|
AB’de geçen ay içinde, Türkiye’yi de yakından
ilgilendiren 4 büyük şok art arda yaşandı: Almanya’da başbakan Schröder’in
39 yıllık kalesinde aldığı ağır seçim yenilgisi karşısında erken genel
seçime gitmesi; Fransa’da halkın %55 ‘le AB Anayasasına ‘hayır’ demesi
ve hemen ardından Hollandalıların aynı anayasaya bu kez %63’le ölümcül
darbe indirmeleri ve hemen ardından İngiltere’nin yapacağı referandumu
süresiz ertelemesi… Bu şokların artçı sarsıntılarının da olacağı anlaşılmaktadır.
Nitekim, 16-17 Haziran’da yapılan AB zirvesi de bütçe yüzünden başarısızlıkla
sonuçlandı. Ayrıca Avro’dan kaçış söylentileri arttı.
50 yıllık AET/AB tarihinde görülmedik
derecede ve çok kısa bir zaman sürecinde yaşanan bu depremler AB’nin üzerine
adeta bir kâbus gibi çöktü. Adaylık sürecimizi kaçınılmaz olarak etkileyecek
bu gelişmelerin nedenleri ve muhtemel sonuçları üzerinde özellikle Türkiye
açısından , daha doğrusu çıkarmamız gereken dersler yönünden mutlaka durmalıyız.
“Halksız Demokrasi”Heveslilerine AB Toplumlarının
Tepkisi
AB’yi tam bir kaosa iten bu şok gelişmelerle
seçmenler;
1. Nihayet kendilerini hatırlayan elit Brüksel bürokrasisine ve kendi
seçtiklerine; demokrasinin gücünün tepeden inmecilerde değil, kendilerinde
olduğunu çok anlamlı bir şekilde gösterdi,
2. Kendilerini temsil etmekten çok uzak düşen vekillerine ve yöneticilerine
, özellikle de AB atanmışlarına, toplum mühendisliği uzmanı anlı-şanlı
Brüksel komiserlerine asla unutamayacakları bir ders verdi,
3. Kendi kimliklerine ve ulus-devletlerine sahip çıktı; barış içinde,
ama içiçe değil yan yana yaşamak istediklerini gösterdi,
4. Aşırı liberal politikaları reddederek, sosyal devletin gereğini talep
etti,
5. Son AB genişlemesini (10’lar) içine sindiremediğini ihtar etti,
6. AB elitlerinin en önemli kararları (örneğin yeni üyeler, ortak para
birimi, Maastrich kriterleri, Nice kararları vd.) kendilerine sormayıp,
işlerine geldiğinde ‘hayır’ demenin ve binbir entrikanın aracı ve öcüsü
olarak halkın gösterilmesine tepki gösterdi. ( Bu konuda en tipik örnek,
AB’nin 41 yıldan beri Türkiye’ye karşı yürüttüğü yüzsüzlük politikalarıdır.)
7. ABD gibi tek devlet istemediklerini gösterdi,
8. Refah değil, pahalılık ve durgunluk getiren Avro’ya da kuşku ile bakıldığını
ifade etti.
AB’de Neler Olabilir?
1. Bu sonuçlar, bundan sonra oylama yapacak
özellikle İngiltere, Danimarka, İsveç ve Polonya gibi ülkelerde domino
etkisi yapabilir.
2. AB içinde İngiltere’nin ağırlığı artar, bundan memnun olmayacak Almanya
ve Fransa tahminlerin aksine daha da yakınlaşır.
3. AB anayasası artık mevcut haliyle 2006 sonunda yürürlüğe giremez, hatta
tamamen rafa da kalkabilir. İş bununla da bitmez, Avro’dan kaçış, DM ve
Liret’e dönüş talepleri daha da yaygınlık kazanabilir.
Türkiye Ne Yapmalı?
1. Türkiye’ye karşı malum dayatmalar, bir
süre için kendi dertlerine düşeceklerinden hız kesebilir. Ancak 16-17
Haziran’da yapılan AB zirvesinde Türkiye’nin beklentilerinin (3 Ekim’in
teyidi, 17 Aralık kararına itirazlarımızın karşılanması, kabul edilecek
2007-2013 dönemi AB bütçesinden müzakerelere başlamış olacak aday ülke
olarak yeterince pay verilmesi, KKTC’ye yönelik söz verilen izolasyonların
kaldırılması ve CE belgesi verebilmemize ilişkin kararın kabulü gibi)
karşılanmaması, mutlaka tavır koymamız gereken yeni bir durum yaratmıştır.
2. Bunlar bir deklarasyonla AB’den mutlaka talep edilmelidir. Bu en doğal
haklarımızın kabul edilmemesi halinde, Türkiye’de de AB’ye olan güvensizlik
daha da artacaktır. Bu durumda AB tam üyeliği hayali uğruna dayatılan
sözde reformlara devam edilmesi ve bunların halka anlatılması mümkün olamayacaktır.
Örneğin, Kıbrıs Rum kesimini tanımamız anlamına gelecek GB protokolünün
imzalanması asla düşünülemez, düşünülmemelidir. (TBMM’de konu imza öncesi
mutlaka tartışılmalıdır.)
3. Lobicilerin şimdiden telkin ettiği gibi ‘hiçbir şey olmamışçasına aynen
devam’ tuzağı AB karşısında esasen asgariye inen pazarlık gücümüzü büsbütün
yok edecektir.
4. 3 Ekim tarihinde başlaması beklenen sözde müzakereler; Fransa, Hollanda,
Almanya ve Avusturya’dan yükselen ‘hayır’lar ve özel statü talepleri karşısında
aç-kapa formülüne de dönüşebilir. Türkiye’de de dolaylı hayır anlamı açık
olan referandumlardan sonra, örneğin 15-20 yıl ilerisinde Fransa’dan ‘evet’
hayal etmek, Fransız horozunun yumurtlamasını beklemek kadar imkansızdır.
Alman Meclisi’nde kabul edilen ve Türkiye’yi sözde Ermeni soykırımı konusunda
açıkça suçlayan karardan sonra, artık Almanya ile de özellikle AB konusunda
ilişkilerimizin eskisi gibi devamı mümkün değildir. Eylül’de yapılacak
erken genel seçimlerle tahmin edildiği gibi Bayan Merkel’in başbakan olması
halinde, esasen tam üyelik hayalimiz büsbütün rafa kalkacak, bize özel
statü (daha doğrusu AB sömürgeciliği), büyük bir lütuf gibi sunulacaktır.
5. “Sözde müzakereler” diyoruz. Çünkü şayet olursa, 3 Ekim’de başlayacak
olan, taraflar arasında karşılıklı hak ve yükümlülük dengesini gözetecek
görüşme ve pazarlıklar değil, sorgu odasında bize yapılacak yeni dayatmalardır.
Onlar dayatacak, biz yapacağız ve vereceğiz. Üstelik masadan kalkmamacasına,
“kalıcı kısıtlama” zokasını yutmacasına ve “ucu açık” olarak… Kısacası;
adaylığımız sanal olduğu gibi (çünkü adayız ama, diğer adayların aksine
ne vize kalkıyor-aksine genişliyor-, ne mali yardım var, ne ihale serbestisi
ve ne de ek şartsız tarih alma hakkı) başlamayı umduğumuz müzakereler
de sanal… Bu zillete katlanmayı kimi ne hakla ve hangi yüzle Türk milletinden
isteyebilir.
6. AB konusu, 3 Ekim’den önce mutlaka referanduma sunulmalıdır.
Sonuç:
Bügünkü AB artık iki ay önceki AB değildir ve muhtemelen bir daha da olmayacaktır.
AB içinde baş gösteren şok gelişmeler, bu birliği bir Avrupa Birleşik
Devletleri statüsüne değil, olsa olsa Avrupa Devletler Birliği’ne taşıyabilir.
Veya AB ancak/en çok bugünkü kadar ‘birlik’ (yani şimdilik ekonomik dev,
ama siyasi cüce) olabilir.
Türkiye bunu görerek, kestirerek ilişkilere
ona göre yön vermeli, atacağı her adımda 15-20 sene sonra alacağı kesin
‘hayır’ı ve bu sürede sırtındaki GB hançeriyle nasıl yaşayabileceğini
mutlaka düşünmelidir.
Aslında sonuç şimdiden bellidir ve bunun
turnusol kağıdı niteliğindeki ilk testi de 3 Ekim’den önce 16-17 Haziran’da
yapılmıştır. Türkiye bu zirvede yukarıda değindiğimiz sağlam güvenceleri
alamamıştır.
Bu durumda; bir yandan kendi gerçeklerimiz,
jeopolitiğimiz ve imkanlarımıza göre çağdaş normlara uygun ekonomimizin
ve demokrasimizin standartlarını yükseltecek gerçek anlamda bir ‘ulusal
program’ çalışmasına başlarken, bir yandan da AB’nin Kopenhag ve Maastrich
kriterleri dışındaki tüm dayatmalarını (örneğin Kıbrıs, Ege, Patrikhane,
Ruhban Okulu, Güneydoğu, sözde Ermeni sorunu ve yaratılmak istenen yapay
azınlıklar konuları) reddederek, GB’nin askıya alınması da dahil olmak
üzere, Aralık 1997’de almış olduğumuz AB ile siyasi ilişkileri dondurma
kararını yinelemedir.
Aksine bir düşünce ve eylem, içinde bulunduğumuz
teslimiyet sürecini daha da hızlandıracak ve ülkemizi sonu kestirilemez
uçurumlara sürükleyecektir.
Müdafaa-i Hukuk olarak bu en hayati konularda
tüm yetkilileri ile ilgilileri tarihin tanıklığında çok dikkatli ve sorumlu
davranmaya davet ediyoruz.
|