AKP'NİN 'KÜRT SORUNU' İLE İMTİHANI




• AKP'nin iç ve dış gelişmelere karşın AB karşısında PKK'yi ikinci plana itmesi, PKK'ye Irak'ın kuzeyine çekilerek yeniden toparlanma şansı verdi. Çekilişin hemen ardından başlayan Irak savaşı da, örgütün lojistik, teknik ve eğitimsel anlamda güçlenmesine neden oldu. AKP'nin buna karşın çözümü sadece AB'de görmesi ve Başbakan Erdoğan'ın "Kürt sorunu" eksenindeki açıklamaları örgütün yeniden cesaretlenmesine neden oldu.

• Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da "İslami" tonlu Kürt milliyetçiliği ile oy toplayan AKP, seçimleri mağdurların müşterek adresi olarak kazandı. Ancak verilen sözlerin gerçekleştirilmemesi, bölgede PKK'nin siyasi cephe konumundaki partilerine olan desteğin giderek artmasına neden oluyor.

PKK'nın yol açtığı şiddet ve terör Türkiye'nin son yirmi yılına damgasını vurdu. Hükümetler; örgütün yol açtığı güvenlik sorununun tetiklediği ekonomik çözülme, iç ve dış politik istikrarsızlık sarmalından değişik derecelerde etkilendiler. Gelişmelere bağlı olarak AKP, iktidarının ilk yıllarında PKK terörü hiç yokmuş gibi davranabildi. İktidar partisince geliştirilen bu tutumun üç nedeni vardı. Birincisi; AKP kendi iktidarından önce devlet politikası haline getirilmiş olan AB üyeliği çabalarına "sadakat"le sarılıp konuyu geri plana itti. İkinci neden; AKP'nin "PKK" ve "Kürt" sorununa ilişkin geliştirdiği ideolojik tutum ve son olarak da, PKK'nın bu süreçte izlediği strateji, sözü edilen tutumda belirleyici oldu.

Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesinin ardından kısa süreli olarak yükselen şiddet, 1999 Ağustos'unda örgüt tarafından ilan edilen "sınır dışına çekilme" taktiği ile azalmaya başladı. Bu "taktik"; iki amaca hizmet etti. Birincisi; liderin yakalanmasının ardından örgütte baş gösteren krizlerin denetim altına alınması ve dağılmanın önlenmesi için elemanların el altında tutulması. Bu sayede güvenli bölgelere çekilen örgüt, yok olmaktan kurtarılacak, dağılmayacak ve pazarlık gücünü uzun süre koruyacaktı. Aynı zamanda; AB yolunda ilerlemek isteyen Türk siyasi karar alıcıları/sivil ve askeri bürokratları bu durumu kendi dönemlerinde "belaya" fazlaca bulaşmadan sıralarını savma fırsatı olarak gördüler. Nitekim rantı kullanılan sorun zamanla sahipsiz kaldı ve işe yarar bir politika üretilemedi. İktidarlar; bu süreçte hayatı normalleştirecek, ekonomik, sosyal, psikolojik politikalar üretemedikleri gibi, güvenlik bürokrasini yeniden yapılandıramadılar. İşin en kolay tarafına yüklendiler ve sonuçlarını denetleyemedikleri yasal düzenlemelere odaklandılar. Örgüt; gelecek öngörüsünde ne kadar isabetli karar verdiğini zaman içinde test edebilme fırsatını buldu. Gerek örgütün sınırlar dışına çıkması ile azalan çatışma sayısı, gerekse yeni yasal düzenlemeler PKK ile mücadelenin kurallarını ve zeminini güvenlik güçleri aleyhine değiştirdi. Aynı dönemde etkisini gittikçe arttıran AB hedefi diğer sorunların yanı sıra PKK sorununun da çözüm adresi olarak görüldü/gösterildi. Soruna ilişkin tüm stratejiler bu eksende şekillendi.

AKP iktidarı PKK ile ilgili ilk ciddi sınavını ABD'nin Irak'ı işgalinin ardından yaşamaya başladı. Nitekim PKK Irak işgali sonrasında yeni açılımlar, lojistik ve fırsatlar yakaladı. Bölgesel kriz ve kaos, İran-Irak savaşında olduğu gibi yeni fırsatlar sundu. Öte yandan AB sürecinin geldiği aşamada bu süreci desteledi ve cesaretlendirdi. Sorunu denetim altına alma ve çözme işini kendisinden önce kararlaştırılmış AB eksenli stratejilere bağlayan AKP, bir yıldır gittikçe artan eylemlerle bu yaklaşımın pratikte pekte işe yaramadığını gördü. AKP; geçmiş iktidarlar gibi "yok" saydığı sorunla adım adım yüzleşmeye başladı. Gündeme ani, hızlı, etkili ve çarpıcı bir şekilde yerleşen terör ve şiddet ortamında, okuduğunuz makalenin amacı; AKP'nin kendi tanım ve algılamalarında ki "Kürt sorunu" bağlamında ideolojik konumlanmasından yola çıkarak, "çözüm politikaları üretebilme" yeteneğini ve kendisini bekleyen tehlikeleri analiz etmektir.

Nasıl algılamalıyız?

AKP liderinin açıkladığı "Kürt sorununu" kendi ideolojik perspektifinden nasıl anlamalıyız? AKP, bu sorunda nerede konumlanmıştır ve neyi temsil etmektedir? Bu soruların cevabı konuya açıklık kazandıracaktır. Günümüzde Kürt milliyetçiliğinin iki farklı ekseninden söz edebiliriz. Birincisi; sıkı aşiret bağlarının da desteklediği, medrese geleneğinden beslenen, tarikat kozasında varlığını korumuş, "İslami tonlaması ağırlıklı" Kürt milliyetçiliğidir. Sözü edilen bu eksen dünyadaki/Türkiye'deki siyasal İslam'ın değişim sürecinden de etkilenerek 1960'lar sonrasında bölünmüş, bu bölünme İran İslam devrimi ile çeşitlenmiş ve kendi içinden sayısal taraftarları az, ancak politik etkinliği fazla yan kollar çıkarmıştır. Bu damarın temsilcilerini farklı varyantları ve politik etkinliği ile bugün AKP içinde görmek mümkündür.

Kürt milliyetçiliğinin ikinci güçlü damarını; Sünni İslam algılamasının dışında kalan, tarihsel olarak ilk eksenle çatışmalı, göreceli olarak seküler, çoğu yerde aşiret bağları zayıflamış, PKK şiddetinin kırsaldan göçerttiği ve şehirlerin varoşlarında varlığını koruyan akım temsil etmektedir. Bu damardaki milliyetçilik de ilki gibi siyasal liderlik, sosyal köken, mezhebi farklılıklar, ideoloji, yöntem, alt kimlikler/bölgeler, iç ve dış politik destekler/bağlar ittifaklar nedeniyle kendi içinde tali damarlara bölünmüştür.

Bütün Kürt kökenlileri temsil etmekten uzak olsalar da; Kürt milliyetçiliğinin iki ana damarı Türkiye'nin çok partili düzene geçmesiyle birlikte kendilerine genel siyasi tabloda yer bulmuşlardır. İslami karakterdeki geleneksel Kürt Milliyetçiliğinin temsilcileri, çok partili yaşamda dinsel ve aşiret bağları sayesinde parlamentoya seçilme garantisini bu güne kadar ellerinde tutmuşlardır. Söz konusu stratejinin ana eksenini devletle-sistemle- çatışmamak oluşturmuştur. Siyasal partilerin içinde yer alarak merkeze taşınan bu tutum, sistem içinde uygun ve meşru bir davranış olarak kabul görmüştür. Bu konumlanma, ekseriyetle siyasi yelpazenin "sağ" kanadında olmuştur. Kürt milliyetçiliğinin diğer damarındaki siyasi temsilciler geçmişte "sol" partilerin içinde, "sağ" partilerdeki benzerleri gibi yer almışlardır. Artan PKK şiddet ve terörü, zaman içinde bu damarın kontrolünü ele geçirmiş, 1980 sonrasında "cephe" mantığı ile halkın denetim altına alarak "sol" partilerden koparıp hızla "etnik kimlikli" yeni partilere yöneltebilmiştir. Bu kopuş SSCB'nin çöküşü ve Marksist ideolojinin "zırh" özelliğini yitirmesi ile yakından ilgili görünmektedir.

Kürt kimliğine vurgu yapan farklılıklaşma, kaçınılmaz olarak siyasi alanda da rekabeti berberinde getirmektedir. Rekabet, zaman zaman sandıkta şekillense de, devletin zayıfladığı denetimi kaybettiği dönemlerde ilişkiler silahlı çatışmaya dönüşebilmektedir. Sözü edilen iki eğilim "taktik" olarak kısa süreli "devlet karşıtlığında" uzlaşabilmektedir. Ancak sorun; "din" tartışmalarına odaklanınca ittifak bozulabilmekte yeni ittifak arayışları başlamaktadır. "Devlette" bu süreçte kendi yasalarını görmezlikten gelebilmekte, ideolojik duruşuna ters ittifaklar kurabilmektedir. Nitekim bu yapısal sorun ileride görüleceği üzere bu günde etkisini sürdürmektedir.

Kürt Milliyetçiliğinin İslamcı damarı; genel ideolojik söyleme uygun olarak Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesini ve devletin mevcut yapılanmasını iki noktada reddetmektedir . Birinci neden; devletin "laik" karakteridir. Devlet sözü edilen özelliği ile bu damarın temelini oluşturan cemaat, tarikat ve medrese "ağ"ları bakımından yasal ve ideolojik tehdit oluşturmaktadır. Buna rağmen siyasal sistemle olan ilişki legal düzlemde işletilebilmektedir. Sözü edilen örgütlenme politik güce dönüştürülebilmekte, politik güç kullanılarak sözü edilen sisteme kamu kaynakları aktarılabilmektedir. Bu noktada oluşan "simbiyotik yaşam", tepkinin "devlete" olan tepkini alt düzeyde kalmasını sağlamaktadır. İkinci neden; ulus devlet inşasın da tanımlanan "üst" kimlikten duyulan rahatsızlıktır. Tali olsa da bu yaklaşım tüm söylemlerde, yayın ve açıklamalarda kendini göstermektedir.

"İslami" tonlu Kürt milliyetçiliği çeşitli versiyonları ile 2002 seçimlerinde AKP içindeki yerini aldı. Bu süreçte sessiz söylem; "bölge halkı olarak sizler; PKK ve devletten çok çektiniz, bizlerde çok çektik, mağduruz" oldu. AKP mağdurların "müşterek" adresi olarak görüldü. Ekonomideki kötü gidiş, rakip partilerin cılızlığı ve inandırıcılığını yitirmiş olması, Erdoğan'ın "haksızlığa uğramışlık görüntüsü", yerel yönetimlerdeki göreceli başarı, dini söylemler, geleneksel partilerinden kopan bölgedeki kitleleri genel ve yerel seçimlerde AKP'ye yöneltti. Ancak; "öteki" damarın temsilcisi, PKK'nın "cephe" örgütü konumundaki parti, bölgedeki varlığını koruyarak bir yandan "devlete", bir yandan da iktidarın yeni sahibi ve sandıktaki rakibi AKP'ye karşı konumlanmasını ve gücünü sürdürdü .

PKK sorununu yok saymak

AKP, iktidara geldiği 3 Kasım 2002 tarihinden itibaren, PKK sorununu "yok" saymaya ve "çürümeye" terk etti. İdeolojik yaklaşıma göre AKP zaten; "Müslüman olan Kürtleri" her alanda yeterince temsil ediyordu. Ancak hesaba katılmayan şey, iktidar partisinin temsil yaklaşımına olan itirazlardı. Sözü edilen temsil; tarihsel, sosyal ve ideolojik gerçeklerle şekilleniyor, "öteki" Kürtleri kapsamıyordu. Öte yandan örgütsel bütünlüğünü korumak, hapisteki lideri için pazarlık yapmak, Irak'ta konumunu sürdürmek ve politik gelişmelerde rol almak, Kürtlerin kazanımlarına omuz vermek isteyen PKK, ertelediği eylemlerine Haziran 2004 sonrasında yeniden başladı. AKP ancak bir yıl sonra tüm demokratik açılım ve temsil ettiği " Müslüman Kürtlere rağmen" sorunun üstesinden gelemediğini görmeye başladı. Her ne kadar AKP şiddet ve terörü AB sürecindeki ilerlemelerle(!) açıklasa da bu yaklaşımın inandırıcı olup olmadığı 3 Ekim sonrasında ortaya çıkacaktır.

Başbakan Erdoğan'ın "Kürt sorunu" tanımı partisi açısından şimdiye kadar "göz ardı edilen " çok sayıda fay hattını birdenbire tetiklemeye başladı. Birinci fay hattını; Anayasa'nın tanımladığı devlet ile Erdoğan'ın zihin dünyasında var olan devlet algılaması arasındaki farkın oluşturduğu ortaya çıktı. Başbakan Erdoğan; Anayasa'nın "Türk'ü" etnik bir alt kimlik olarak değil, ülkenin üst kimliği olarak tanımladığını, kısa sürede farkına varmış olmalı ki "tek bayrak, tek millet, tek devlet" olarak ifade etme lüzumu hisseti. Bu yaklaşım kendi ideolojik algılamasından, kurulu Anayasal düzene doğru dönüşü ifade etmektedir. Sonuçları açısından ise istemeyerek geleneksel "devlete" dönüş, ideolojik söylemelere düşüncelere ve hayat algılamasından fiili olarak uzaklaşmayı göstermektedir. Ancak, Erdoğan'ın bu açıklamaları "Türk'ü" üst kimlikten alt kimliklerden birisine indirgeyerek sorunu iyice karmaşıklaştırmıştır.

İkinci fay hattını oluşturan alan Erdoğan'ın zihnindeki "Kürt" sorunu ile çözmeye, etkisiz hale getirmeye çalıştığı PKK'nın zihnideki "Kürt" sorunun ayni şablona oturmadığıdır. Nedenlerini yukarıda açıkladığımız yaklaşım farklılıkları, sorunun Erdoğan tarafından çözümünü ve yönetimini imkânsızlaştırmaktadır. Sorun Erdoğan'ın çözebileceğinden ve yönetebileceğinden daha derin köklere sahiptir. Tarihin, coğrafyanın inanç dünyasının farklılaşması ve dayatmasıdır. Erdoğan zihin dünyasının çekim alanın çok dışında olan bir "Kürt" alanına girmeye çalışmış, bunu imkânsızlığını da kısa sürede öğrenmiştir. Üstelik bu grubun itirazı sadece Erdoğan'ın partisinin temsil ettiği "Kürt damarına" değil, onunla eşzamanlı olarak kendisini başında bulunduğu hükümete, bir anlamda da devletedir.

Üçüncü fay hattını oluşturan alan "Kürt" sorunun siyasi sınırların dışına taşması ve dış politika ile ilgisidir. Soruna müdahil olanlar sadece Barzani, Talabani değil ayni zamanda Irak'ta bulunan ABD ve onun bu ülkedeki sessiz ortağı İngiltere'dir. İngiltere'nin AB deki rolü birlikte düşünülecek olursa sözü edilen fay hattının görünenden daha derin ve çarpıcı olduğu bir gerçektir. "Kürt sorunun" sınır ötesindeki geleneksel Talabani-Barzani rekabetinin Türkiye içlerine, -AKP içlerine, medyaya, dış politikaya, PKK'ya - kadar uzandığı, ABD ve İngiltere'nin politikalarını da etkilediği gözden kaçırılmamalıdır.

Erdoğan'ın açılım olarak ifade ettiği "Kürt sorununa" yaklaşımı sonuçta üç noktada kilitlenmektedir. Birincisi; serbest yarışmaya dayalı seçim sisteminde bölgedeki en büyük rakibi olan PKK'nın cephe örgütüne etki etme gücünün olmamasıdır. İkincisi; sözü edilen sandıktaki rakibi ile "Kürt sorununu ve dünyayı algılamada" uzlaşmalarının mümkün olmaması. Çünkü Erdoğan yaklaşımı ile ortaya üçüncü bir "dil" çıkarmıştır. Bunlar; devletin dili, Erdoğan'ın dili ve PKK'nın dilidir. Problem iki bilinmeyenden üç bilinmeyen doğru evirilmiş bulunmaktadır. Son olarak; Erdoğan'ın iktidar olarak "devleti" yönetmekte ve uygulamalardaki siyasi sorumluluğunun yol açtığı uzlaşmazlıklardır. Nitekim Erdoğan'ın geçmişte dile getirdiği "devletin tutumuna itiraz" stratejisinin artık işe yaramamasıdır. Çünkü şimdi "o" artık iktidardır ve bir anlamda devlettir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin geçmişte "terör" sorunu olarak ifade ettiği konu, hızla Erdoğan'ın "Kürt" ve "Türk" sorunu haline dönüşmektedir. Erdoğan'ın söylemleri ile bir yandan; "Türk" üst kimliğinin savunucularının yer aldığı cepheyi harekete geçirmiş görünmektedir. Yine Erdoğan'ın yaklaşımı "Kürt" cephesinin geleneksel fay hatlarını derinleştirip kafaları karıştırırken, partisinde yer alan ve kendisini destekleyen kitlelerdeki "Türk " alt kimliğindeki fay hattını da harekete geçirmektedir. Bu tetikleme sadece AKP de değil cemaat ve tarikatlarda üstü örtülmüş "etnik" kimliklere ait fay hatlarını da çeşitli şekillerde harekete geçirebilir. Sözü edilen gelişmeler "İslami karakterde" etnik bir siyasi partinin de habercisi olabilir. Bu bağlamda Terörle Mücadele Kanunu turnusol kağıdı gibi bir işleve sahip. Her kesim kendi fay hatlarından korkuyor. Bunun harekete geçmesini engellemekle TMY engellemeyi örtüştürmüş görünüyorlar.

Dr. Nihat Ali ÖZCAN