|
31 Mart
2003
KARANLIĞA İKİ EL ATEŞ
Hüseyin
MÜMTAZ
Şu
Irak savaşı iyi veya kötü nasıl biterse bitsin,
Türkiye’nin oturup sadece Cumhuriyet’ten bu yana
değil, 1900’lü yılların başından itibaren olup
bitenleri bir gözden geçirmesi gerek.
Halk kendisi ile hesaplaşmalı, aydını
kendisi ile, asker ve sivil bürokratlar,
üniversite hocaları, her kılıktan politikacılar
mutlaka bir özeleştiri, bir içeleştiri yapmak
zorunda..
Bu sınıflandırmadan, medya mensuplarını
büyük bir özenle ayrı tutuyorum.. Çünkü medyada
hangi dürtünün etkisiyle kimin, patronunun veya
başka patronların düdüğünü çaldığını, kimin
yabancı devletlerden para aldığını bilmek imkânı
kalmamıştır ve medya propagandayı maalesef bilinen
en “pis” şekliyle yürütmeye devam etmektedir.
Ekran ve gazetelerde köşe başları
Amerikan mandacıları, İngiliz muhipleri tarafından
işgal edilmiştir.
Mevzilendikleri köşe başlarından da
zihnimizi işgale çalışmaktadırlar.
Irak savaşı; öncesi ve sonrasında iktidar
katında, medyada, savaş zengini olmak isteyen
müteahhitler arasında, bürokrat kanatta kimin ne
mal olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Bu iç hesaplaşmadan sonra da vakit
geçirmeden dışarıya dönmeli, dış ilişkilerimizde
nerede yanlış yaptığımızı millet ve devletçe
sorgulamalıyız.
Önce şu fotoğrafı önümüze alıp iyi
okuyalım..
1.Türkiye Cumhuriyeti bu coğrafyada ve
imparatorluktan tevarüs eden topraklar üzerinde
kurulmuştur. Çevresinde hep eski tebaasına, batılı
güçler tarafından kurdurulan devletler vardır. Hiç
biri ile ilişkileri iyi değildir. Bu
devletçiklerin hepsinde, yeni müstemlekeciler
tarafından körüklenen, “eski efendiye” karşı
“haksız” bir aşağılık kompleksi mevcuttur.
2. Türkiye Müslüman’dır fakat Arap
değildir.
3. Türkiye NATO ülkesidir.
4. Türkiye AB’ye girmek istemektedir.
Fakat ne çare, İslâm Konferansı
Örgütü’nde, Arap Birliği’nde, BM’de, NATO’da,
AB’de hep dışlanmakta, hiçbirinde nereye tam
olarak ait olduğunun bilincini yaşayamamaktadır.
Türkiye içerideki “radikal İslâm-lâik” ;
“batılı-doğulu” ; “doğuya ait olup-batıya
yönelmek” çelişkilerini çözümleyemeden dış
problemlerini halledemez.
Bu iç çelişkiler Tanzimat’tan beri
yaşanmaktadır ve ne yazık ki yakın bir zamanda
çözümlenebileceğine ilişkin hiçbir emâre de mevcut
değildir.
Fakat artık yolun sonuna gelinmiştir,
duvara dayanılmış, deniz bitmiştir. 1995’den beri
derin bir aşkla ve karşılıksız bağlanılan, yoluna
kul köle olunulan, devreden her iktidar zamanında
peşinden koşulunan fakat kırk katır mı, kırk satır
mı tercihine zorlanılan, hep alınıp hiçbir şey
verilmeyen Türkiye 2003 Irak Savaşı dolayısı ile
iyice açığa çıkan ve artık gizlenilmesi için de
batılılar tarafından en ufak bir gayret
gösterilmeyen “durum ve konumunu” gözden
geçirip bir karara varmalıdır.
Kıbrıs’ın ucuz mu pahalı mı olduğunu,
güneydoğuda demokrasinin nasıl olması gerektiğini
tartışa tartışa Irak’a geldik.
Öte yandan dışımızdaki dünyada da hiçbir şey Irak
savaşından önceki gibi değildir ve sonra da
olmayacaktır.
BM iflâs etmiştir, AB ve NATO kendi içinde
parçalanmıştır.
İşin savsaklanmaya tahammülü kalmamıştır.
Türkiye külâhını önüne koyup düşünmelidir.
Türkiye kendini sorgulamalıdır. Türkiye tarihiyle,
bugünü ve geleceği ile hesaplaşmalıdır.
Amerika’nın bu pis, haksız, kirli savaşında
Bush’un yanında olmamak, ille de Saddam’ın
tarafında olmak demek değildir.
Saddam’ı hiç sevmemenin yolu da Bush’u körü körüne
onaylamaktan geçmez.
Trabzon ahalisi artık geceleri İngiltere’den
kalkıp Bağdat’a giden B-52’lerin gürültüsünden
uyuyamıyor.
Sabahın kör karanlığında, bulutların üzerinden
geçen görünmeyen uçan kalelere mahalle aralarından
iki el ateş ediliyor.
Bu duygunun “savaşan taraflarca”, fakat daha önce
mutlaka Türkiye’yi yönetenlerce iyi incelenmesi
gerek.
Stoddart’ın “Teşkilâtı-Mahsusa”sında Süveyş’e
hareket sırasında Kürtlerden oluşan birliklerin
komutanı Hilmi Musallimi şöyle der;
“Doğu Anadolu’dan gelen Kürt müfrezeleri en
azından Sina’da güvenilirliklerini gösterdiler.
Ama Irak’tan gelen pek çok Kürt 1916 yılında firar
edip İngilizlere katıldı ve daha sonra Hicaz’da
Şerif Hüseyin için savaştı.”
Murat Yetkin ise 25 Mart 2003 tarihli yazısında,
“ABD özel kuvvetlerinin yönlendiriciliğinde
Saddam rejimini devirmek için mızrak ucu olmayı
üstlenen 'özgürlük savaşçısı' Kürtlerin karşısına,
CNN muhabirini hayrete düşürecek şekilde Irak
ordusu değil, Saddam yanlısı Kürtler çıkmıştı; her
iki taraf da eller tetikte birbirini kolluyordu”
diye yazıyor.
Saddam’ın Kürtleri aynı 1916’daki gibi,
İngilizlerin kurduğu Irak tarafında yer alıyor.
2003 yılında Blair, Kürtlere İngiltere’nin
borçlarından bahsediyor.
Ne yapacağı belli olmayanlar ise kendilerini
hiçbir tarafa ait hissetmeyen, onun bunun elinde
oyuncak olan, kullanılan, herkesin malı olan
yüzer-gezer kabileler.
Türkiye bugünden tezi yok geçmişinden ders
çıkarıp, günü değerlendirmeli ve yarını
plânlamalıdır.
Fakat ne bitmek tükenmek plânlamaymış bu?
“Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük”ü; Yusuf
Akçura’nın o ünlü makalesini yazdığı 1904 yılından
beri tartışmıyor muyuz?
Seneye tam bir asır olacak..
Fakat yine de geç değildir.
Dünya yeniden şekillenmektedir, Bush sayesinde BM,
AB, NATO karpuz gibi göbeğinden çatlamıştır.
Fırsat bu fırsattır. Türkiye nereye ait olduğuna
artık bir karar vermelidir.
Oscar alan filmleri fırsat bulup izleyebildiniz
mi?
Ne zaman Yahudiler Filistinlilere eziyet-katliam
uygulasa, hemen onların başına İkinci Dünya
Harbi’nde gelenleri anlatan bir roman ya da film
piyasaya sürülür.
Batı böylece vicdanını akladığını düşünür.
“En iyi senaryo” ve “erkek oyuncu” ödülünü bu yıl
öyle bir film aldı; “Piyanist”.
Piyanist, bir Polonya yahudisi.. Film boyu
Almanlardan kaçıp saklanıyor.. Saklanmanın,
ezikliğin, yıpranmışlığın ödülü bu yılki Oscar.
Tarihin hiçbir devrinde Yahudiler “ezen”e dönüp
tek yumruk atmamışlar.
New York Times’ın 28 Mart 2003 tarihli haberine
göre Irak sınır muhafızları Kerkük yolundaki
mevzileri terketti. Peşmergeler, Türkiye’nin
hassasiyet gösterdiği Kerkük’e ilerliyor. Yağma
olaylarının başladığı belirtilen bölgede, etnik
çatışma tehlikesi de var.
Gazete, “Saddam’ın kuzeydeki savunma hattında ilk
çatlağın belirdiğini ve Kürt bölgesindeki peşmerge
ve sivillerin (savaşın siyasi ve ekonomik ödülü
olarak nitelendirilen) Kerkük’e doğru yürüyüşe
geçtiklerini” duyurdu.
Öte yandan gazeteye açıklamada bulunan İnsan
Hakları İzleme Komitesi araştırmacılarından Hania
Mufti, “Kerkük’te bir felaketin meydana gelmesini
beklediğini” söyledi. Mufti, “Kerkük’te etnik
çatışmalar ve Iraklı görevlilere yönelik
cinayetlerin başlamasının önüne geçmek için iyi
koordine edilmiş plana gerek olduğunu” savundu.
Aynı tarihli The Washington Post gazetesi de Kuzey
Irak’a paraşütle indirilen 1000 kadar Amerikan
askerinin amaçlarından birinin, 40 bin Türk
askerini sınırda tutarak, “savaş içinde savaş”
başlamasını engellemek olduğunu öne sürdü.
Gazetenin Steve Vogel imzalı haberinde,
İtalya’daki 173. Hava İndirme Tugayı’ndan 1000
kadar Amerikan askerinin, ABD Hava Kuvvetleri’nin
C-17 kargo uçaklarıyla Kuzey Irak’a getirildiği ve
paraşütle bölgeye indirildiği belirtildi.
Bu askerler Türkiye’nin hava sahasını kullanarak
oraya inebilmişlerdir.
Dönüp şimdi Türk askerine karşı mevzi
alacaklarmış.
Ne güçlü askerlermiş ki, bir tanesi tam kırk Türk
askerini tutacakmış.
Bunlar kendilerini MGM stüdyolarında dublörlerle
film çevirirken mi farz ediyorlar?
Yoksa karşılarındakileri Somali, Afganistan,
Sırbistan’dakilerle mi karıştırıyorlar.
Her biri birer android olsa vız gelir-tırıs gider.
Kimse bizim “Piyanist”te gördüğümüz ve Yahudilere
reva görülen muameleyi Kerkük’te hazmedeceğimizi
zannetmemelidir.
Türkmenlerin de piyanist değil silâhşor
olduklarını hesap etmeliler.
Hesaplarını tokat yediği yanağı yerine öbürünü
uzatan piyaniste göre değil, Karadeniz gecelerinin
kör karanlığında hırsından bulutların üzerinden
geçen uçan kalelere iki el ateş eden Türkmen’e
göre yapmalıdırlar.
Bizden selâm olsun güney sınırımızın 30 kilometre
güneyindeki topraklarda nöbet bekleyen
Mehmetçiğe..
-
Geri -
|