|
BİRİNCİ
DÜNYA SAVAŞI VE ETKİLERİ
OSMANLI DEVLETİ'NİN
SAVAŞA GİRMESİ
Avrupa, Birinci
Dünya Savaşı'na giderken, Osmanlı İmparatorluğu'nun
Balkan Savaşı'ndan çıkması üzerinden henüz bir
yıl, Trablusgarp Savaşı'nın sona ermesinden de
iki yıl geçmişti. Bu savaşlar, Osmanlılar için
başarısızlıkla sonuçlanmış ve İmparatorluk çeşitli
yönlerden büyük kayıplara uğramıştı. Büyük topraklar
elden çıkmış, kamuoyunda moral düşüklüğü kökleşmeye
başlamıştı. Avrupa kamuoyu ve büyük devletlerine
göre ise Osmanlı Devleti'nin Avrupa siyasetinde
etkili bir rol oynaması bundan böyle söz konusu
olamazdı.
Bu son yargıyı haklı gösterecek görüntüler de
yok değildi. Osmanlı topluluğu her yönden tam
bir çözülme yoluna girmişti. Meşrutiyet yönetimi
İmparatorluğun çeşitli halklardan bir "Osmanlı
milleti" meydana getirme deneyinde başarılı
olamamıştı. Osmanlıcılık ülküsü yanında dincilik,
milliyetçilik, ırkçılık ülküleri de olanca gelişmekteydi.
Bu ülkü parçalanması, devlet yönetimini ele almak
amacıyla kurulan siyasal partilere de bulaşmakta
idi. İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf
partileri arasındaki ilişkiler, kanlı bıçaklı
bir çarpışma biçimine girmişti. Bunlar İmparatorluğun
içinde bulunduğu çöküşten kurtulmayı ancak yabancı
yardımıyla mümkün görmekte idiler. Ne var ki,
İttihatçılar Almanya'ya bel bağlarken, İtilafçılar
da İngiltere'ye tutunmakta idiler.
Oysaki, bu devletlerin ve Osmanlılarla ilgili
olan diğerlerinin de İmparatorluk üzerinde emperyalizm
esasına göre düzenlenmiş bir programları ve amaçları
vardı. Almanya, "barışçı sızma" yolu
ile Osmanlı İmparatorluğu'nu ekonomi yönünden
sömürme yoluna girmişti. İngiltere, fiilen Kıbrıs'a
ve Mısır'a zaten yerleşmiş buluyordu. Bu yerleri
uygun bir fırsatta imparatorluğuna katmayı ve
ayrıca Arabistan ile Suriye'ye de yerleşmeyi tasarlamıştı.
Fransa, İmparatorlukta diğer devletlere üstün
ekonomik ve kültürel çıkarlara sahipti. Bunları
genişletmeyi ve İmparatorluğun paylaşılması halinde
de Suriye ile Lübnan'ı ele geçirmeyi düşünmekteydi.
Rusya'nın gözü, ön planda İstanbul ve Boğazlara
çevrilmişti. Bulgaristan, Edirne ile İstanbul'u;
Yunanlılar, Batı Trakya ile Doğu Trakya'yı, İstanbul'u
ve Batı Anadolu'yu gözlerine kestirmişlerdi.
İmparatorluğun bu iç ve dış dağınıklığında güçlü
denebilecek tek örgüt, İttihat ve Terakki Partisi'ydi.
Partinin gücü üç temele dayanıyordu: Birincisi
İmparatorluk sathında yaygın bir teşkilatı vardı.
İkincisi, bu teşkilat, aydınlara ve ordunun subay
kadrosuna dayanmaktaydı. Üçüncüsü de parti liderlerinin
karakteri, ülkücülüğü idi. Enver, Talat ve Cemal
(Paşalar) üçlüsü, İttihatçıların beyni ve ruhunu
sembolleştirmekte idi. Genç, dinamik ve pervasız
idiler. Memleketin siyasal bunalımları arasında
devrimci başarılarıyla sivrilmişlerdi. İktidara
zor kullanmak suretiyle gelmişlerdi. Her çareye
başvurarak yönetimi ellerinde bulundurmaya kararlı
idiler.
İttihatçılar, memleketin içinde bulunduğu durumun
perişanlığı karşısında kötümser değillerdi. Bu
perişanlığa son verilebileceğine inandıkları bir
ülküleri vardı. Bunun temelini Osmanlı İmparatorluğu'nun
tam bağımsızlığı ve güvenini sağlamak teşkil ediyordu.
Tam bağımsızlıktan anladıkları, her çeşit kapitülasyonların
kaldırılması, büyük devletlerin İmparatorluğun
iç işlerine karışmalarının önlenmesi, ve köklü
bir reform programı ile memlekette yeni bir düzen
kurulması idi. Bu üç konu birbiriyle bağıntılı
olduğu gibi olduğu gibi, üçü birden büyük devletlerin
Osmanlı İmparatorluğu'ndaki çıkarlarıyla da çelişmekte
idi. Bu yönü dikkate alan İttihatçılar, memleketin
en çok ihtiyaç duyduğu silahlı kuvvetlerin ıslahı
ile işe başlamayı uygun görmüşlerdi. Ne var ki,
bu konuda da tam bir hareket serbestliğine sahip
değildiler. Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük devletlerin
çıkarları üzerine kurulmuş olan dengeyi göz önünde
bulundurmaları gerekiyordu.
Ne var ki, Osmanlı Devleti'nin Avrupa savaşının
genişlemesi ve bir Dünya Savaşı durumuna girmesi
halinde tarafsız kalması, büsbütün elinde değildi.
İttihatçılar böyle bir tarafsızlık için daha savaşın
arifesinde Üçlü İtilaf Devletleri'ne başvurmuşlar
ve olumlu sonuç sağlayamamışlardı. Aynı sıralarda
Alman Devletine yaptıkları bir ittifak önerisi
de iltifat görmemişti. İstanbul'daki Alman Elçisi
Türk ordusunda herhangi bir savaşçı değer görmediği
için Enver Paşa'ya Osmanlı Devleti'nin herhangi
bir ittifaka girmeyi düşünmektense memleketin
ve ordunun ıslahı ile meşgul olmasını tavsiye
etmişti. Enver Paşa, sözü edilen ıslahatın, Türkiye'nin
dıştan gelebilecek saldırılara karşı bir büyük
devlet tarafından korunması ile mümkün olduğunu,
bu nedenle de Üçlü Antlaşma'ya girmek istediğini
söylemişti.
Avrupa'da olayların savaş doğrultusunda gelişmesi,
Alman otoritelerini Osmanlı ittifak teklifini
yeni bir açıdan incelemeye zorladı. Yetkililer
1898'de Alman İmparatoru Giyom'un Osmanlı İmparatorluğu'nu
ziyareti sırasında kendisini 300 milyon Müslümanın
koruyucusu ilan etmesinin sadece ekonomik çıkarlar
için söylenmiş olmadığını hatırladılar. Bu söz
bir Dünya Savaşı'nda Osmanlı coğrafyasının oynayacağı
önemli rolün anlamını da kapsamaktaydı. Böyle
bir savaşta Osmanlı İmparatorluğu'nun dostluğu,
herşeyden önce Almanya'yı Üçlü Uzlaşma Devletleri
tarafından bir çember içine alınmaktan kurtaracaktı.
Bundan başka, Osmanlılar, Boğazların bekçiliğini
yapmak suretiyle Rusya ile müttefiklerinin bağıntısını
kesecek ve Rusya'nın güney sınırlarında devamlı
bir tehdit yaratacaktı. Nihayet, Halife'nin Cihat
ilan etmesiyle Mısır'da ve Hindistan'da ayaklanmalar
çıkarılacak, Büyük Britanya İmparatorluğu, iki
canlı noktadan vurulacaktı. Sözün kısası, Osmanlı
İmparatorluğu, Almanya'nın doğu hakimiyeti için
hem bir kalkan, hem de bir sıçrama tahtası vazifesi
görecekti.
28 Temmuz'da Avusturya'nın Sırbistan'a savaş ilan
etmesi, Alman otoritelerince genel savaşın başlangıç
işareti gibi sayıldı. İmparator Giyom (II. Wilhelm)
aynı gün Osmanlı Hükümeti ile Rusya'ya karşı bir
antlaşmaya varılması için görüşmelerin hızlandırılmasını
emrettiği gibi, antlaşmanın dayanacağı esası da
şu surette saptamış bulunuyordu: Osmanlı Hükümeti'nin
ordusunu Almanya'nın hizmetine koyması halinde,
Almanya da Osmanlı İmparatorluğu'nu Rusya'ya karşı
koruyacaktı.
Antlaşma görüşmeleri son derece gizli tutuldu.
Sadrazam Sait Halim Paşa, Enver ve Talat Paşalarla
Mebuslar Meclisi Başkanı Halil Bey'den başkası
bu konuda haberdar edilmemişti. Cemal Paşa ile
Cavit Bey'e antlaşma Sadrazam ile Alman Elçisi
Tarafından imza edildikten sonra (1 Ağustos) bilgi
verildi. Sadrazamın "Devletin geleceğini
kurtaracaktır" diye güvendiği, aslında ise
İmparatorluğun yıkılmasında kesin etkisi dokunacak
olan söz konusu antlaşmanın başlıca hükümleri
şöyledir:
- Bugünkü Avusturya-Macaristan
ile Sırbistan arasındaki anlaşmazlık karşısında
bu antlaşmayı imzalayan iki devlet, kesin bir
tarafsızlık gözetmeyi yüklenirler.
- Rusya'nın fiili
askeri tedbirlere başvurması ve bununla Almanya
için Avusturya'ya yüklenmeleri bakımından bir
düşmanlık durumu yaratılması halinde, bu durum
Türkiye için de yaratılmış olacaktır.
- Türkiye'nin
savaşa girmesi halinde Almanya, askeri heyetini
Türkiye'nin emrinde bırakacaktır. Türkiye de
bu heyetin ordunun sevk ve idaresinde kesin
bir etkiye sahip olmasını sağlayacaktır.
- Almanya, Osmanlı
topraklarının tehdit edilmesi halinde ve tahdide
uğrayan yerde Osmanlı Devleti'ne silahla yardım
etmeyi üzerine alır.
- İki imparatorluğu
bu günkü çatışmadan çıkması ihtimali dahilinde
olan devletler arası anlaşmazlıklardan korumak
maksadıyla yapılmış olan bu antlaşma, aşağıda
zikri geçen yetkililer tarafından imzalanır
imzalanmaz yürürlüğe girecek ve aynı karşılıklı
taahütlerle 31 Aralık 1918 tarihine kadar yürürlükte
kalacaktır.
Antlaşmanın mürekkebi
kurumadan, Almanya, Osmanlı Devleti'nin Rusya'ya
karşı savaşa girmesinde direnmeye başladı. Bu
direniş, antlaşma hükümleri bakımından haklı idi.
Ne var ki, Osmanlılar savaşa girecek durumda bulunmuyorlardı.
Çanakkale ve İstanbul Boğazları henüz savunma
gücünden yoksundu. Ruslara karşı Kafkasya cephesinde
bulundurulan askerin sayısı pek düşüktü. Trakya
cephesinde durum farklı değildi. Sözün kısası,
Osmanlı ordusu, kuruluş, savaş, silah ve gereçleri
ve para bakımından Rusya ile savaşı göğüsleyecek
durumda bulunmaktan uzaktı. İttihatçı kodamanlar
böyle bir durumda savaşa girmenin Osmanlı Devleti
için bir intihar demek olacağı ve dolayısıyla
Almanya'ya da bir faydası dokunmayacağı noktasında
birleştiler. Savaş hazırlıklarının tamamlanması
hususunda her şeyden önce vakit kazanmak gerekiyordu.
Sonunda Almanlar da bu görüşü kabul ettiklerinden
savaşa başlangıç olmak üzere 3 Ağustos'ta Osmanlı
Ordusunun seferber edilmesine girişildi. Bu olayın
üçlü uzlaşma devletleri üzerinde yapacağı olumsuz
etkiyi dikkate alan Osmanlı Hükümeti, gelişmeye
başlayan savaşta tarafsız kalacağını duyurdu.(4
Ağustos) Seferberliğin başladığı gün Almanya,
Fransa; Osmanlı tarafsızlığının ilanından bir
gün sonra da İngiltere, Almanya'ya savaş açıyordu
(5 Ağustos). Kuşku yok ki Osmanlı tarafsızlığı,
savaş hazırlıkları için vakit kazanmak nedenine
yaslanmaktaydı.
İki Alman zırhlısı olayının Osmanlı Devleti'nin
savaşa girmesi ve bu suretle de Avrupa Savaşı'nın
Dünya Savaşı haline getirilmesi ile sıkı sıkıya
bağlantısı vardır. Savaşın başlayacağı günlerde
Osmanlı Devleti iki zırhlı beklemekteydi. Bunlar
1911 yılında bir İngiliz tezgahına ısmarlanmış
Reşadiye ve Sultan Osman dretnotlarıydı. 1914
yılı Temmuz'unda Sultan Osman'ın yapılması sonuçlanmıştı.
Ötekisi de sonuçlanmak üzere idi. Gemileri teslim
almak için İngiltere'ye Türk denizcileri gönderilmişti.
Gemilerin yapımı için gerekli para, halktan alınan
iane ile sağlanmıştı. Dolayısıyla kamuoyu gemilerle
yakından ilgiliydi ve onları sabırsızlıkla bekliyordu.
Ne var ki, son taksitlerin ödenmesi üzerine gemilerin
Türk gemicilerine teslim edileceği gün, İngiltere
Hükümeti bunlara ambargo koymuştu (1 Ağustos).
Bu suretle de Osmanlıların Karadeniz'de Ruslara
ve Adalar Denizi'nde Yunanlılara karşı sağlamayı
düşündüğü üstünlük ümitleri söndükten başka, gemiler
ödenmiş olan 7 milyon altın lira kadar para da
İngiliz kasalarında hapsedilmişti. Halk bu olay
nedeniyle İngiltere'ye ateş püskürüyordu.
Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya
4 Ağustos'tan bu yana söz konusu iki Alman zırhlısının
Çanakkale istikametinde yol aldıkları haber verilmişti.
Enver, Alman Elçisi'ne zırhlıları Boğazdan geçirebileceklerini
de söylemişti.
Kısa bir müddet sonra, Goben ve Breslau'a geçiş
izni verildi. İngiltere, Osmanlı Devleti'ne Reşadiye
ve Sultan Osman savaş gemilerini çok görmüş iken,
istemeyerek ve belki de isteyerek iki Alman gemisini
hediye etmiş oluyordu.
İki Alman savaş gemisini Çanakkale Boğazı'ndan
içeriye almak, Osmanlı Hükümeti'ni siyasal bir
sorunla karşı karşıya getirmişti. Tarafsızlık
kurallarına göre Osmanlı Devleti'nin ya 24 saat
içinde bu savaş gemilerini kara sularımızdan çıkarması,
ya da silahsızlandırarak savaş sonuna kadar bu
limanda gözetim altında bulundurması gerekiyordu.
Bu iki tedbirde Osmanlı-Alman silahlı antlaşmasıyla
çelişmekteydi. İki tedbirden birini yerine getirmek
ise Osmanlı tarafsızlığının sonu demek olacak
ve Üçlü Antlaşma Devletleri için savaş nedeni
sayılacaktı.
Nihayet bu çıkmazdan kurtulmak için Alman Elçisi'nin
de uygun görmesiyle, bir aldatmacaya başvurulması
kararlaştırıldı. Almanya bu iki gemiyi daha önceden
Osmanlı Devleti'ne satmış olacak, Çanakkale'ye
gelişse, gemilerin teslimi için olacaktı (11 Ağustos).
Bunu üzerine Goben'e "Yavuz", Breslau'ya
"Midilli" adları verildi ve gemilere
Türk bayrağı çekildi.
Yavuz ile Midilli'nin Osmanlı donanmasına katılması,
Osmanlıların askeri gücünü ve moralini yükseltmiş
bulunuyordu.
Enver Paşa ile genç subaylar ve politikacılar
arasındaki başlıca anlaşmazlık, savaşa girme zamanının
saptanması üzerineydi. Enver en kısa zamanda,
hatta derhal savaşa girilmesi taraftarıydı. Ötekiler,
en az altı ay daha tarafsızlıktan yanaydılar.
Eylül ayı sonlarında bazı olayların meydana gelmesi,
savaşa yakında girileceği izlenimini uyandırmaya
başlamıştı.
20 Ekim'de Almanya, Osmanlı İmparatorluğu'na savaş
için kullanılmak üzere 5 milyon Türk lirası tutarında
borç para verdi. Aynı gün Enver, Alman Genelkurmay
Başkanlığı'nın Türk komutanlara haber vermeden,
Genelkurmay Başkan Vekili Bronzart'a hazırlattığı
bir savaş planının yürütülmesi için Alman Genelkurmay
Başkanlığı ile görüş birliğine vardı. Bu planın
birinci maddesi, savaşa nasıl girileceğini saptamaktaydı:
"Filo, savaş ilan edilmeksizin Karadeniz'deki
Rus filosunu batırarak deniz üstünlüğünü kazanacaktır.
Harekete geçme zamanı Amiral Souchon'a bırakılmıştır.
Enver Paşa'nın vermiş olduğu yazılı kısa emir
şöyledir:
"Türk filoları Karadeniz'de ve zor kullanmak
suretiyle hakimiyet kazanmalıdır. Rus filosunu
arayınız ve nerede bulursanız, savaş ilan etmeksizin
hücum ediniz."
27 Ekim sabahı Amiral Souchon, aralarında Yavuz
ile Midilli'nin de bulunduğu 11 parçadan kurulu
Osmanlı filosu ile sözde talim yapmak maksadıyla
Karadeniz'e çıktı.
Osmanlı donanması talim ve manevralar ile meşgul
bulunduğu sırada, Rus filosu tarafından gözetlenmiş
ve talim hareketleri bozulmuştur. 29 Ekim'de de
aynı filo düşmanca hareketlere geçmiştir. Bunun
üzerine Osmanlı donanması karşıt hareketlere geçmiş,
Purut adlı mayın gemisi batırılmış, bir tarafı
da hasara uğratılmış bir kömür gemisi ele geçirilmiştir.
Daha sonra odessa ve feodosya Novorosfisk'teki
askeri tesisler bombardıman edilmiş, petrol depoları
ve telsiz, telgraf istasyonları tahrip edilmiş,
bir gambot hasara uğratılmıştır.
1 Kasım'da Ruslar Kafkas sınırında düşmanca hareketlere
giriştiler. 2 Kasım'da Çar II. Nikola bir bildiri
ile Osmanlılara karşı savaşın başlamış olduğunu
Rus milletine duyurdu. Bildiride savaş sorumluluğu
Osmanlılara yükletilmekte, Türkler, Hıristiyan
dininin ve bütün Slav kavimlerinin eski ezicisi
olarak gösterilmekte idi.
2 Kasım'da Rusya ile savaş başlamış, İngiltere
ve Fransa ile de siyasal ilişkiler kesilmişti.
Bu suretle Osmanlı Devleti, başlamasında hiçbir
sorumluluğu bulunmadığı Dünya Savaşı'na girmiş,
daha doğrusu sürüklenmiş bulunuyordu. Bu savaşa
girmemek için savaş arifesinde Üçlü Uzlaşma Devletleri
yanında topraklarının güvenliği için aradığı garantiyi
bulamayınca, Almanya ile bir savunma ittifakı
yapmak zorunda kalmıştı. Bu ittifak antlaşmasında
yeni fetihler yapmayı öngören herhangi bir hüküm
yoktu. Osmanlıların savaş sonrasına kadar tarafsız
kalmaları Osmanlılar için bir kurtuluş yolu değildi.
Üçlü Antlaşma Devletleri'nin galibiyeti halinde,
İmparatorluğun yukarıda işaret edilen emperyalist
tasarılara uygun olarak paylaşılacağı açıktı.
Dolayısıyla Osmanlılarım ne istemiş, ne aramış,
ne de körüklemiş oldukları Dünya Savaşı'na girmeleri
bir nefis savunmasından başka bir şey değildi.
-
Geri -
|