T E R Ö R


 

Terörizmin tanım ve uygulamasının belirlenmesine yardımcı olacak bir çok parametreden söz edilebilir. Ancak, kanaatimce iki temel unsur bu kavramın anlaşılmasında belirleyici ve gerçek anlamda fikir verici özellikler taşır.

Bu temel unsurlar; insan hakları ve evrensel değerlerdir. Kabul edilecektir ki, her iki kavramda zamana, yaşanılan coğrafyaya ve vuku bulan olayın mahiyetine göre tanımlamakta ve ona göre belirleyici ve yönlendirici olmaktadır.

İnsan Haklarının, hukuk zemininden hegemonik güçlerin uygun göreceği siyasi zemine kaydırıldığı, evrensel değerlerin de insan haklarında olduğu gibi egoman güçlerin belirlediği ideolojik ve ekonomik değerler ile izah edildiği bir dünyada hiçbir zaman ne insan haklarından, ne de gerçek anlamda evrensel değerlerden söz edilebilir.

Anlaşılacağı üzere; belirsiz bir insan hakkı anlayışı ile, tanımı süper güçlerce belirlenen evrensel değerlerin üzerine inşa edilecek sağlıklı ve isabetli terör tanımından bahsedilebilir mi? Terörizm kavramının tanımlamayı da egemen güçler yaptığına göre ortak bir tanımda bulunmanın zorluğu görülmekte, dolayısı ile bu konuda ortak bir anlayış ve ortak bir zemin oluşturmak kanaatimce mümkün görülmemektedir. Daha acık bir ifade ile herkes tarafından benimsenmiş bir terör tanımının yapılmasının en azından bugün için imkan dahilinde olmadığını söylemek mecburiyetindeyiz.

Ortak bir terör tanımının yapılmaması, terörle mücadelede, hem doktriner , hem de operasyonel anlamda ortak hareket etmeyi engellemekte, teröristler ülkelerin çıkarlarına göre konumlandırılmaktadır.

Bu genel değerlendirme ışığında; 1984 yılından bu yana devam ede gelen PKK terör faaliyetlerinin ulusal ve uluslararası sahada geçirdiği sürece temas ederek, bugün vuku bulan olayların sebep ve sonuç ilişkilerini açıklamak istiyorum.

1971-1973 yıllarında Diyarbakır sıkı yönetim Komutanlığında APOCULAR, DDKO(Doğu Devrimci Kültür Ocakları) adları altında görülen davalar, bölgesel Marksist-leninist davalar olarak değerlendirilmiş, olaylar adli bir vaka olarak görülmüş, bu oluşumun sosyal ve siyasi sebepleri ve tabii ki sonuçları dikkate alınmamıştır. Oysa ki, bugün uluslararası, siyasi bir muhteva kazanan PKK hareketi 1971 yılında Diyarbakır kuzeyinde bir köyde faaliyete başlamıştır. Bu olayları değerlendiremeyen o günün sorumluları 1982:1984 yılları arasında, Suriye (Şam) bağlantılı olarak Kuzey Irak ta teşkilatlanma ve yığınaklanmasını tamamlayan PKK terör örgütünün varlığını da gerçek düzeyde belirleyememişlerdir. O günün basınına bakarsanız, konu ile ilgili açık istihbarata rastlamazsınız.

Türkiye 1984 yılında ERUH baskını ile PKK terör örgütünü tanıdı. Ancak o günlerde bile sorumlular işin boyutlarını anlayamadılar. Özellikle 1991 yılında Amerika’nın körfez harekatı ile, çok sayıda teröristin yurt içine girmesi ile terör çok büyük boyutlara ulaştı. 1994 yılına kadar gerek yurt içinden, gerekse yurt dışından azami şekilde desteklenen terör örgütü bu tarihte güvenlik kuvvetlerinin fedakârane mücadelesi ile baskı altına alındı, kontrol edilebilir bir duruma getirildi, bilahare mücadelede üstünlük sağlanabildi.

PKK ile yapılan bu düşük yoğunluklu terör mücadelesinde bazı tarihleri vurgu yaparak açıklamakta konunun anlaşılabilmesi acısından yarar görülmektedir. 1994 yılında sağlanan üstünlüğün sonucu olarak; 1996 yılında Irak’taki Kürt unsurlarının liderleri Barzani ve Talabani ile Ankara süreci başlatılmıştır. 1996 dan 1998 yılına kadar geçen süre hem yurt içinde, hem de yurt dışında bölgede bu mücadelede tam hakimiyet sağladığımız yıllardı. Ancak, bu olumlu siyasi ve askeri ortam 1998 yılında Amerika’nın bölgede ağırlığını hissettirmesi Barzani ve Talabani ile Washington mutabakatını imzalaması ile son bulmuştur. 1998 yılından sonra bölgedeki mücadelede Barzani ve Talabani ile iş birliği daha zor ve güç şartlarda sürdürülmüştür. Müşterek operasyonlarda eskiye nispeten ciddi isteksizler ile karşılaşılmıştır. Dolayısıyla Kuzey Iraktaki operasyonlar daha zor şartlar altında yapılmaya başlamıştır.

Bu arada 1998 yılında Abdullah ÖCALAN’ın Suriye’den çıkarılması için uygulanan politik baskı sonuç vermiş ve Abdullah ÖCALAN Suriye’yi terk etmek mecburiyetinde kalmıştır. (O tarihten sonra başlayan Adana mutabakatı ve Suriye ile güvenlik ilişkileri ayrı bir konu olduğu için burada temas etmek istemiyorum.)

1999 tarihi, terörle mücadele tarihimizin bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü bugün gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında (özellikle Kuzey Irak’ta) yaşanan olaylar ve son bir yıl içinde tırmanan terörün nedenleri ve siyasi ilişkilerin belirlendiği yıl 1999 yılıdır. Bilindiği gibi Abdullah ÖCALAN bu tarihte Amerikalıların yardımı ile yakalanmıştır. Bu olay terörün bir süre baskı altına alınmasına yardımcı olmuştur. Ancak bugün ortaya çıkardığı sonuçlar itibariyle üzerinde düşünülmesi gereken bir olayın da başlangıcı olmuştur. 1920 yılında Sevr Barış Konferansında, kürdistan meselesini uluslararası bir konferansta ortaya atarak siyasallaştırmak isteyenler 79 sene sonra kendilerine şartların uygun olduğunu değerlendirerek, dış güçlerin destek ve himayesinde tekrar sorunu uluslararası bir mesele haline getirmeyi başarmışlar ve siyasallaştırmışlardır. Kuşkusuz 1920’de bu mesele nasıl çözüldü ise bugünde öyle çözülecek, teslimiyetçi politikalar terk edilerek, işbirlikçiler de tasfiye edilecektir.

Abdullah ÖCALAN’ ın yakalanması ile, o tarihlerde Kuzey Irak’taki iki Kürt lider Barzani ve Talabani ciddi bir alternatif olma ihtimali ortadan kaldırılmış ve bölgedeki güçünün pasifize edilmesi ile kürt liderlere gerek siyasi, gerekse askeri alanda geniş bir manevra sahası sağlanmış, çok daha rahat hareket edebilmişler ve Amerika’ya kendilerini daha bağımlı hissetmeye başlamışlardır.

ÖCALAN’ nın yakalanması, Kuzey IRAK’ ta bu sonuçları doğururken, Türkiye’de ise; terör açısından nispi bir sükunet döneminin başlamasına sebep olmuş; o dönemde muhatap olduğum birçok gazeteciye de ifade ettiğim gibi terör bitmemiş, belli bir süre için baskılanmıştır. 1999 yılında ÖCALAN’ ın pasifiye edilmesi ile belli güçler kendi çizgilerinde bir PKK yaratmaya çalışmışlarsa da ancak ÖCALAN’ ın etkisi bugüne kadar devam edegelmiştir.

Bütün bu olaylardan sonra, sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; terörü durduran irade, şartlar arzu etmediği bir istikamette değişince terörün başlamasına uygun bir zemin hazırlanmış ve terör yeniden başlamıştır. Ancak 1999 yılına kadar daha çok mahalli ölçüde ve silahlı bir mücadele şeklinde cereyan eden terör faaliyeti geçen süre içinde uluslararası ölçek de ve siyasi bir zeminde devam etmeye başlamıştır.

Silahlı mücadele ile siyasi mücadeleyi bir arada yürütme başarısını gösteren PKK nın hangi güçler tarafından desteklendiği ciddi anlamda düşünülmeli ve politikamız, bu gerçeğin ışığında planlanmalı ve uygulanmalıdır.

1999 yılı diğer taraftan Helsinki Antlaşması ile AB sürecinin hız kazandığı bir yıldır. 1999:2005 yılları arasında AB ye girme umudu ile sosyo-ekonomik ve soysa- kültürel, idari ve hukuki anlamda, içinde bulunduğumuz gerçeklere genellikle ters düşen, bir çok düzenleme ile Ulus-Devlet yapımıza, ulusal birlik ve bütünlüğümüze ciddi zararlar veren uygulamalar yapılmış ve o tarihe kadar bu boyutlarda yaşanmayan etnik ve dini ayrışma hukuki ve adli düzenlemedeki isabetsizlikler hatta umutsuzluklar terör ile mücadele edenlerde moralsizlik yaratmış ve sonuç olarak terör ile mücadelede zafiyetler ortaya çıkmıştır.

Bu somut bilgiler ışığında şu sonuçlara varabiliriz.

PKK terörü;1998 yılından sonra gerek ABD gerekse AB vasıtası ile uluslararası zemine taşınmıştır. Bunun sonuçu olarak, PKK gerek yurt içinde gerekse yurt dışında meşrutiyet kazandığı ölçüde mücadeleyi belirli oranda azaltarak, siyasi güçünü artırmaya başlamıştır. 1999 yılına kadar sınır ötesi operasyonlar dahil bölgede meşru müdafa hakkımızı, kendi irade ve inisiyatifimizle kullanırken, bu tarihten sonra, siyasi anlamda zemin kazanan ve uluslararası bir sorun haline getirilen PKK ya karşı mücadele daha zor şartlarda yapılmaya başlamıştır.

Bugün gelinen noktada; terörün tanımındaki belirsizlik ortak terör mücadelesindeki isteksizlik veya daha iyimser bir ifade ile kararsızlık sonucunda yapılması gereken, ulusal çıkarlarımızın öngördüğü siyasi ve askeri tedbirlerin tereddütsüz alınmasıdır.

Son zamanlarda çok kullanılan demokratik çözüm, Türkiye’ lilik kavramları, daha öncede birçok kere gündeme getirilmiş, ne olduğu, içinin nasıl doldurulacağı anlaşılmayan bu kavramlar ile yola çıkmanın, son yıllarda yaşadığımız bir çok siyasi olaydaki örnekler gibi hüsran ile sonuçlanabileceği gözden uzak tutulmamalıdır. Siyasi tedbirlerden muradımızın böyle bir çözüm olmadığını açıklamak ihtiyacı hissettiğim için yukarıdaki açıklamayı yapma lüzumunu hissettim.

Alınacak siyasi tedbirlerin, başta askeri güç olmak üzere bütün milli güçlerle desteklenmesi gereği kaçınılmazdır. Bundan böyle yapılacak siyasi açıklamaların halkın tansiyonunun belli oranda düşürülmesi noktası aşılmıştır. Bu nedenle yapılacak açıklamaların inandırıcı olması için uygun şartların hazırlanması ve alınacak tedbirlerle somutlaştırılması bir zaruret olarak görülmektedir.

Ancak, Terörün öncelikle Kuzey IRAK ‘a sıcak takip veya Meşru Müdafaa kapsamında yapılacak mahdut hedefli veya daha kapsamlı bir operasyon ile çözümlenebileceğini düşünmek son derece yanlış olur. Öncelikle yapılması gereken husus sınırlarımızın mümkün olan azami ölçüde denetim altına alınması ile teröristlerin yurt dışında tecrit edilmesi ve yurt dışında alan kontrolünü sağlayacak tarzda tertiplenip operasyonlar ile etkinleştirilmelidir. Kuşkusuz bunun için alınması gereken adli ve idari düzenlemeler derhal yapılmalıdır.

AB sürecinin etkilemesine bakılmaksızın ulusal birlik ve bütünlüğümüzün sağlanmasına çalışılmalıdır. Kaldı ki bugün AB içindeki birçok ülke, ülke güvenliği söz konusu olunca güvenliğin gerektirdiği tedbirleri almaktan çekinmemektedirler. Burada ölçü insan hakları sözleşmesinin hükümleridir. Özellikle sözleşmenin 10. Maddesi kapsamı içinde alınacak tedbirler dahi bu mücadele için yeterli olabilir.

Tabii dir ki; alınacak siyasi ve askeri tedbirler sosyo-ekonomik tedbirler ile desteklenmelidir. (Ancak bugüne kadar söylenip, ancak hiçbir zaman uygulanmayan tedbirler şeklinde olmamalıdır.)

Yurt içinde alınacak tedbirler yeterli görülmez, bir yurt dışı operasyonları ihtiyaç hissedilirse siyasi tereddüt gösterilmeden yurt dışına operasyonlarda yapılabilir. Ancak şurası unutulmamalıdır ki bugüne kadar yapılan yurt dışı operasyonlardan ciddi siyasi tepki alınmadığı gibi, askeri anlamda Barzani ve Talabani güçleri ile iş birliği yapılarak bu tarz operasyonlar yapılmıştır. Ayrıca Amerika’nın bölgede hakim güç olarak bulunduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen ulusal çıkarlarımızın tehdit altında olduğu kesin olarak inanıldığı diplomatik çabaların bir sonuç vermemesi halinde yurt dışına bir hareket düşünülebilir. Ancak harekatın amaç ve kapsam ile hukuki haklılığımızı bütün dünya kamu oyuna çok iyi anlatılması, ABD’nin böyle bir operasyondaki konumunun iyi etüd edilmesi gerekmektedir. Eğer uygun tedbirler alınmaz ise, yapılacak böyle bir harekatın yurt içindeki terör faaliyetlerini arttıracağı gözden uzak tutulmamalıdır.

Şurası unutulmamalıdır ki; Türkiye’nin genelde IRAK özelde Kuzey IRAK ile olan ilişkileri, Kuzey IRAK’ a yapılacak mahdut hedefli operasyonlarla çözümlenemez. (Çünkü bu operasyonlar zaman ve mekan açısından sınırlıdır.)

Ancak bölgedeki gelişmeler milletimiz için kabul edilemez ve hayati bir mahiyet aldığı ölçüde yurt dışı askeri tedbir derhal uygulanmalıdır. Askeri tedbirlerin en etkilisi, siyasi ve askeri kararlılık ve caydırıcı bir gücün hazır bulundurulması ve bu gücün muhatapları tarafından iyi değerlendirilebilecek güçte olmasıdır.

Burada ifade edilmesi gereken bir diğer husus da; siyasi otoritenin bölgedeki gelişme ve olaylar ile ilgili düşünce ve politikalarını açıklıkla ifade etmesidir. Gelişecek olaylara pro-aktif tedbirlerle ulusumuzun âli menfaatleri korunmalıdır.

Sonuç olarak; Bölgedeki istikrarsızlığın devamından fayda görenlere bu imkanın verilmemesi için ulusal birlik ve beraberliğimizin güçlendirilip kendi öz gücümüze güvenerek mücadele etmeliyiz.

Aytaç YALMAN (E) Orgeneral
(41 nci Kara Kuvvetleri Komutanı)