|
29
Ocak 2003
KÂBUS
Hüseyin MÜMTAZ
3 Kasım seçimlerinden
beri yaşadıklarımız bilim kurgusal bir korku filmine
benziyor. Veya hani o uyanmak isteyip de bir türlü
uyanamadığınız kâbus dolu rüyalara..
Ben tez elden terler içinde uyanmaya râzıyım.
Amerikalılara kendi elleriyle liman-tersane-demiryolu-havaalanı
ağlarını inceleme, rapor tutma, film-fotoğraf
çekme, bunları yaparken de başında kendi subaylarını
bulundurma "nezaketi" gösteren başka
bir ülke biliyor musunuz?
"Digital uydu çağında bu kadar önemli mi?"
diyebilirsiniz… Fakat önemli ki adamlar bu uygulamaya
ihtiyaç duydular.
Peki elde ettikleri bilgileri şimdi veya ileride
hangi maksatla kullanacaklarından nasıl bu kadar
eminsiniz?
"Casuslara" hem de koruma altında, "pasaportlarına
damga vurulmadan" bu kadar rahat hareket
imkânı dünyanın neresinde tanınıyor?
İncirlik diye bir üssünüz var.. "Müşterek"
kullanılıyormuş.. Fakat ben "yol olduğunu"
düşünüyorum. Kuzey Irak'a "müttefik"
Amerika eliyle her türlü silah-malzeme ve teçhizatın
aktarıldığı, "eğitici" personelin geçirildiği,
"sızdırılan" CİA ajanları eliyle gelecekteki
idari kadronun oluşturulduğu bir "müşterek"
üs..
"Müttefik" Amerika'nın bölgedeki eşkıya
çeteleriyle işbirliği yaptığı, fikir alış verişinde
bulunduğu, milyonlarca dolar verdiği artık belgelendi.
Acaba koruma altında "incelediği" liman-tersane-demiryolu-havaalanı
ile ilgili fotoğrafları da onlara iletti mi, iletmedi
mi? Nereden biliyor, at izinin it izine karıştığı,
göz gözü görmeyen bu ortamda nasıl emin olabiliyorsunuz?
İncirlik bütün bunlar için, ve daha kim bilir
başka daha neler için kullanılıyor haberiniz yok.
Kuzey Irak biliyorsunuz Türkiye'nin, yumuşak karnı..
Kendi iradesi dışında, istemediği her türlü oluşumu
savaş sebebi sayacağını defalarca belirtmişti.
Kendi elleriyle "istemediği oluşuma"
yol açan bir başka ülke var mı?
İncirlik o kadar "bizim değil" ki, Türkiye'ye
resmi ziyaret maksadıyla gelen üst düzey Amerikalılar
ülkeye önce buradan giriyorlar. Önce üsdeki Amerikalı
komutanı ziyaret ediyorlar, ancak ondan sonra
Ankara'ya geçiyorlar.
Geçen sene Savunma Bakanı Rumsfeld, üç ay önce
Afganistan'daki Amerikan Birliklerinin komutanı
ve müstakbel Irak Genel Valisi Orgeneral Tommy
Franks ve geçen ay da, Türkiye'nin kurulursa savaş
sebebi sayarım dediği Kuzey Irak Parlâmentosuna
destek vermek için bölgeye geçen iki senatör bu
yolu kullanmıştı.
Franks her türlü diplomatik-askeri nezaket kurallarına
aykırı olarak Ankara'ya tozlu postalları, belinde
palaska ve silâhı ve eğitim kıyafeti ile gelmiş,
görüşmelerini bu kıyafeti ile gerçekleştirmişti.
Türkiye'de orduevlerine sadece türbanla değil,
eğitim elbisesi ile de girilemez. Postal-palaska
ile meselâ akşam yemeği yiyemezsiniz.
Şu sorulara kim cevap verecek?
a.) İncirlik Amerikan toprağı mıdır, kim, hangi
hak ve cüretle ihale etmiştir orayı? b.) "Türkiye'deki
Amerika" mıdır? c.) Yoksa üssün Amerikalı
komutanı protokolde, Türkiye'deki devlet ricalinden
daha mı öndedir ki Amerikalılar önce onu ziyaret
ediyorlar?
İpin ucunu kaçırırsanız tabii Amerika'nın Ankara'daki
Büyükelçisinin "yeni diplomasi yöntemi"
olarak takdim edilen ve bizim bir kısım köşe yazarları
tarafından da makûl karşılanan adiplomatik, apolitik
ve kural tanımayan, kendi kuralını yaratan davranış
ve girişimlerine de katlanmak zorunda kalırsınız.
Robert Pearson aynı Tanzimat'ın İstanbul'daki
İngiliz, Rus, Fransız Sefirleri gibi davranıyor.
Kapitülâsyonları biz Lozan'da kaldırmamış mıydık?
Amerika bunun için mi Lozan'ı halâ imzalamamıştır?
Pearson İstanbul'a gidiyor, iş adamlarını Konsolosun
evine çağırıp "savaş dolayısı ile oluşacak
zararlarınızı karşılayacağız" diyor.
Kızılay Genel Başkanı'nı ziyaret edip "göç"
konusunda alınan önlemleri görüşüyor.
Akepe ve CHP Grup Başkanvekillerini Büyükelçiliğe
çağırıp "brifing" veriyor.
"Atatürk'ün Partisi-Türkiye'yi kuran Parti"
sloganlarına önem veren CHP'nin grup başkanvekili
de Akepe'ninkiyle beraber tıpış tıpış gidip "bilgileniyor"
Akepe'nin Genel Başkanı olamadığı "yüce mahkeme
kararı ile" anlaşılan zâtı İstanbul'da evinde
ziyaret ediyor.
Duvarında "Hakimiyetin Kayıtsız Şartsız Milletin
Olduğu" yazılı Meclis'e inadına başkan seçilen
Bülent Arınç bile Pearson'un Büyükelçiliğe brifing
davetini "Önce bana hayırlı olsuna gelmeliydi"
gerekçesiyle reddetmiş.
Yâni Pearson gelmiş olsaydı, muhterem gidecekti.
Pearson kim bilir ne kadar dövünmüştür!
Normal bir ülkede bir büyükelçinin muhatabı dışişleri
müsteşarı, haydi haydi bakanıdır.
Fakat Türkiye, tarihte ve dünyada ilk defa dışişleri
bürokrasisi tarafından resmi bir bildiri ile kendi
bakanı hakkında "fikirleri sadece kendini
bağlamaktadır" açıklaması yapılan bir ülkedir.
Türkiye tam bir, fetret devrini "idrak"
etme süreci içindedir.
Yabancıların hiçbir nezaket kuralı tanımayan bu
davranışlarına ne yazık ki kendi iç düzenimizdeki
dağınıklık, başıboşluk çanak tutmaktadır.
Sanki tarih sahnesine ilk defa 4000 yıl önce çıkan,
imparatorluğun vârisi, istiklâlini söke söke elde
etmiş bir devletin değil; bağımsızlığını sömürgenlerinin
ihsanı ile daha dün elde etmiş nevzuhur bir kabile
ülkesi, bir çadır devleti, bir muz cumhuriyetiyiz.
Demokrasimiz "topal"dır; demokratik
sistemimizin "âlicenaplığından" istifade
ile %34 oy alan bir parti anayasal çoğunluğu ele
geçirmiş ve kalan %66'ya hükmetme hevesindedir.
Hükümet vesayet ve velayet altındadır. Başbakan
istese de istemese de, yürütülmekte olan "paralel
hükümranlık" sistemiyle kanun ve kurallarda
yazılı olmayan, yeri bulunmayan bir makamın denetimi
altında hissetmektedir kendini.
Akepe'nin Genel Başkanı olamadığı "yüce mahkeme
kararı ile" ancak üç ay sonra anlaşılan zâtı
muhterem sistemi, rejimi, yargıyı, cumhuriyeti,
"vatanın dinamik bekçilerini", demokrasinin
kurallarını zorlamaktadır.
Akepe'nin Genel başkanı olamadığı neden üç ay
sonra anlaşılmıştır?
Yüce Mahkeme böyle hayati bir kararı vermek için
neden üç ay beklemiştir?
Yargının bir diğer kanadı YSK, neden akıl almaz
karışıklıktaki kararları ile Tayyip'i seçtirmek
için zorlama bir takım düzenlemelere gitmiş; diğer
kanadı neden bu düzenlemeleri "5'e 6"
oy çoğunluğu ile yok saymıştır?
Tayyip tekrar genel başkan olabilir mi?
Olur. Şartların uygun olduğuna karar verdiğinde
Başbakan da, hâttâ "madem işler böyle de
kontrolüm altında" hükmüne varırsa "inadına"
Cumhurbaşkanı da olur.
Seçimin yapıldığı 3 Kasım'dan, Yüce Mahkeme'nin
"Genel Başkan değildir" kararına vardığı
22 Ocak tarihine kadar geçen yaklaşık üç buçuk
aylık sürede yaşadıklarımız, "yaşayacaklarımızın"
teminatıdır kıymetli okuyucu.
Ve geçirdiğimiz paha biçilmez bir deneyim, kaçırmamamız
gereken bir fırsattır.
Bir ara dönemde, ileride bizi nelerin olacağını
bire bir "prova" ile yaşadık.
Yurt içinde hep beraber seyrettiğimiz, bazen de
ister istemez rol aldığımız tiyatroyu ödememiz
gereken bir kefaret olarak kabul ediyorum.
Fakat yurt dışındaki rezilliklerin, ulusça içine
düşürüldüğümüz durumların külliyen yok hükmünde
sayılmasına ise seviniyorum.
Genel başkan bile olamadığı anlaşılan zâtı muhterem
bu süre içinde Amerika'dan Çin'e tam 22 ülkenin
devlet başkanı-başbakanı ile görüştü.
Bush-Putin-Berlusconi-Simitis ve diğerleri kendilerini
şimdi nasıl hissediyorlar acaba?
Hele Bush; Türkiye'de Genel Kurmay'a giremeyen
Tayyip'i Pentagon'a bile sokarak brifing aldıran
Bush kendini nasıl hissediyor?
Onları bilmem ama 22 ülkede ne görüşüldüğü, ne
verildiği belli olmayan tanıksız-tutanaksız görüşmelerde
yer alan oldu bittilerin külliyen yok sayılmasına
ben çok sevindim.
Geç de olsa Yüce Mahkeme; "6'ya 5" oy
çoğunluğu ile bu kararı almış bile olsa Yüce Mahkeme
dosta düşmana Türkiye'nin bir çadır devleti olmadığını
göstermiştir.
Uyanıp bundan sonra olacakları engellemek ise
vatanın istiklâli tamma âşık dinamik evlâtlarına
düşmektedir.
Herkese, her ülkeye, yaşanacakları böyle önceden
"prova nizamında" seyretmek nasip olmaz..
Bari bu fırsatın kıymetini bilelim.
-
Geri -
|