|
ANTLAŞMALAR
VE MÜTAREKELER
BİRİNCİ DÜNYA
SAVAŞI'NIN SONUNA DOĞRU YAPILAN ANLAŞMALAR:
- ORTADOĞU'NUN
PAYLAŞILMASI:
SYKES-PICOT ANLAŞMASI:16.05.1916
- ANADOLU'NUN
PAYLAŞILMASI:
ST.JEAN DE MAURIENNE ANLAŞMASI:21.09.1917
- MONDROS
ANTLAŞMASI
ORTADOĞU'NUN
PAYLAŞILMASI
(SYKES-PICOT ANLAŞMASI) 16.05.1916
Birinci Dünya Savaşı
başlarında, İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu'nu
içerden vurmak için, bütün Arap dünyasını ayaklanmaya
teşvik etmek üzere Mekke Şerif Hüseyin ile temasa
geçmişti. Şerif Hüseyin, bu ihanetinin bedeli
olarak İngiltere'den Hicaz'ın bağımsızlığını istemiş,
buna ek olarak ayrıca hilafetin de Osmanlı Padişahı'ndan
alınıp, kendisine verilmesini şart koşmuştu. Bu
aşırı istekler karşısında İngiltere geri çekilmek
zorunda kalmıştı. Bu kez Şerif Hüseyin, Osmanlı
Devletinin içine düşmüş bulunduğu zor durumdan
yararlanmak için, Hicaz emirliğinin babadan oğula
geçmek üzere kendisine verilmesini istemiş, bu
isteği Babıali tarafından reddedilmişti.
Savaş şiddetlenmeye başlayınca İngiltere yeniden
Şerif Hüseyin'e döndü, Hüseyin'de ihanetinin bedelini
arttırarak, bütün Arap yarımadası ile Suriye ve
Irak'ı içine alacak bağımsız bir devlet kurulmasını
ve başına da kendisinin geçirilmesini istedi.
Uzun mütarekelerden sonra, İngiltere bu isteği
(Lübnan hariç olmak üzere) kabul etti.
İngiltere, bu girişimlerinden müttefiki olan Fransa'yı
çok geç haberdar edince Fransa kendi nüfuz alanı
olarak görüyordu. O nedenle, Ortadoğu'nun paylaşımının
bir anlaşma üzerinde kesin çizgilerle belirlenmesi
konusunda Fransa ısrarcı olmaya başlayınca taraflar
arasında görüşmeler başladı. Araplardan habersiz
olarak gizlice sürdürülen bu müzakerelere İngiltere
adına Sir Mark Sykes, Fransa adına ise George
Picot katıldığı için, 16 Mayıs 1916 tarihinde
imzalanan bu anlaşma, tarihe SYKES-PICOT ANLAŞMASI
olarak kaydedildi.
Bu anlaşmayla İngiltere Mekke Şerifi Hüseyin'i
atlatıyor, ona verileceğine söz verdiği bölgeler
üzerinde şimdi Fransa ile birlikte nüfuz bölgeleri
kuruyordu.
Anlaşmaya göre; Suriye'nin Akka'dan itibaren kuzeye
doğru bütün kıyı bölgesi, adana ve Mersin Fransa'nın
olacaktı. Bağdat bölgesinde bir Arap Devleti kurulacaktı.
Ayrıca İskenderun serbest liman, Filistin'de Milletlerarası
Bölge oluyordu.
Bu gizli anlaşmayla, böylece İngiltere Şerif Hüseyin'e
büyük bir oyun oynamış oluyordu. Ayrıca İngiltere
Arap Yarımadası için Necd Emiri İbn-i Suud ile
görüşmüş, Aralık 1915'te de onunla bir anlaşma
yaparak Necd toprakları üzerinde ve Kuveyt hariç
Basra Körfezi'nin güneyinde İbn-i Suud'un bağımsızlığını
ve egemenliğini tanıtmıştı.
İbn-i Suud Osmanlı Devleti'ne karşı savaş ilan
etmedi ama, İngiltere'yi Basra Körfezi'nde rahat
bıraktığı için, Irak Cephesi'nde İngilizlerin
Türk Orduları'na karşı etkin olmasına hizmet etti.
Oysa, doğal olarak bu hizmeti Osmanlı Devleti
ondan bekliyordu.
Şerif Hüseyin ise 1916 Haziran'ında resmen Osmanlı
Devleti'ne savaş ilan etti ve Ekim ayında da kendisini
Arabistan Kralı ilan etti. İngiltere bunu derhal
tanıdı.
Böylece aynı zamanda bir İslam Halifesi olan Osmanlı
Padişahı Sultan Reşat'ın cihad çağrısı hiçbir
işe yaramıyor, o kutsal topraklara Hristiyan ayağı
basmasın diye var gücüyle savaşan Mehmetçik en
büyük ihaneti Müslüman Araplardan görüyordu.
O günlerde tüm Anadolu'da bir türkü yankılanıp
duruyordu:Yemen Türküsü
"... Giden gelmiyor, acep ne iştir?.."
diyerek.
O iş, işte böylesi hazin bir ihanet işiydi...
ST.
JEAN DE MAURIENNE ANLAŞMASI VE ANADOLU'NU PAYLAŞILMASI
(21 NİSAN 1917)
İngiltere ve Fransa Ortadoğu'yu kendi aralarında
paylaşırlarken, İtalya'yı hep devre dışında bırakmışlardı.
İtalya bu duruma bozuluyor, gelişmelerden kendisinin
de haberdar edilmesini istiyordu. Ayrıca Anadolu'nun
paylaşımında da Antalya, Mersin ve İzmir'i mutlaka
istiyordu. Zaten savaşa İngiltere'nin yanından
girmesinin başlıca nedeni, İngiltere'nin İzmir
ve yöresini İtalya'ya söz vermesiydi. Oysa İngiltere
aynı İzmir Bölgesini Yunanistan'a da söz vermişti
ve İtalya'nın bundan haberi yoktu.
İtalya'nın Anadolu'dan pay alabilmesi için, öncelikle
Osmanlı Devleti'nin çökmesi gerekiyor, bunda da
başlıca rol Rusya'dan bekleniyordu. Oysa Bolşevik
İhtilali ile Çarlık devrilip, Rusya savaş dışı
kalınca İtalya endişeye düştü ve isteklerini kapsayan
konuda bir anlaşma yapılması konusunda İngiltere
ve Fransa üzerinde bir baskı kurdu ve sonunda
bu üç devlet arasında 21 Nisan 1917'de St. Jean
de Maurienne Anlaşması yapıldı. Buna göre İtalya
1916'da İngiltere-Fransa-Rusya arasında yapılan
anlaşmaları kabul ediyor, buna karşılık Mersin
hariç, Antalya, Konya, Aydın ve İzmir Bölgeleri
İtalya'ya veriliyordu.
Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi, Rusya'nın onayına
bağlanmıştı. Rus İhtilali üzerine, yönetimdeki
geçici hükümet bunu onaylamadığı için, bu antlaşma
geçersiz sayıldı ve bu nedenle de İzmir Bölgesi
konusunda İngiltere İtalya'yı değil Yunanistan'ı
destekledi. İzmir' Yunanlıların çıkışı bundandır.
MONDROS
MÜTAREKESİ
1917 yılında savaşçı
yanlar arasında kuvvet dengesinin var olduğu görülmekle
beraber Antlaşma Devletleri'nde ekonomik ve sosyal
durum gittikçe çökmekteydi. Mustafa Kemal uzun
ve gizli bir raporunda, bu durumun üzerine parmak
basmakta ve şöyle demekteydi.
"Memleketin genel durumu her şeyden önce
dikkati çekmektedir. Savaş her ulustan olan ana
sınırımızı ayırt edilmeksizin son dereceye getirmiştir.
Halk ile hükümet arasında bütün bağlar kesilmiştir.
Evlerinde kalan halk, her bakımdan hükümetten
uzak kalmakta çıkar görecek duruma gelmiştir.
Çünkü bunlar, ya kadınlar, ya işe güce yaramayanlar
veya asker kaçaklarıdır. Çalışmaları sonucu kendi
yaşamlarını sürdürmeye yetmezken, asker ve sivil
makamlar onlardan açıklık ve ölüm karşılığında
varlıklarını istemekte. Bunlar daha çok dirençli
ve inatçı olmak zorundadırlar".
"Savaş sürerse karşısında bulunduğumuz en
büyük tehlike her yandan çürüyen azametli saltanat
binasının bir gün içinde ve birdenbire, her yönden
çökmesi olasılığıdır. Savaşı bitirmenin anahtarları
artık bizim tarafın elinde değildir".
Enver, Talat Paşalar ve arkadaşları da bu durumun
farkındaydılar. Fakat onlar kendilerini köprüleri
yakmış durumda görmekteydiler. Koyu bir kadercililik
ile Almanlar gibi felaket uçurumuna sürüklenmekte
kararlıydılar. Bu nedenledir ki, ayrı bir barış
girişimi onlar tarafından yapılamazdı. Böyle bir
girişimin olanaklarının savaşa girişinden sonra
Amerika tarafından da aranmış olduğu görülmektedir.
Amerika, Türkiye'ye savaş açmamış olmasından yararlanarak
onu Almanya'dan ayırdığı taktirde Bulgaristan'ın
aynı yoldan ve kolaylıkla savaş dışı edileceğini,
dolayısıyla da Almanya ile savaşın da kısa zamanda
sona erdirileceğini hesaba katmaktaydı. Amerika
Dış İşleri Sekreteri bu konuda İstanbul'daki Amerikan
Elçisi Abraham Elkus'un yanından gelen özel sekreter
M. Alsberg'ten ümit verici bir bilgi alamadı.
Alsberg, Türkiye'nin ekonomik sefaletinin tablosunu
çizmekle ve hatta halkın Almanlardan hoşnut olmadığını
işaret etmekle beraber, Türklerin ayrı bir barışa
cesaret edemeyeceklerini söylemişti. Buna neden
olarak da Almanların komutasında bulunan iki savaş
gemisinin (Yavuz ve Midilli) İstanbul önlerinde
topları kente çevrili olarak demirli bulunduklarını
göstermişti. Aynı konuda düşüncesi sorulan eski
Elçi Morgenthau daha iyimserdi. O, İsviçre'ye
giderken kimi aracılarla Enver ve Talat paşalarla
barış görüşmelerine girişmek üzere kendi hizmetini
önerdi. Washington'da bu hususta bir karar almadan
önce, Mister Balfour'dan İngiltere'nin ne düşünmekte
olduğu soruldu ve İsviçre'de bazı girişimlerin
yapılmakta olduğu öğrenildi (16 Mayıs). Ne var
ki, bu görüşmeler çürük bir temele dayanmaktaydı.
Londra Hükümeti'nin İsviçre'ye göndermiş olduğu
F. Kerr adlı temsilci, Osmanlı temsilcisi olarak
Doktor Parodi adlı birisi ile karşılaşmıştı. Bu
zat Osmanlı kabinesinde hiç de önemli etkisi bulunmayan
ve azınlıkla olan barış yanlısı grup adına hareket
ediyordu. Dolayısıyla ön ayak olmak istediği barış
girişiminden olumlu bir sonuç beklenemezdi. 1917
yılı sonlarına doğru savaştan usanç duyan yalnız
Antlaşma Devletleri halkları değildi. Uzlaşma
Devletleri memleketlerinde de savaşa karşıt olanların
sayısı artmaya başlamıştı. Özellikle İngiltere'de
işçiler arasında bir intikam savaşı sürdürülmesine
katlanmak istemeyenlerin sayısı artmaktaydı. Bunları
sakinleştirmek ve Alman tarafını gevşetmek için
uzlaşmacılar yeni bir barış saldırısına geçtiler.
Mütareke 27 Ekim'de Mondros'ta Agamemnon zırhlısında
Amiral Galthrope ile Hüseyin Rauf (Orbay) Bey
başkanlığındaki Türk heyeti arasında başlayan
görüşmeler sonunda oluşturulmuş, antlaşma 30 Ekim'de
imzalanmış, ertesi gün de yürürlüğe girmişti.
Antlaşma hükümleri şöyle sıralanabilir: Kara ve
deniz kuvvetlerinin silahsızlandırılması, Boğazların
açılması ve kontrolü, boşaltılacak yerler, uzlaşmacıların
güvenliği ile ilgili tedbirler. Bu genel başlıklar
altındaki hükümlerin ayrıntıları da şöyleydi.
I. Kara ve Deniz
Kuvvetlerinin Silahsızlandırılması: Uzlaşma
Devletleri'nce iç sınırların güvenliğini sağlamak
için kararlaştırılacak sayıdaki kuvvetlerin
dışında kalan kara kuvvetlerinin terhisi, aynı
maksatla bırakılacak küçük gemilerin dışındaki
savaş gemilerinin İtilafçılara teslim edilmesi,
askerlikten ayrılacakların araç, gereç ve her
çeşit silahların kullanılmasına dair uzlaşmacılar
tarafından verilecek talimata uyulması
II. Boğazların Açılması ve Kontrolü: Çanakkale
ve Karadeniz Boğazlarının geçişe açılması ve
bunların istihkamlarının Uzlaşma Devletleri
askerlerine bırakılması Osmanlı sularında ve
özellikle Karadeniz'de bulunan torpillerin ayaklanmasında
Uzlaşma Devletleri'ne yardımda bulunulması.
III. Boşaltılacak Yerler ve Teslim Olacak Kuvvetler:
İran'ın Kuzeybatısı'ndaki kuvvetleri Antlaşma
Devletleri derhal savaştan önceki sınırlar gerisine
çekeceklerdi. Güney Kafkasya'da henüz boşaltılamayan
yerler de Uzlaşma Devletleri'nce teslim olacaklardır.
Kilik'yadaki kuvvetlerin 5. maddeye göre fazlası
da geri çekilecektir. Trablus'ta ve Bingazi'de
bulunan Osmanlı subayları İtalyan birliklerine
teslim olacaklardır. Burada ve Mısır'da işgal
altında bulunan limanlar da İtalyan birliklerine
teslim edileceklerdir.
VI. Uzlaşma Devletlerinin Denetimine Bırakılan
Yerler: Toros tünelleri Uzlaşma Devletleri tarafından
işgal edilecektir; telsiz, telgraf ve kablolar,
bütün demiryolları, deniz ve kara ticaret araç
ve gereçleri, iaşe nezareti işleri Uzlaşma Devletleri
subay ve memurlarının denetiminde bulunacaklardır.
V. Uzlaşma Devletleri'nin Faydalanmalarına Bırakılan
Yerler: Osmanlıların ellerinde bulunan bütün
limanlar ile deniz yerlerinden, tersanelerinden,
akaryakıt mevcudundan ve deniz araçlarından
Uzlaşmacı Devletler faydalanabileceklerdir.
VI. Esirlerin ve Dost Devletler Personelinin
Durumu: Uzlaşmacı Devletleri'nin savaş esirleri
ile Ermeni esir ve tutukluları, kayıtsız şartsız
olarak, İstanbul'da uzlaşmacılara teslim edilecek,
Alman, Avusturya kara ve deniz, sivil, memur
ve uyrukları Osmanlı memleketini terk edecekler.
VII. Güvenlik Tedbirleri: Uzlaşmacılar, güvenliklerini
gölgelendiren durumda herhangi sevkülceyş (stratejik)
noktasını ele geçirmek hakkına sahip olacaklardır.
Altı vilayette kargaşalık çıkması halinde vilayetlerin
herhangi bir bölümün de işgal etme hakkına sahip
olacaklardır.
Yukarıdaki hükümlerinden
de anlaşılacağı üzere Mondros Mütarekesi'nin karakteri
Osmanlı İmparatorluğu'na son vermesi, İmparatorluk
dışında kalan Türkiye'nin paylaşılmasına zemin
hazırlanması ve Osmanlı Devleti'nin egemenliğini
kısıtlaması noktalarında toplanabilir. Gerçek
şudur ki, Mısır ve Kıbrıs, Birinci Dünya Savaşı'nın
başında hukuk yönünden Osmanlı Devleti'nden ayrılmış,
İngilizlerin eline geçmişti. Mütareke ile Arap
memleketleri de fiilen Osmanlı egemenliğinden
çıkmaktaydı. Dolayısıyla henüz usulüne göre imzalanmış
bir barış antlaşması bulunmamakla beraber, Osmanlı
İmparatorluğu artık tarihe karışmış görünümdeydi.
Ortada sözü yalnız Türk topraklarında geçerli
bir Osmanlı Devleti kalmıştı.
Ne var ki, bundan böyle gerçek anlamıyla Türkiye
adını taşıyacak bu topraklar da bir paylaşma konusu
olacak duruma girmişti. İstanbul Boğazı ile Çanakkale
Boğazı'nın işgali öngörülmekle Osmanlı başkenti
de bu işgalin etkisi altına girmiş olacaktı. Mütareke,
Anadolu'nun kuzeydoğusunda Osmanlı kuvvetlerinin
savaştan önceki sınırlara çekileceğini saptamakla,
Kars ve Ardahan'ı Türkiye sınırları dışında bırakıyordu.
Mütarekenin Toros tünellerinin Uzlaşmacı Devletler
kuvvetlerince işgal edileceği ve bunların kalan
"Kilikya" terimi ile adlandırılan topraklardan
Osmanlı askerlerinin geri çekileceği konusundaki
hükümleri dikkate alınınca, Güneydoğu Anadolu'nun
da Türkiye'den ayrılmasının kararlaştırılmış olduğu
ortaya çıkıyordu. Nihayet Mütareke'nin güvenlik
tedbirleriyle, Türkiye'de herhangi bir sevkülceyş
önemi taşıyan bir noktasının ve özellikle Doğu
Anadolu'nun altı vilayetinin de uzlaşmacılar tarafından
işgal edilebileceğini içeren hükümleri de Türkiye
topraklarının parçalanmasına delalet etmekten
başka bir anlamla yorumlanamazdı.
Antlaşmanın toprak hükümleri dışında kalan hükümlerinin
tümünün devletin egemenliğine dokunur yanları
vardı. Bunlar arasında özellikle silahsızlandırılan
kara ve deniz kuvvetlerinin statüsü, haberleşme
araçlarının, taşıt araçlarının, ticaret ve iaşe
işlerinin bile Uzlaşmacı Devletler denetimi altına
konması, Osmanlı Devleti'nin egemenliğinin ne
derece kısıtlanmış olduğunu göstermeye yeterlidir.
-
Geri -
|