“10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından ‘Lozan Antlaşması’na aykırı’ olduğu gerekçesiyle veto edilerek Meclise iade edilen Vakıflar Yasası, AKP Hükümeti tarafından TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Aşağıda okuyacağınız yazı Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nin Ekim 2002 sayısında yayınlanmıştı. Aradan geçen 6 yıla karşın güncelliğini koruyan bu yazıyı değerli okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz…”

 

Azınlık Vakıflarına

Sınırsız Mal Edinme Hakkı Tanınması

ve Ekümenik

 

Mahmut Yılbaş

 

Nihayet başardılar!...

İçinde bulunulan yasama döneminde azınlıklara vakıflar yoluyla sınırsız haklar tanınmasına dair yasa değişikliği, tepkiler üzerine geri çekilmişti; Ancak erken seçim için olağanüstü toplantıya çağrılan TBMM gündemine "AB'ne (sözde) uyum paketi" içine alınarak bir çırpıda kanunlaşmasını sağladılar.

Kanunun sayısı 4771 ve kabul tarihide 03.08.2002'dir. 09 Ağustos 2002 tarihli ve 24841 sayılı resmi gazetede yayınlanarak da yürürlüğe girdi.

4771 sayılı kanun ön dört esas ve üç geçici maddeden oluşuyor.

Azınlık Vakıfları ile ilgili hükümler 4ncü maddenin A fıkrasında düzenleniyor. Fıkra şu hükümleri taşıyor:

 

"05.06.1935 tarihli ve 2762 sayılı Vakıflar kanununun 1nci maddesinin sonuna aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.

Cemaat vakıfları, vakfiyeleri olup olmadıklarına bakılmaksızın, Bakanlar kurulunun izniyle dini, hayri, sosyal, eğitsel,, sıhhi ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinebilirler ve taşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunabilirler.

Bu vakıfların dini, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere, her ne suretle olursa olsun, tasarrufları altında bulunduğu, vergi kayıtları, kira sözleşmeleri ve diğer belgelerle belirlenen taşınmaz mallar, bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içinde başvurulması halinde Vakıf adına tescil olunur. Cemaat vakıfları adına bağışlanan veya vasiyet olunan taşınmaz mallarda bu madde hükümlerine tabiidir. "

 

Yukarıda açıklanmış kanunun 4/A fıkrasına ilişkin uygulama yönetmeliği de, ilgili Devlet

Bakanlığı tarafından "Cemaat Vakıflarının Taşınmaz Mal Edinmeleri ve Bunlar Üzerinde Tasarrufta Bulunmaları Hakkındaki Yönetmelik" adıyla 04 Ekim 2002 tarih ve 24896 sayılı resmi gazetede yayımlandı.

 

Bu yönetmeliğin "kapsamı" düzenleyen 2 nci maddesi şöyle: "Bu yönetmelik; vakfiyeleri olup olmadığına bakmaksızın Lozan ve diğer uluslararası andlaşmalarda azınlık statüsü verilen cemaatlere ait vakıfların, dini, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinmeleri ve taşınmaz malların üzerinde tasarrufta bulunmaları ile bu vakıfların aynı alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere her ne suretle olursa olsun, tasarrufları altında bulunan taşınmaz malların vakıf adına tesciline ilişkin usul ve esasları kapsar."

Yönetmeliğin diğer bir yeni hükmü de şöyle düzenlenmiş.

"Cemaat Vakıfları taşınmaz malları üzerinde; dini, hayri, eğitsel, sıhhi, sosyal ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tasarrufta bulunabilir.

Taşınmaz mallar üzerinde tasarrufta bulunulması ile ilgili talepler de bu yönetmeliğin 6 nci maddesine göre değerlendirilerek Bakanlar Kuruluna sunulur."

 

Vakıflar mevzuatında, azınlık vakıfları ile ilgili olarak yapılmış bu yasa değişiklikleri, Türk siyasal ve sosyal yaşamının geleceği açısından sinsice kurulmak istenen bir tuzaktır.

Getirilen bu değişiklik, cemaat vakıfları konusunda hem mevcut hukuki uygulamaları kökten değiştirmekte ve hem de Rum ve Ermeni iddia ve taleplerinin gerçekleşmesi yolunda yeni zeminler yaratmış olmaktadır.

 

Şöyle ki:

5.6.1935 tarihinde kabul edilip, 13.6.1935 tarihinde yayınlanan 2762 sayılı Vakıflar Kanununun 44. maddesinde "Bu kanunun neşri tarihinden en az on beş yıl evvelinden beri vakıf olarak tasarruf edildikleri vergi kayıtları icar konturatoları ve eşhası hükmiyenin gayrimen-kule tasarrufuna dair olan 16 Şubat 1328 tarihli kanunun neşrinden sonra tapuya verilmiş defterler ve müesseselerin hesap defterleri ve buna benzer vesikalarla anlaşılacak olan yerler o suretle vakıf kütüğüne kaydolunur." Hükmü ile vakıf taşınmazların kayıt altına alınması yoluna gidilmiştir.

 

Muvakkat maddenin (A) fıkrasında ise "Şimdiye kadar vakıflar idaresine hesap vermemiş olan bütün mütevelliler veya mütevelli heyetleri bu kanun hükümleri yürümeye başladığı günden itibaren üç ay içinde idare ettikleri vakıfların mahiyetlerini, varidat menbalarını ve bunların sarf ve tahsis mahallerini ve mütevelliğin hangi selahiyetli merciin intihap veya kararına müsteniden ve tarihten beri yaptıklarını gösterir bir beyanname tanzimine ve mensup oldukları vakıflar idaresine vermeğe mecburdurlar" hükmü doğrultusunda gayrimüslim Türk vatandaşlarına ait vakıflar ile esnafa ait vakıfların 1936 yılında beyanname vermek zorunda oldukları kuralı getirilmiş ve 1936 yılındaki bu beyannamede belirttikleri gayrimenkullerin korunması ve varlıklarının tanınması koşulu getirilmiştir.

 

Tüm bunların yanında Azınlık vakıflarının taşınmaz mal iktisap edemeyeceği Danıştay kararları ile hüküm altına alınmıştır.

 

Danıştay 12. Dairesinin 21.06.1976 gün 975/1181 E, 976/1508 K, 27.01.1979 gün 79/3516 E, 79/209 K ve 02.03.1970 gün 969/337 E, 970/391 K. Sayılı kararlan ile Vakıflar Genel Müdürlüğünün 18.10.1976 günlü genelgelerinde bu konu açıkça belirtilmiştir.

Konuyla ilgili Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 13.06.1957 tarih ve E/2605,K/3529 sayılı kararında "...Varlıkları Lozan Antlaşmasıyla kazanılmış hak olarak tanınmış bulunan yabancı tüzel kişilerin yalnız durumlarının olduğu gibi korunacağı kabul edilmiş ve antlaşmanın ayrıntısı olan bir antlaşma ile de o zamanki durumun korunması için benzeri Türk Tüzel kişilerine tanınan hakların bu çeşit tüzel kişilere verileceği esası benimsenmiştir. Bu çeşit müesseselerin eski hallerini genişletmelerini devlet antlaşma ile kabul etmemiştir. Bu nedenle

2644 sayılı Tapu Kanununun 3. maddesi ile de yabancı tüzel kişilerin yeniden taşınmaz edinemeyecekleri hükmü konulmuştur."

 

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 06.07.1971 tarih E/4449, K/4399 sayılı ve Danıştay 12. Dairesinin 21.06.1976 tarih ve E/1181, K/1508 sayılı kararlarında daha ileri gidilerek, Türk olmayan ve azınlıkların meydana getirdiği tüzel kişiliklerin vasiyet yoluyla da olsa taşınmaz mal edinemeyecekleri açıklanmıştır.

 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 08.05.1974 tarih E. 1971/2-820, K. 1974/505 sayılı diğer bir kararıyla "Eşhası Hükmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarrufu Hakkındaki" kanuna göre Türk olmayanların meydana getirdikleri tüzel kişiliklerin taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır.

 

Tapu Kanununun 3. maddesi ile yabancı Tüzel kişiler taşınmaz mal edinmekten yoksun bırakılmıştır.

Lozan antlaşmasına göre, Türkiye'deki yabancı Tüzel kişileri için karşılıklı muamele şartı ön görülmüş ve bu nedenle Tapu kanununun 3. maddesinde bazı koşullarla yabancılara ait dini, ilmi, hayri müesseselerin usulüne göre edindikleri taşınmazların tescil olunabileceği hükmü kabul edilerek kazanılmış haklar korunmuştur.

 

Kanunlarımızın yabancı tüzel kişilerin Türkiye'de gayrimenkule tasarruflarını kabul etmemesine rağmen, yabancı dini, ilmi ve hayri müesseselerin tek başına irade ve fermanlarla verilen müsadelere dayanarak gayrimenkul edindikleri ve bunlara fiilen tasarruf ettikleri görülmektedir. Azınlık Vakıfları da bu şekilde elde ettikleri gayrimenkulleri bugüne kadar koruyarak fiilen kullanmaktadırlar, ancak 1936 yılı beyannamelerinden sonra mal edinmeleri yasağı bu güne kadar yürürlükte kalmış yerinde bir uygulama olarak değerlendirilmektedir.

Osmanlı döneminde kurulan vakıfların tamamının vakfiyesi Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivinde bulunmadığı gibi, o dönemde kurulan zımni ve müste'min vakıfların sadece 31 adedinin vakfiyesi bulunduğu, ancak bu vakfiyelerde, İslam Hukukunda yer alan "kilise, manastır ve incil" hakkında vakıf kurulamayacağı kuralına tam olarak uyulmuştur. Başka bir ifade ile bu vakfiyeler arasında kilise, manastır, havra inşa edilmesi veya bu dinlerin propagandası sonucunu doğurarak incil ve benzeri semavi kitapların basım ve dağıtımının sağlanması amacıyla kurulan hiçbir vakıf bulunmamaktadır.

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi'nde gayrimüslimlerin kurduğu vakıfların yer aldığı "Evkaf-ı Hıristiyan" adını taşıyan 29 numaralı bir defter bulunmaktadır. Bu defterde 1141/1728-1331/1912 tarihleri arasında kurulan gayrimüslimlere ait 31 vakfiye kayıtlıdır. Bu vakıflardan 22'si İstanbul ve çevresinde; 2 si Ayvalık'ta, diğerleri Büyükada,Yalova, Çanakkale, Bursa, Kütahya, Edremit, Gümüşhacıköy'de kurulmuştur. Kurucularından 28'i Ermeni, 2'si Rum, l'i Yahudi'dir. 29'u Devlet-i Ali, l'i Yunan, l'de Rus tebaasındandır. Yabancı Uyruklular tarafından kurulan vakıflar, II. Meşrutiyet'in ilanından sonra kurulmuştur. Vakfiyelerin 9'u Tanzimat'ın ilanından önce, diğerleri daha sonraki tarihlerde kurulmuştur. Kuruluş İşlemleri tamamlanan bu vakıfların 5'i Tanzimat'ın ilanından önce, 20'si 1255/1839 tarihinden sonra tescil edilmiştir. 5 adedinin tescil tarihi bulunmamaktadır.

 

Bu vakıfların %80'i, vakıf kuran kişilerin kendi soydaş ve dindaşlarının fukarasına meşruttur. Bunların yanında, kütüphane açılması, hastane işletilmesi ve yoksullara ilaç dağıtılması, ölümleri halinde cenazelerinin kaldırılması, kiliselerin aydınlatılması için yağ ve mum alınması, su getirilmesi, çeşme yapılması ve bunların bakım, onarım ve tamirlerini yaparak hizmete devamlarını sağlamak... Gibi amaçlar ağırlık taşımaktadır.

 

Vakfiyelerin tahlilinden, kilise, hastane ve okul yaptırmak amacıyla gayrimüslimlerin vakıf kuramadıkları, ancak bu kuruluşların cari giderlerini karşılamak ve bu müesseselerden yararlanan yoksulların ihtiyaçlarını karşılamak üzere para vakfı yapabildikleri anlaşılmaktadır. Esasen Batılılaşma ve çöküş dönemlerine kadar fetva ve uygulama da bu doğrultuda olmuştur.

 

Gerçek anlamda gayrimüslimlere ait Osmanlı döneminde kurulan vakfiye sayısı sadece 31 adetten ibaret olduğu ve bunların da taşınır mallara dayalı sosyal hizmet amaçlı tesislerden ibaret bulunduğu ortada iken; bugün filan kilise, falan mektep veya hastane vakfı diye işlem gören ve sayıları 165'leri bulan vakıflar nereden ortaya çıktı, doğrusu

insan merak ediyor?

 

Bu vakıfların 77'si Rum, 5 2'si Ermeni, 19'u Musevi, 10'u Süryani, l'i Bulgar, 2'si Gürcü, 3'ü Keldani, l'i de esnafa aittir.

 

Bunların içinde Rum cemaatinin 44'ü ilkokul, 9'u lise ve ortaokul, 1 'i papaz okulu olmak üzere 54, Ermeni cemaatinin 22 ilkokul, 5 orta 5 de lise olmak üzere toplam 32, Musevi cemaatinin 4'ü ilkokul, 1 'ide lise olmak üzere 5 okulu bulunmaktadır.

 

1953'de "Yabancı okullar hakkında yönerge" adı altında çıkartılan yönetmeliğin 17,18 ve 19. maddelerinde, hiçbir yabancı okulun yeniden şube açamayacağı, ve keza yabancı okullarda Bakanlığa kaydettirdikleri sınıfların sayısının dahi artırılamayacağı esaslarını kapsayan hükümler yer almıştır.

 

8 Haziran 1965 tarihinde kabul edilen "625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu" ile Yabancı uyruklu gerçek veya tüzel kişilerin kendi adlarına ve TC uyruklu gerçek veya tüzel kişiler adına her süratle olursa olsun Türkiye de yeniden özel eğitim kurumu açamayacakları kesinlikle belirtilmiştir.

 

Bu kanunun 20/1. Maddesinde "bu kanunun yürürlüğe girdiği "18.12.1965 tarihinden önce" yabancılar tarafından açılmış bulunan özel eğitim kurumlarının binaları genişletilemez, çoğaltılamaz, şubeleri açılamaz, bu kurumların mevcut binaları yerine kaim olmak üzere yeniden binalar inşa edilmez, herhangi bir süratle mülk edinilemez veya kiralanamaz" denilmektedir. Getirilen yeni düzenleme ile yukarıdaki maddelerin işlevsiz hale gelmesi sağlanacak ve azınlıklara ait okullarının gayrimenkul edinmelerinin yolu açılarak, hızla çoğalarak faaliyetlerinin artmasına yol açılacaktır. Ayrıca Uluslararası baskılarla da bu konu devletimize büyük sorunlar çıkartacağı gibi Osmanlı Devleti’nin son dönemlerindeki azınlıklara tanınan hakların ve çöküşü hızlandıran unsurların tekrar canlandırılması yolunu açacak olup, Ulu önder Atatürk'ün liderliğinde büyük bir mücadele ile kurulan Bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin üniter yapısının ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmalara cesaret verecek bu güne kadar uygulanan tüm milli eğitim politikalarına da darbe vuracaktır.

 

Olayı mütekabiliyet açısından değerlendirdiğimizde; Ermeni azınlığa ait vakıfların (kilise vakıfları) karşılığında Ermenistan'la veya başka bir devletle nasıl bir karşılıklılık ilişkisi kurulabilecektir. Bu şu haliyle mümkün olmadığı gibi özellikle Ermenilerin sürekli dünya gündemine taşıdıkları "Sözde soykırım iddiaları"nı yoğun olarak yaşadığımız günümüzde bir de bu vakıflara gayrimenkul edinme hakkı tanınması verilebilecek en büyük taviz niteliğini taşımaktadır. Ayrıca Kurtuluş Savaşıyla yırtılıp atılan Sevr Anlaşmasında dayatılan Büyük Ermenistan'ın kurulmasına zemin hazırlayıcı niteliktedir. Ermeniler ülkemizden toprak taleplerini hiçbir zaman gizlememişler ve bu konuyu tazminat talepleriyle birlikte hala dünya gündeminde tutmaya devam etmektedirler. Ermeni diyasporasının lobiler aracılığıyla Asala' nın Terör yoluyla yapmaya, elde etmeye çalıştığı sonuçların adeta tam bir teslimiyet içerisinde sunulmasından başka bir şey değildir.

 

Rum vakıfları içinde aynı şekilde mütekabiliyet şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin bu düzenleme yapılırken göz önünde tutulması gerekirken, Yunanistan'da bulunan Batı Trakya Türk azınlığına ait Vakıfların mal varlıklarının sistemli bir şekilde kamulaştırma yoluyla yok edilmeye çalışıldığı, kendi idarecilerini seçmelerine izin verilmediği gibi seçmiş oldukları müftünün kabul edilmeyerek Yunan Hükümetince atama yoluyla müftü tayini yoluna gittiği bilinmektedir. Keza Batı Trakya Türk Azınlığını "Türk" azınlık olarak dahi görmeye tahammül edemeyen Yunanistan bunları "Müslüman Azınlık" olarak görmekte ve dünya kamu oyunu da bu şekilde lanse etmektedir. Son olarak da Yunanistan ve bir kısım ayrılıkçı unsunlar tarafından "Pontus Rum" idealinin canlandırılmaya çalışıldığı bilinmektedir.

 

Azınlık vakıflarına sınırsız mal edinmelerini sağlayıcı bir düzenleme yapmak adeta kapitülasyonlar döneminde azınlıklara tanınan hakları çağrıştırmaktadır. Bu kurtuluş savaşı gibi büyük bir mücadelenin ruhuna ve ulu önder Atatürk'ün sağlığında çıkarttığı kanun ve düzenlemelere aykırıdır. Türkiye Cumhuriyetinin arkadan hançerlenmesine neden olabilecek çok vahim sonuçlar doğurabilecek bu düzenleme Cumhuriyete, Vatana ve hatta Atatürk'e yapılabilecek en büyük ihanetlerdendir. Bu düzenlemenin altına imza atanlar tarih önünde elbet hak ettikleri yeri alacaklardır. Ancak bu günden gerekli iradenin gösterilerek Türkiye Cumhuriyetinin geleceği, Çocuklarımızın ve bizlerin geleceğini tehdit edebilecek kadar ciddi bulduğumuz bu yasanın Anayasa Mahkemesince iptal edileceğine inanmak istiyoruz.

 

Bu gün "Ekümelik" iddiasında olan Fener Rum Patrikhanesi'nin Vakıflar hakkındaki yasa değişikliği ile elde edeceği aşama geri dönüşü imkansız sonuçlar doğuracakta Çünkü fiilen gayrimüslim Türk vatandaşlar tarafından alınan ve şahıslar adına olan birçok gayrimenkul çok kısa bir sürede patrikhanenin ve kiliselerin mal varlığına aktarılarak sonuçlandırılacak ve kendileri için yeterli olacak bir alana hükmetme avantajını elde ettikten sonra 'Vatikan' benzeri bir yapılanmaya gitmeleri engellenemeyecektir.

 

Avrupa Ülkelerinin demokrasi ve insan hakları gerçekleri ile devletimizin üniter yapısını ortadan kaldıracak nitelikte çalışmaları ortada iken, keza Lozan bile tanınmadığı halde bu milletin asli unsuru olan Kürt vatandaşlara azınlık statüsü kazandırılmaya çalışmaları ortada iken yine PKK ve DHKPC adlı kanlı terör örgütlerini dahi terör örgütleri listesine almayacak kadar Demokrasi ve insan hakları savunucusu olan batı devletlerinin eline bir de bu yasa ile daha rahat ve isteklice kullanacakları Sevr'i hatırlatan yeni argümanlar verilmiştir.

 

Yunanın Megola iddiası, patrikhanenin ekümelik yönündeki çalışmaları, Pontus Rum oluşumunun hızlandırılması çalışmaları, Ermeni Patrikhanesinin yurtdışındaki temaslar ve bu grupların lobiler aracılığı ile Devletimiz aleyhine yürüttükleri faaliyetler ortadadır.

 

Maalesef, yakın geçmişten ve yaşanan acı tecrübelerden ders alınmayarak milli ihtiyacı sağlamaktan uzak, ulusal bütünlüğü sağlamaktan mahrum, yabancılaşmayı, ulusal değerlerin yok edilmesini, bu defa terörsüz yapmak isteyenlere fırsat verecek bu değişiklik Türk Ulusu'nun tarihi dertlerini yeniden hortlatmak isteyen, köhne zihniyetlerin uygulanmasına, sosyal huzurun baltalanmasına yol açacaktır.

 

En acısı ise, AB'ne (sözde) uyum yasası çıkartılırken, Şeref tribününde oturanların, olup bitenleri, hiçbir tepki göstermeden, soğukkanlılık içerisinde, seyretmeleri olmuştur.