği” söylemlerinin
ortada dolaşmaya başlamasının ne anlama geldiğini
açıklayabilmek içindir.
On-on beş yıldan beri batıda yazılıp çizilen büyük
paylaşımın muhtemel senaryoları arasında bazı
küçük farklar bulunsa bile ortak noktalarından
biri, Türkiye’nin, paylaşımdan sonra oluşacak bu
yeni dünya düzenin içinde bugünkü hali ile
olmayacağıdır. En iyimser olan senaryoyu ele
alarak, Avrupa Birliğine girdiğimizi varsayarsak,
Avrupa Birliği içinde artık ulus-devlet
olamayacağımız gerçeği, Türkiye’nin yeni dünya
düzeninde bugünkü hali ile olamayacağı gerçeğiyle
örtüşmektedir. Kaldı ki günümüz gerçekleri ve
gelişmeler böyle pembe hayaller kurmamıza da imkan
vermemektedir.
Komplo teorileri olarak adlandırılan senaryolarda
Türkiye’nin durumu belli. Hayatımızı komple
teorileri üzerine yönlendiremeyeceğimize de şüphe
yok. Ama gelişmeler karşısında Türkiye’nin
durumuna başka bir deyişle karar mekanizmalarını
elinde bulunduranların tavırlarına bakmadan
edemeyeceğiz.
Stratejik müttefikimiz olduğunu söyleyen Amerika,
Irak harekatında Kürtleri bize tercih etti. Kuzey
Irak yönüne bakmamız halinde dahi başımıza nelerin
gelebileceği Amerikan elçiliğindeki memurlardan,
Amerika’nın tepesindeki Bush’a kadar her
seviyedeki Amerikalı tarafından bize net bir
şekilde söylendi. Bunun sonucu olarak da daha önce
meclis kararıyla çizdiğimiz kırmızı çizgi en kibar
ifade ile buharlaştı. Kürtler Kerkük ve Musul’a
yerleşti. Biraz ayrıntı sevenler Kırmızı çizginin
buharlaşmasından birkaç ay önce o çizgiyi çizen
hükümet ve meclisin hangi süreçle değiştiğini de
hatırlayabilir.
Amerika’nın Irak Harekatı karşısında yer alan
Almanya ve Fransa’nın oluşturduğu eksen, Birlik
üyesi diğer ülkelerin Irak’ta Amerika ile birlikte
savaştıklarını görmezden gelerek, Kuzey Irak’a
müdahale etmemiz halinde Avrupa Birliğine
girmemizin hayal olacağını çok açık bir şekilde
belirtti.
Amerikan yayılmacılığına karşı birlik oluşturmak
isteyen Rusya, Çin, Hindistan gibi Asya ülkeleri
Türkiye’nin varlığından habersiz gibi
davranıyorlar. Türkiye’de, komşumuz olan
ülkelerle işbirliği geliştirmeyi düşünenler,
angaje olmuş televizyon yapımcıları tarafından
hazırlanan programlarda hemen hemen her akşam
açıkça tehdit ediliyor.
İnsan ister istemez ‘Birinci Büyük Paylaşım
Savaşı’ öncesi Osmanlı İmparatorluğunun durumunu
hatırlıyor. Kurbanlar arasında olan imparatorluk
çıkış yolu arıyor.Almanya’ya ittifak teklifi
yapıyor. Almanya reddediyor. İngiltere’ye iki defa
ittifak teklif ediyor. İngiltere reddediyor. Cemal
Paşa Fransa’ya gidip ittifak öneriyor. Fransa
reddediyor. Son çare Talat Paşa Rusya’ya gidip
ittifak teklifi yapıyor. Rusya reddediyor. Saflar
kesinleşip savaş başladığı zaman, Almanlar
haritaya bakarak karşılarına yığılan Rus
ordularının bir bölümünün sadece Kafkas
Cephesinde meşgul edilebileceğini görüyor ve
savaşın başlangıcını takip eden günlerde Osmanlı
Devleti ile gizli bir ittifak anlaşması imzalıyor.
Savaşa girişimizi ve sonucunu yazarak konuyu
uzatmayacağım ama Osmanlılarla neden ittifak
yapılmadığını açıkça yazan Rus Askeri Tarihçisi
Zayonçkovskiy’in tespitlerini özetleyerek
yazmadan edemeyeceğim.
“Türkiye arazisi, Büyük Harpten çok önce başlıca
emperyalist devletler için umumiyet itibarı ile,
hususiyle İngiltere, Almanya ve Rusya arasında
iktisadi ve siyasi mücadele sahnesi olmuştur.
(Türkiye) Rusya’ya ittifak bile teklif
etmişti.Halbuki Petrograt’ta, velev ki en uslu ve
muti Türkiye’ye dahi, müttefik sıfatı ile ihtiyaç
görülemiyordu. Türkiye’ye değil İstanbul’a ihtiyaç
vardı. İstanbul’u ele geçirmek yolunda en münasip
çare de Türkiye ile harp etmek idi.”
Türk olduğunu düşünen herkesin çok dikkatli okuyup
düşünmesi gereken bu ifadelerin günümüz gerçeği
ile ne kadar örtüştüğüne herkes hür vicdanı ile
karar verebilir.
Devletlerin, milletin gücünü kontrol ederek, bu
gücü geliştirmek ve ulusal hedefler doğrultusunda
tedbirler oluşturup, ulusal çıkarları korumak ve
milletin devamlılığını sağlamak gibi bir takım
işlevleri vardır. Yeni bir paylaşım savaşı
başlamış olmasına rağmen bizdeki duruma bakıp,
millet adına sorumluluk yüklenerek mevki işgal
edenlerin, bu sürecin sonunda yeni bir paylaşım
düzeni ve bu düzenin yürümesinde etkili olacak
kurumun belli olmasını beklediklerini, tedbirleri
ondan sonra düşünmeye başlayacaklarını ve
tarihçilerin bu yaşananların 3.Büyük Paylaşım
Savaşı olduğunu yazmasından sonra da ulusal
çıkarlar doğrultusunda daha net bir tavır
koyacaklarını düşünenlere yanıldıklarını söylemeyi
çok isterdim.
Fakat göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçek daha
var.Olaylara bu açıdan baktığımız zaman siyasi
iktidarın, milletin bu gelişmeler karşısında
doğal olarak vereceği tepkiyi kontrol altında
tutmak ve bu tepkiyi kanalize etmek işlevini çok
iyi yürüttüğünü söyleyebiliriz.Bu konudaki
başarıları(!) ileride bu dönemin tarihini yazacak
olanların dikkatinden kaçmayacak… Nedeni ise Türk
Milleti var olduğu sürece tartışılacaktır.
-
Geri -
|