28 Haziran 2005

AVRUPA BİRLİĞİ BUNALIMDA!..

Müdafaa-i Hukuk Bülteni
No: 44

 

AB’de geçen ay içinde, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren 4 büyük şok art arda yaşandı: Almanya’da başbakan Schröder’in 39 yıllık kalesinde aldığı ağır seçim yenilgisi karşısında erken genel seçime gitmesi; Fransa’da halkın %55 ‘le AB Anayasasına ‘hayır’ demesi ve hemen ardından Hollandalıların aynı anayasaya bu kez %63’le ölümcül darbe indirmeleri ve hemen ardından İngiltere’nin yapacağı referandumu süresiz ertelemesi… Bu şokların artçı sarsıntılarının da olacağı anlaşılmaktadır. Nitekim, 16-17 Haziran’da yapılan AB zirvesi de bütçe yüzünden başarısızlıkla sonuçlandı. Ayrıca Avro’dan kaçış söylentileri arttı.

50 yıllık AET/AB tarihinde görülmedik derecede ve çok kısa bir zaman sürecinde yaşanan bu depremler AB’nin üzerine adeta bir kâbus gibi çöktü. Adaylık sürecimizi kaçınılmaz olarak etkileyecek bu gelişmelerin nedenleri ve muhtemel sonuçları üzerinde özellikle Türkiye açısından , daha doğrusu çıkarmamız gereken dersler yönünden mutlaka durmalıyız.

“Halksız Demokrasi”Heveslilerine AB Toplumlarının Tepkisi

AB’yi tam bir kaosa iten bu şok gelişmelerle seçmenler;
1. Nihayet kendilerini hatırlayan elit Brüksel bürokrasisine ve kendi seçtiklerine; demokrasinin gücünün tepeden inmecilerde değil, kendilerinde olduğunu çok anlamlı bir şekilde gösterdi,
2. Kendilerini temsil etmekten çok uzak düşen vekillerine ve yöneticilerine , özellikle de AB atanmışlarına, toplum mühendisliği uzmanı anlı-şanlı Brüksel komiserlerine asla unutamayacakları bir ders verdi,
3. Kendi kimliklerine ve ulus-devletlerine sahip çıktı; barış içinde, ama içiçe değil yan yana yaşamak istediklerini gösterdi,
4. Aşırı liberal politikaları reddederek, sosyal devletin gereğini talep etti,
5. Son AB genişlemesini (10’lar) içine sindiremediğini ihtar etti,
6. AB elitlerinin en önemli kararları (örneğin yeni üyeler, ortak para birimi, Maastrich kriterleri, Nice kararları vd.) kendilerine sormayıp, işlerine geldiğinde ‘hayır’ demenin ve binbir entrikanın aracı ve öcüsü olarak halkın gösterilmesine tepki gösterdi. ( Bu konuda en tipik örnek, AB’nin 41 yıldan beri Türkiye’ye karşı yürüttüğü yüzsüzlük politikalarıdır.)
7. ABD gibi tek devlet istemediklerini gösterdi,
8. Refah değil, pahalılık ve durgunluk getiren Avro’ya da kuşku ile bakıldığını ifade etti.

AB’de Neler Olabilir?

1. Bu sonuçlar, bundan sonra oylama yapacak özellikle İngiltere, Danimarka, İsveç ve Polonya gibi ülkelerde domino etkisi yapabilir.
2. AB içinde İngiltere’nin ağırlığı artar, bundan memnun olmayacak Almanya ve Fransa tahminlerin aksine daha da yakınlaşır.
3. AB anayasası artık mevcut haliyle 2006 sonunda yürürlüğe giremez, hatta tamamen rafa da kalkabilir. İş bununla da bitmez, Avro’dan kaçış, DM ve Liret’e dönüş talepleri daha da yaygınlık kazanabilir.

Türkiye Ne Yapmalı?

1. Türkiye’ye karşı malum dayatmalar, bir süre için kendi dertlerine düşeceklerinden hız kesebilir. Ancak 16-17 Haziran’da yapılan AB zirvesinde Türkiye’nin beklentilerinin (3 Ekim’in teyidi, 17 Aralık kararına itirazlarımızın karşılanması, kabul edilecek 2007-2013 dönemi AB bütçesinden müzakerelere başlamış olacak aday ülke olarak yeterince pay verilmesi, KKTC’ye yönelik söz verilen izolasyonların kaldırılması ve CE belgesi verebilmemize ilişkin kararın kabulü gibi) karşılanmaması, mutlaka tavır koymamız gereken yeni bir durum yaratmıştır.
2. Bunlar bir deklarasyonla AB’den mutlaka talep edilmelidir. Bu en doğal haklarımızın kabul edilmemesi halinde, Türkiye’de de AB’ye olan güvensizlik daha da artacaktır. Bu durumda AB tam üyeliği hayali uğruna dayatılan sözde reformlara devam edilmesi ve bunların halka anlatılması mümkün olamayacaktır. Örneğin, Kıbrıs Rum kesimini tanımamız anlamına gelecek GB protokolünün imzalanması asla düşünülemez, düşünülmemelidir. (TBMM’de konu imza öncesi mutlaka tartışılmalıdır.)
3. Lobicilerin şimdiden telkin ettiği gibi ‘hiçbir şey olmamışçasına aynen devam’ tuzağı AB karşısında esasen asgariye inen pazarlık gücümüzü büsbütün yok edecektir.
4. 3 Ekim tarihinde başlaması beklenen sözde müzakereler; Fransa, Hollanda, Almanya ve Avusturya’dan yükselen ‘hayır’lar ve özel statü talepleri karşısında aç-kapa formülüne de dönüşebilir. Türkiye’de de dolaylı hayır anlamı açık olan referandumlardan sonra, örneğin 15-20 yıl ilerisinde Fransa’dan ‘evet’ hayal etmek, Fransız horozunun yumurtlamasını beklemek kadar imkansızdır. Alman Meclisi’nde kabul edilen ve Türkiye’yi sözde Ermeni soykırımı konusunda açıkça suçlayan karardan sonra, artık Almanya ile de özellikle AB konusunda ilişkilerimizin eskisi gibi devamı mümkün değildir. Eylül’de yapılacak erken genel seçimlerle tahmin edildiği gibi Bayan Merkel’in başbakan olması halinde, esasen tam üyelik hayalimiz büsbütün rafa kalkacak, bize özel statü (daha doğrusu AB sömürgeciliği), büyük bir lütuf gibi sunulacaktır.
5. “Sözde müzakereler” diyoruz. Çünkü şayet olursa, 3 Ekim’de başlayacak olan, taraflar arasında karşılıklı hak ve yükümlülük dengesini gözetecek görüşme ve pazarlıklar değil, sorgu odasında bize yapılacak yeni dayatmalardır. Onlar dayatacak, biz yapacağız ve vereceğiz. Üstelik masadan kalkmamacasına, “kalıcı kısıtlama” zokasını yutmacasına ve “ucu açık” olarak… Kısacası; adaylığımız sanal olduğu gibi (çünkü adayız ama, diğer adayların aksine ne vize kalkıyor-aksine genişliyor-, ne mali yardım var, ne ihale serbestisi ve ne de ek şartsız tarih alma hakkı) başlamayı umduğumuz müzakereler de sanal… Bu zillete katlanmayı kimi ne hakla ve hangi yüzle Türk milletinden isteyebilir.
6. AB konusu, 3 Ekim’den önce mutlaka referanduma sunulmalıdır.

Sonuç:
Bügünkü AB artık iki ay önceki AB değildir ve muhtemelen bir daha da olmayacaktır. AB içinde baş gösteren şok gelişmeler, bu birliği bir Avrupa Birleşik Devletleri statüsüne değil, olsa olsa Avrupa Devletler Birliği’ne taşıyabilir. Veya AB ancak/en çok bugünkü kadar ‘birlik’ (yani şimdilik ekonomik dev, ama siyasi cüce) olabilir.

Türkiye bunu görerek, kestirerek ilişkilere ona göre yön vermeli, atacağı her adımda 15-20 sene sonra alacağı kesin ‘hayır’ı ve bu sürede sırtındaki GB hançeriyle nasıl yaşayabileceğini mutlaka düşünmelidir.

Aslında sonuç şimdiden bellidir ve bunun turnusol kağıdı niteliğindeki ilk testi de 3 Ekim’den önce 16-17 Haziran’da yapılmıştır. Türkiye bu zirvede yukarıda değindiğimiz sağlam güvenceleri alamamıştır.

Bu durumda; bir yandan kendi gerçeklerimiz, jeopolitiğimiz ve imkanlarımıza göre çağdaş normlara uygun ekonomimizin ve demokrasimizin standartlarını yükseltecek gerçek anlamda bir ‘ulusal program’ çalışmasına başlarken, bir yandan da AB’nin Kopenhag ve Maastrich kriterleri dışındaki tüm dayatmalarını (örneğin Kıbrıs, Ege, Patrikhane, Ruhban Okulu, Güneydoğu, sözde Ermeni sorunu ve yaratılmak istenen yapay azınlıklar konuları) reddederek, GB’nin askıya alınması da dahil olmak üzere, Aralık 1997’de almış olduğumuz AB ile siyasi ilişkileri dondurma kararını yinelemedir.

Aksine bir düşünce ve eylem, içinde bulunduğumuz teslimiyet sürecini daha da hızlandıracak ve ülkemizi sonu kestirilemez uçurumlara sürükleyecektir.

Müdafaa-i Hukuk olarak bu en hayati konularda tüm yetkilileri ile ilgilileri tarihin tanıklığında çok dikkatli ve sorumlu davranmaya davet ediyoruz.