|
28
Ekim 2002
KAPTAN
YORGİ'NİN EŞEĞİ
Hüseyin MÜMTAZ
Bir süre önce
yayınlanan bir yazımızın giriş kısmı şöyleydi:
"Havada sis var, duman var, bulut var.
Türkiye at izinin ot izine karıştığı bir alacakaranlık
kuşağında yaşıyor, göz gözü görmüyor.
Eski çamlar bardak, kurtlar çakal olmuş.
Daha doğrusu böyle havayı sevdiği rivayet edilen,
o destan devirlerin destan kahramanı kurtlar dağların
doruklarına çekilmiş, düzler çakallara kalmış.
Ortalıkta sırtlanlar, leş kargaları, akbabalar
kol geziyor.
İmparatorluğun kuruluşundan 100 sene sonra 1402'de
siyasi iktidarın sahipsiz kaldığı, elden ele ortalıkta
dolaştığı başıboş bir fetret devri yaşamıştık.
Cumhuriyet'in kuruluşundan aşağı yukarı 80 sene
sonra da şaşılacak derecede aynı, belki daha beter
bir belirsizlik içindeyiz.
Bu ne figândır, ne ayıptır!"
Dün de duyduk ki, Giresun'da Kültür Merkezi'nin
giriş katındaki "Osman Ağa ve Kurtuluş
Savaşı" Müzesi yok olmuş!
Anıt mezar kitabelerinden sonra İstiklâl Savaşı
müzelerine de dadanılan devirler yaşıyoruz.
Bu zamanlar, tekin zamanlar değildir.
İmparatorluğun bölünmesine, çökmesine giden yol,
Islahat-Tanzimat düzeninde batılıların dayatmasıyla
azınlıklara aşırı hakların verilmesi ile başlamıştı.
Birinci Dünya Savaşı'na kadar batının müstemleke
devleriyle savaşımız yoktur. Onların kışkırttığı,
palazlandırdığı milliyet, din ve mezheplerin ayaklanmaları
imparatorluğun sonunu hazırlamıştır.
Her devir, kendi idarecilerini de yetiştirir.
Başta, her devirde "düzene" uygun idareciler
bulunur.
Islahat-Tanzimat düzeninin dayattığı yeni sosyal-politik
ortam 1881-1906 döneminde Giresun'a Belediye Başkanı
olarak "Kaptan" Yorgi Konstantinidis'i
lâyık görmüştür.
Şehrin 1902 yılı nüfusu Salnâme'ye göre "4545'i
Türk, 4148'i Rum ve 1205'i Ermeni olmak üzere
toplam 9988 kişidir". (Giresun tarihi Yazıları.
Ayhan Yüksel. Sayfa 44)
Kabaca bir hesapla Kaptan Yorgi, Rum ve Ermeni
azınlığın "sandık" işbirliği sonucu
seçilmiştir.
Kaptan Yorgi makam arabası olarak eşeğe binerdi.
Hergün evden belediyeye eşekle giderdi.
Giresun'un halihazır Vilâyet Binası'nın yanı başında;
sahilden mermer döner merdivenlerle çıkılan, teraslar
halinde düzenlenmiş "Millet bahçesi"
bulunmaktaydı. Halen sadece üst kısmı çay bahçesi
olarak kullanılmaktadır, alt kısımları haraptır.
Hemen sahildeki Rum Jimnazyumu Kütüphane binası
ile bir bütün teşkil etmekteydi. (Eski Mehmet
Efendi Lokantası)
Zaten mahalle azınlık mahallesi idi. Bilhassa
hafta sonları Cumartesi-Pazar geceleri, Millet
Bahçesi'nde Rum aileler toplanır, cazband eşliğinde
geç saatlere kadar süren eğlenceler düzenlerlerdi.
Bahçeyi Kaptan Yorgi yaptırmıştı.
Giresun'un şimdiki Vilâyet Binası'ndan sabah-öğlen
ve akşam giren çıkan ve "görmesini bilen"
idareci, müdür, şef ve memurlar, Millet Bahçesi'nin
büyük taş kapısının kapısının yanından geçmek
mecburiyetindedirler.
Kapının bir köşesinde pirinç levha üzerinde bahçeyi
filan tarihteki Belediye Başkanı Kaptan Yorgi'nin
yaptırdığı yazılıdır.
Giresun'da başka hiçbir belediye başkanının yaptırdığı
herhangi bir şeyin üzerinde ismi belirtilmemiştir
ama Yorgi Efendi'nin vardır.
Osman Ağa'nın mezar kitabeleri sökülmekte, tahrif
edilmektedir ama Yorgi Efendi'ninki yıllara meydan
okurcasına yerindedir.
Millet Bahçesine Yorgi'nin eşekli heykelini
neden dikmiyorsunuz ey ahali!
Ters de oturtursanız, daha bir "bizden"
olur, sempatik gelmez mi? AB'ye de daha "uyumlu"
olmaz mıyız?
Biz AB'ye uymak için elli çeşit yalakalık yapıp
kırk takla atarken acaba AB bize "uymak",
gönlümüzü almak istiyor mu?
Karşılıklılık esasına göre o da Türkleri yenen,
kovalayan, imha eden anıtları, kitabeleri
İbareleri siliyor, kazıyor mu?
Yunanistan'da şehirlerin Türk belediye başkanları
için pirinç levhalar çakılıyor mu?
İnternet âleminde bir haftadır Giresun konuşuluyor.
Amerika'dan Avustralya'ya çeşitli haberleşme grupları
rezaleti kınıyor. Konu sadece Giresun'un değil,
Türkiye'nin de sınırlarını aştı.
Türkistan Newsletter'da 20 Ekim 2002 Pazar günü
şöyle kısa bir mesaj yayınlandı:
"Bu durumda karşılıklılık esasına göre, Avrupalılar'ın
Luther'in vaazlarını
değiştirmeleri, bazı anıtlarını (örneğin Viyana'daki)
yıkmaları ve Osmanlı
ile savaşları betimleyen resimleri ortadan kaldırmaları
gerekmez mi?
Özlem Eraydın Virtanen"
Dönelim tekrar "düzeltilen", AB'ye "uyumlu"
hâle getirilen Osman Ağa kitabesine.
AB için "uydurulan" kitabede; orijinal
metinde olan "Pontusluların imhası"
lâfı külliyen kaldırılmış; "Yunanlıların
Akdeniz'e atılmaları" lâfı da, "işgal
kuvvetlerinin yurdumuzdan atılması" haline
getirilmiş.
Yâni biz Kurtuluş savaşında mevhum bir düşmanla,
meselâ Japonlarla savaşmıştık.
Yunanlılar bıkıp usanmadan her sene kafilerle
Karadeniz'in köşe bucağına gelip, mahalle aralarına
girip, ellerinden tuttukları torunlarına "Bak
evlâdım bu ev dedenin eviydi" diye öğretirken;
biz çocuklarımıza "Pontusluları imha etmiştik"
veya "Yunanlıları denize dökmüştük"
diye okutacak bir şey bulamayacağız.
Çünkü yok. Çünkü elimizle kazıyoruz.
Birileri kaldırıp atıyor kitabeleri. Millî Şuuru
yani. Milletin hafızasını yoık ediyor.
Kim bu Yunan hayranları?
Eski yazı ile olan kitabe, Atatürk zamanında yazılmıştır.
O günün şartlarını, havasını, heyecanını aksettirmektedir.
80 sene sonra kazır, AB'ye uydurursanız; bir seksen
sene sonra da Rum çeteciler Anastas veya Dimo'nun
heykelini dikmez misiniz?
Peki sıra kitaplardaki isimleri ve kavramları
kaldırmaya ne zaman gelecek?
Kitabede yer alan "Yunanlıların Akdeniz'e
atılması" keyfiyeti, Atatürk'ün emri
değil midir efendiler? Ordulara Akdeniz'i hedef
gösteren o değil miydi?
Şimdi önümüzde iki âcil görev var;
-
- Kitabenin
Kopenhag kriterlerine uydurulmasına neden
olduğu ileri sürülen MGSB açıklanmalıdır.
Açıklanamaz çünkü böyle bir belge yoktur.
Milli Güvenlik Siyaseti, Osman Ağa'nın
mezar kitabesinden şu satırı sileceksin;
Edirne'dekinden şunu, Malatya'dakinden bunu
demez.
- En iyi
ihtimalle çerçevesi çizilen genel bir uygulama
talimatı vardır. İşte bu noktada da mahalli
uygulayıcıların işgüzarlıkları devreye girmektedir.
- Osman Ağa
kitabesinden kim kalemi eline alıp bazı
kelimeleri silip, yerine şunu yazacaksınız
demiştir? Tarih şuuru, tahsili, görgüsü,
ifade kabiliyeti, Türkçe bilgisi yeterli
midir milletin hafızası ile oynamaya? Bu
yetkiyi kimden almıştır? Dünya görüşü nedir
bu kişinin?
- Ortada
bir "İçişleri bakanlığından gelen
belge" lâfı dolaşıyor ama bir türlü
açıklanmıyor. Bu takdirde bize düşen "hangi
İçişleri Bakanı zamanında" bu belgenin
geldiğini araştırmak olmalıdır. Çünkü izin
ucu Rüştü Kâzım Yücelen'e dayanırsa işler
biraz daha incelmektedir. Yücelen Polis
karakollarından şehit isimlerini kaldıran,
Avrupa'da "Ölen PKK'lı ile şehit olan
güvenlik görevlisinin kanı aynı değerdedir"
mealinde lâf eden bir şahıstır. O zaman
"kollektif" bir düzen söz konusu
olacaktır.
Yok olan ve uydurulan kitabeler aynen yerine
konulmalıdır.
Konulmazsa veya eski kitabe de "uydurularak"
yazılırsa ne olur?
Bütün bir Pazar
günümü Yunanlıların internetteki Pontus (neredeyse
40 adet) sitelerini tarayarak geçirdim. İsim vererek
reklam yapmayacağım, meraklısı nasılsa nasıl bulunacağını
bilir, çoğunda "şak" diye bir fotoğraf
çıkıyor; "Osman Ağa'nın mezar kitabesi"
Şimdi siz işgüzarlığa devam eder ve yenisini de
yerine koyarken AB'ye "uyumlu" şekilde
yazarsanız; adam eskisinin yanına hemen "yeni
uydurulanın" fotoğrafını ekleyecek, sonra
da "Bakın Türkler nasıl yalakalık yapıyor
AB'ye girme uğruna" diye alay edecek.
Değer mi?
Bu ayıba, zillete katlanabilecek misiniz?
Bakın Atatürk ne diyor:
"Milletlerin kalbinde, hissi intikam olmalı.
Bu alelâde bir intikam değil, hayatına, ikbaline,
refahına düşman olanların mazarratlarını izaleye
matuf bir intikamdır." (1923)
"Kanaatimize, mefkûremize, istikbalimize
yan bakan her ferdi düşman telakki ettiğimiz gün,
milli benliğimize uzanacak her eli şiddetle kırdığımız,
milletin önüne dikilecek her haili derhal devirdiğimiz
gün halâsı hakikiye vâsıl olacağız." (1923)
"Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz. Türk
milliyetçisiyiz. Cumhuriyetin dayanağı, Türk topluluğudur.
Bu topluluğun fertleri, ne kadar Türk kültürü
ile dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet
te o kadar kuvvetli olur". (İlk Öğretim Mecmuası.
Cilt 4; Sayı 6)
"Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize,
görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en
evvel ve her şeyden evvel Türkiye'nin istikbaline,
kendi benliğine, milli ananelerine düşman olan
bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir."
(1922)
Atatürk uluslararası diyalog ve hoşgörüden, hümanist
yaklaşımdan bahsetmiyor, uluslar arası onursuz
bir yalakalıktan söz etmiyor; milli intikamdan,
milli benliğe uzanacak her eli şiddetle kırmaktan,
Cumhuriyetin dayanağının Türk topluluğu olduğundan,
gençlere ve çocuklara milli ananelere düşman olan
bütün unsurlarla mücadeleden söz ediyor.
Tatlısu Atatürkçüleri, gardrop Atatürkçüleri
neredesiniz?
Gerçek Atatürkçüler neredesiniz? Neden sesiniz
çıkmıyor?
Atatürk'ün idarecileri, görevleri icabı zaten
yapmak mecburiyetinde oldukları şeyleri yaptıkları
için teşekkür beklemezler.
Yapamadıklarının, yahut yanlış yaptıklarının hesabını
verirler.
-
Geri -
|