“FIRSAT”, “AÇILIM”

VE KAPAN

 

Muzaffer İlhan ERDOST

(TİHAK) Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı

 

ETNİK AYRILIKÇI ŞİDDET

“PKK’nin 1984 yılındaki Şemdinli ve Eruh saldırısı

Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı bir ‘savaş ilanı’ydı”

1992 yılında, PKK, “ayaklanma” başlatacağını duyurmuş, Öcalan, 1992 yılını “ayaklanma yılı” olarak ilan etmiş ve amacın, (1) kurtarılmış bölgeler, (2) ulusal meclis, (3) savaş hükümeti kurmak olduğunu açıklamıştı. 21 Mart (1992) Nevruz kutlamaları sırasında, Diyarbakır, Mardin, Nusaybin, Kızıltepe, Derik, Mazıdağı, Cizre, Şırnak, Silopi, Gercüş, Kurtalan, Pervari, Kulp, Lice, Ergani, Hazzo, Bismil, Siverek, Viranşehir ve Adana’da olaylar olmuş, 31 kişi ölmüştü.

14-15 Ağustos 1984 gecesi, Türkiye-Irak sınırına yakın konuşlanmış bulunan Şemdinli ve Eruh seyyar jandarma taburları birlik binalarına, PKK’nin gerçekleştirdiği saldırı, bugün de belleklerde ve güncelliğini koruyor. Otomatik silahlarla başlatılan saldırı, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı bir “savaş ilanı”ydı ve bu savaş, gene PKK’nin “Program Taslağı”nda (27 Kasım 1978) yazıldığı gibi, “Sömürgeciliği yıkarak, bağımsız, demokratik ve birleşik bir Kürdistan kurmak” amacıyla başlatılmıştı.

PKK, aynı yıl, yani 1984’te Türkiye genelinde 47 eylem gerçekleştirecek, Körfez Savaşı’na (17 Ocak 1991) değin, eylem sayısını giderek arttıracaktı: 1985’te 127 eylem, 1986’da 129 eylem, 1987’de 245 eylem, 1988’de 297 eylem, 1989’da 602 eylem, 1990’da 1.111 eylem olmak üzere, altı yıl içinde 2490 eylem gerçekleştirmişti.

1991 Körfez Savaşı’nı izleyen süreçte, Kuzey Irak (36. enlemin kuzeyi), Saddam’ın saldırısından yöre Kürtlerini korumak amacı altında, ABD, İngiltere, Fransa ve Türkiye tarafından kurulan Çekiç Güç’ün koruması altına alınacaktı. Çekiç Güç’ün koruması altında, PKK, Kuzey Irak’ta yirmi kadar kamp kuracak, Türkiye’de gerçekleştirdiği eylem sayısı 1991’de 1912’ye çıkacaktı.

1992 AYAKLANMA YILI İLAN EDİLDİ

1992 yılında, PKK, “ayaklanma” başlatacağını duyurmuş, Öcalan, 1992 yılını “ayaklanma yılı” olarak ilan etmiş ve amacın, (1) kurtarılmış bölgeler, (2) ulusal meclis, (3) savaş hükümeti kurmak olduğunu açıklamıştı.

21 Mart (1992) Nevruz kutlamaları sırasında, Diyarbakır, Mardin, Nusaybin, Kızıltepe, Derik, Mazıdağı, Cizre, Şırnak, Silopi, Gercüş, Kurtalan, Pervari, Kulp, Lice, Ergani, Hazzo, Bismil, Siverek, Viranşehir ve Adana’da olaylar olmuş, 31 kişi ölmüştü. Başbakan Süleyman Demirel, “Zehir ettiler, kan bulaştırdılar. Ama topyekûn ayaklanmayı başaramadılar!” diyecekti.

Demirel’in deyişiyle, Kürtlerin yaygın ve yoğun olduğu Güneydoğu’da genel bir ayaklanma başarıya ulaştırılamamıştı. Gene de amaçlanan “ulusal meclis” oluşturulabilir ve “savaş hükümeti” kurulabilirdi. 14-15 Ağustos saldırılarına hedef olan Şemdinli ve Şırnak, bu kez yeniden “kurtarılacak bölgeler” olarak hedefteydi: 19 Ağustos 1992’de Şırnak’ı ele geçirme girişimi; 30 Ağustos 1992’de Alan (Şemdinli) karakoluna baskın; 13 Eylül 1992’de Aktütün (Şemdinli) karakoluna baskın, 29 Eylül 1992’de Derecik (Şemdinli) karakoluna baskın, Şırnak ve Şemdinli’yi “kurtarmak” ve burada “ulusal meclis”i kurarak, “savaş hükümeti”ni oluşturmak amacıyla gerçekleştirilmişti. Başarı sağlayamamıştı PKK, ama 1991 yılında 1912 olan eylem sayısını, Çekiç Güç’ün desteğinde 1993’te 4113’e çıkarmıştı. Başarısızlık, ABD Büyükelçisi’nin “bizim için çok önemli” dediği Çekiç Güç’ün de başarısızlığı olarak nitelendirebilirdi. Çünkü PKK, silah ve lojistik açıdan desteklenmişti, bu nedenle Çekiç Güç’ün varlığından rahatsız olanlar vardı ve giderek artıyordu; rahatsız olanlardan rahatsız olanlar ise giderek azgınlaşıyordu.

TÜRKİYE İÇTEN VE DIŞTAN SALDIRILARIN ORTASINDA

1993 yılı ise, (1) yayılan, artan, yoğunlaşan PKK şiddet eylemleri ile (2) Çekiç Güç’e ve Çekiç Güç’ün süresinin uzatılmasına karşı olanların “bertaraf edilmesi” açısından, Türkiye’nin, içten ve dıştan saldırıların ortasında kan kaybedeceği bir yıl olacaktı. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Abramowitz, ABD’nin 1993 Nevruzu’nda kan görmek istemediğini basına yansıtmıştı. Öcalan 17 Mart 1993’te “süresiz ateşkes” ilan edecek, Nevruz kansız geçecekti. Ne var ki, PKK, 25 Mayıs 1993’te, Bingöl-Elazığ karayolunda, dağıtıldığı birliklerine gitmekte olan erlerin bulunduğu otobüsü silah zoruyla durduracak, 50 erden 33’ünü kurşuna dizecekti.

Bingöl-Elazığ karayolunda 33 askerin kurşuna dizilmesinin basına yansımasıyla eşzamanlı olarak Şırnak Milletvekili Orhan Doğan, Başbakan tarafından yanıtlanması için Meclis’e soru önergesi vermişti, “PKK lideri Öcalan tarafından ilan edilen ‘tek yanlı süresiz ateşkes kararına rağmen’ bölgede devam eden arama ve operasyonlar ile eylemlilik durumunda olmayan PKK militanlarının imhası”nın iki taraflı çatışmayı başlatacağından devletin sorumlu olacağını savlayan bir soru önergesiydi bu.

PKK’NİN SÖZDE ATEŞKESİ

Yanıt, tam da 2 Temmuz 1993 Sıvas kıyımı için Meclis Araştırma Komisyonu kurulması amacıyla verilen önergelerin görüşüldüğü 6 Temmuz 1993 günü, yeni İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu tarafından yanıtlanacak “bölücü terör örgütü liderinin ateşkes ilan ediyorum diye açıklama yapmasından sonra 17 Mart 1993-23 Haziran 1993 tarihleri arasında Türkiye genelinde örgütün yapmış olduğu eylemler” şöyle sıralanacaktı: 135 sivil yurttaşımız yaşamını kaybetmiş; 65 asker, 4 polis, 13 geçici köy korucusu yaralanmıştı. Yapılan aramalarda 861 uzun namlulu silah, 304 tabanca, 251 bomba, 142.330 adet mermi ele geçirildiği açıklanmıştı. (TBMM Tutanak Dergisi, 6.7.1993, s. 104-105.)

İşte son iki gazete haberi: PKK’nin 15 Ağustos 1984’te savaşı ilk başlattığı yerde, 15 Ağustos 2009’da Öcalan’ın “Kürt sorununa ilişkin yol haritası”nın açıklanacağı, “kazanmış olanlar”ın barış çığlığının atılacağı yazılıyor, 30 Ağustos’ta PKK’nin 1992’de kurtarmak için karakollara baskın üstüne baskın düzenlediği Şemdinli’de, “işgalci asker” anlamında, dört er şehit ediliyordu. (Evrensel, 15 Ağustos 2009/ Cumhuriyet, 31 Ağustos 2009.)

 

ENERJİ YOLLARINA PKK TEHDİDİ

“Terör örgütü Bakû-Ceyhan petrol boru hattını tutmak için

coğrafi alanını Sivas üzerinden Karadeniz’e uzatma kararı aldı”

Sovyetler Birliği dağılmadan ama dağılmasının öngününde, Öcalan, Nezih Tavlaş ve iki arkadaşına, Sovyet sınırından İskenderun’a kadar olan ‘hat’ta “gerillaları”nı yerleştirdiğini söylemişti. Bir şey yapmayacaklardı, bilgi için söylüyordu bunu Öcalan. Nedeni, Sovyetler’in dağılmasıyla birlikte, Bakû-Ceyhan petrol yolu projesi gündeme geldiğinde anlaşılacaktı.

Bingöl-Elazığ karayolunda, Bakû-İskenderun petrol boru hattının geçmesi tasarlanan bu yolda, 33 er, boru hattını yapacak konsorsiyum temsilcilerinin yapacakları keşif gezisinden iki gün önce kurşuna dizilmişlerdi ve konsorsiyum temsilcileri, siyasal güvenlikten yoksun, silahlı çatışma alanı olduğu için, gezilerini o gün erteleyeceklerdi. Ertelemelerinin iki nedeni vardı.

Birincisi, Alman ARD televizyonu muhabirinin, “Petrol boru hattının Güneydoğu’dan geçmesi söz konusu. Planlamalar, projeler, görüşmeler buna yönelik. Bu konuda herhangi bir tavrınız olacak mı?” sorusuna, Öcalan, “Açık söylüyorum, ne su meselesinin, ne petrol meselesinin tek taraflı olarak halkımızın çıkarları aleyhine kullanılmasına izin vermeyeceğiz. Hatta engelleyeceğiz” yanıtını vermiş, “en az diğer devletler kadar” PKK’nin de muhatap kabul edilmesini, “bu yolların güvenliğinin nasıl sağlanacağına anlaşmalarda yer verilmesinin gerektiği” yanıtını vermişti. (Özgür Halk, 27 Haziran 1995.)

İkincisi: ASALA (Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermenistan Gizli Ordusu), Beyrut’ta, İngilizce yaptığı açıklamada oluşturulacak pan-Türkçü boru hattının Batı Ermenistan’dan (Doğu Anadolu Bölgesi) geçmesine izin vermeyeceklerini ileri sürmüştü. (Cumhuriyet, 24 Ağustos 1993).

Asya ve Ortadoğu petrol ve doğalgazının Avrupa’ya taşınmasında Türkiye, “kilit ülke” konumunda bulunmakla birlikte, hatlar projesinin gerçekleşmesinin başlıca koşullarından biri, siyasal güvenlikti ve ikincisi “sıcak çatışma” alanında olmamasına bağlıydı. Ne var ki, özellikle Bakû-Ceyhan hattının gündeme gelmesinden önce, hatların geçeceği bölgeler, PKK’nin adamları tarafından tutulmuş, bu nedenle de petrol ve doğalgaz için yeni yollar tasarlanmıştı.

HEDEF SIVAS-SAMSUN YOLU

“Petrole yeni körfez: Ceyhan!..” (Cumhuriyet, 27 Mart 1993), “Türkiye, boru hattı köprüsü” (Cumhuriyet, 15 Eylül 1993) başlıklı yazı-haberlerde açıklandığı gibi alternatif yollar tasarlanmıştı. Bunlar arasında, Karadenizde Supsa (Gürcistan) ya da Novorossisk (Rusya) limanlarından tankerle alınan petrolün, biri Samsun-Kırıkkale-Yumurtalık yolundan Akdeniz’e, öteki Trakya’da İğneada Saros Körfezi üzerinden Ege Denizi’ne ulaşması gibi iki ayrı seçeneğe yer veriliyordu. Yunanistan, Ege’de FIR hattını on mile çıkaracağı savını yineleyecek, PKK ise Samsun-Ceyhan yolunu tutmak için coğrafi alanını Sıvas üzerinden Karadeniz’e uzatmak kararı alacaktı.

Özellikle de “Petrole yeni körfez Ceyhan!..” haberiyle eşzamanlı olarak, PKK, Sıvas’a yerleşmek ve Sıvas-Samsun yolunu tutmak için, Sıvas’ın doğusunda, Divriği, Zara ve İmralı’ya yerleşmeye, Kurtuluş Savaşı’nda Ankara’ya yaklaşan Yunan ordusuyla birlikte Ankara’yı doğudan sıkıştırmak için ayaklandırılmış bulunan Koçgiri aşiretini etkisi altına almaya ve bunun için bir dizi eylem koymaya başlayacaktı. Sıvas’ın doğusunda, henüz tasarı olan Samsun-Ceyhan Körfezi güzergâhını tutmak için bir dizi eylem koyanların, Bingöl-Elazığ karayolunda 33 askeri kurşuna dizenler olduğunu, yani bu katliamın petropolitiğe endeksli olarak gerçekleştirildiğini belirtelim.

Petrol sorununun yalnızca Ortadoğu’nun sorunu değil, dünyanın başlıca sorunu olduğunu söyleyen Öcalan, bu sorunun “kilit noktasını” Kürt sorununun oluşturduğu görüşündeydi. Ortadoğu’nun kördüğümü olan Kürdistan düğümünün çözülmesiyle birçok soru günışığına çıkacak, bir başka deyişle, bir dünya sorunu olan petrol sorununun çözümünü, Ortadoğu kördüğümünün çözümüne, Ortadoğu kördüğümünün çözümünü Kürdistan düğümünün çözümüne, Kürdistan düğümünün çözümünü, Kürt sorununun çözümüne indirgeyecek, dolayısıyla Kürt sorununu çözecek PKK’nin, dünya sorununu çözmeye soyunduğu savlanacaktı.

‘PETROL COĞRAFYASI YENİDEN OLUŞUYOR’

İlhan Selçuk, “Petrol Coğrafyasında Türkiye’nin Yeri” başlıklı yazısında, bir gün önceki Cumhuriyet’in “Petrole Yeni Körfez: Ceyhan!..” manşet haberini anımsatarak, “gezegenimizde petrol coğrafyası”nın yeniden oluştuğunu, “ulusal sınırlardan daha önemli bir harita çizildiğini” belirtiyordu. Petropolitiğe endeksli “dünya sorunu”nu, “Kürdistan”a düğümleyen ve “Kürt sorununa indirgeyen” Öcalan’ın görüşlerine tamı tamına karşıt şu tümcelerle bitiriyordu İlhan Selçuk yazısını: “Kürt sorunu yeni ufukların açılımı içinde ancak ‘parantez’ oluşturabilir. Anadolu insanı, dünya dengelerini hesaba katmadan Kürt sorununu bir kan davasının ya da mikro-milliyetçiliğin bağnazlığında ele alırsa, kendisine yazık eder; bu durumda 21’inci yüzyıl uygarlığının dışına düşebiliriz.” (Cumhuriyet, 28 Mart 1993).

İlhan Selçuk, iki soruyu getiriyordu gündeme: Biri, “petrol” kaidesi üzerinde dünyanın denge arayışları içinde Kürt sorununun yeri ve öteki, bozulan dünya dengesinin yeniden kurulmasında, Kürt sorununun yönü ve ağırlığı.

Çünkü Ceyhan’ın “petrole yeni körfez” olması tasarısı yalnızca PKK ile ASALA’nın tepkisine neden olmamış, aynı zamanda, Rusya ile ABD merkezleri ve bu merkezlerin yörüngelerindeki devletler arasında da tartışma başlatmıştı.

ÇEKİÇ GÜÇ’ÜN GÖLGESİNDE OYUN

Çekiç Güç; Saddam’ın devrilmesini, Sıvas’a kadar uzanan bölgede bağımsız

Kürdistan’ın kurulmasını misyon edinmişti

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 2 Temmuz 1993 Sıvas kıyınını, Aziz Nesin’in sırtına yüklemiş, “ağır tahrik olduğunu” söylemişti. Demirel’le dilbirliği içinde Refah Partisi Başkanı Erbakan da, başsorumlu olarak Aziz Nesin’i ve Sıvas Valisi’ni gösterecekti. Emniyet Genel Müdürlüğü, Bakanlar Kurulu için hazırladığı raporda ise, Sıvas kıyınının, “Batı’nın stratejik uygulamalarından biri” ve “yabancı ajanların provokasyonu olduğu” yazılıyor, “Yeni Dünya Düzeni içerisinde, Türkiye’nin, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar’da etkin görev almasının istendiği, burada amacın, Japon ve Alman sermayesinin, bu bölgelerdeki etkinliğini kırmak olduğu” belirtiliyordu.

Doğru ya da yanlış, ama 2 Temmuz Sıvas kıyınının, “yabancı ajanların provokasyonu olduğu” sugötürmez bir gerçekti. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün raporunun adresinde duranlar, kendilerini ve mevkilerini “tahrik” ile yıkayacaklardı. Oysa olayın petropolitiğe, dolayısıyla Çekiç Güç’e endeksli bir provokasyon olduğu açıktı.

Çekiç Güç’ün amacını, misyonunu, Uğur Mumcu, sona yaklaşan yazılarında (23 Aralık 1992’de) özetlemişti. Mumcu, birinci amacın Saddam’ın devrilmesi ve yok edilmesi, ikinci amacın Kuzey Irak’ta bir “Kürt federe devleti” kurulması ve üçüncüsü, Sevr Antlaşması’nda yer alan, kuzey-batı sınırı Sıvas’a kadar uzanan, önce yerel-özerk ve daha sonra bağımsız olması kararlaştırılan “Kürdistan”ın kurulması olduğunu yazmıştı. İlk iki amaç gerçekleştirilmişti, üçüncüsü “senaryo” olarak sahnedeydi.

GAZİ OLAYINDA ÇEKİÇ GÜÇ BAĞLANTISI

Çekiç Güç ile PKK’nin amaç birliğini ve birlikteliğini bizim için de somutlaştıran olay ise, 12 Mart 1995 Gazi kıyınıydı.

ABD Dışişleri Bakanlığı ve CIA denetiminde yayın yapan Mediterranean Affaire’in yayın organı Mediterranean Quarterly’nin 1995 kış sayısında yayımlanan “Yol Ayrımındaki ABD-Türkiye İlişkileri ” adlı yazıda, “Türkiye, ABD’nin Ortadoğu’da, Türk cumhuriyetlerinde ve Balkanlar’da beklentilerine yanıt vermemiş”, “Kuzey Irak’ta özerk bir Kürdistan’ın kurulmasına razı olmadığı gibi, Kürtlere karşı sınırdaki önlemleri sıklaştırmıştı.” “Türkiye” haddini aşmış, ABD’nin sabrı taşmış, “Türkiye’nin istikrarsızlık durumunun daha da arttırılacağı” tehdit olarak duyurulmuştu. Yazı, 21 Mart Nevruzu’nu içerisine alacak ve 19-20 Mart’ta gerçekleştirilmek amacıyla Irak sınırına yığılmakta olan askeri durdurmak, olabilirse İran’a yönlendirmek amacıyla yazılmıştı.

Yoksa ABD, Türkiye’ye haddini bildirecekti ve bunun için de Gazi’de başlatacağı Alevi-Sünni çatışmasını bütün ülkeye yayacaktı. 12 Mart 1995 Gazi olayları, ertesi gün Ümraniye’de sonuçlanacak, ABD basınının vurgulamasına karşın, Türkiye’de “Alevi-Sünni” “savaşı” başlamayacaktı. Gazi olayının Çekiç Güç ile bağlantılı olduğunu Cumhurbaşkanı Demirel de, Genelkurmay Başkanı Güreş de, Başbakan Çiller de biliyor olmalıydı, ama hepsi başka yeri, başka bir merkezi gösterecekti. Tek doğru tanı, Erbakan’dan gelecekti: “Olay tamamen dış güçlerin etkisiyle yapılan bir operasyondur. Ne zaman Çekiç Güç’ün süresi uzatılacak olsa, Türkiye bu tür olaylarla karşılaşır.” diyecekti (Türkiye, 14 Mart 1995).

Gazi kıyını, ilerici laik halkın, Alevilerin, özel polis timinin hedef gözeterek öldürdüğü 21 gençle “sınırlı kalacak”, 19-20 Mart 1995’te, 50 bin kişilik Çelik 1 adı verilen kara askeri operasyonu başlayacak, savaş uçakları, süper kobra helikopterler eşliğinde, sınırdan 219 kilometre derinlere 40 kilometrelik dev bir operasyon gerçekleştirilecekti. Cumhurbaşkanı Demirel, “bir yıl” orada kalacağımızı söyleyecek, ABD ise “Derhal çekil!” diyecek, Almanya Türkiye’ye silah akışını durduracaktı.

‘ÇEKİÇ GÜÇ’ÜN ALTINDAN YILANLAR ÇIKTI’

Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden beş gün önce, “Çekiç Güç’ü” bir çıbana benzeten, “Kökünü kazımaya kalkışırsanız ertesi gün başınıza ne gelir bilinmez!” diyen Başbakan Demirel, bu kez cumhurbaşkanı olarak, Türkiye’ye silah akışını durduran Kohl’a, “Çekiç Güç’ün altından yılanlar çıktı” diye yazacaktı ve ekleyecekti: “Biz ellerinden alıyoruz, daha modern silahlarla çıkıyorlar karşımıza!” “Stratejik müttefikimiz” ABD’nin, Çekiç Güç eliyle, PKK’yi modern silahlarla donattığı duyumsatılıyordu. Demirel, “bir yıl kalırız” demişti, ABD dayatmış, 43 günün sonunda birlikler, kendi sınırlarına çekilmişti.

TSK’nin Ocak 1977’de gerçekleştirdiği “sıcak takip”i, 14 Mayıs 1997’de “Çekiç Harekât” izleyecek, 7 Temmuz 1997’ye kadar süren harekâta, 50.000 kara askeri, Kobra helikopterler, savaş uçakları katılacak, 185 ton yiyecek, 626 hafif silah, 20 havan topu, 27 RGP roketatar, 29 Daçka uçaksavar, 25 BKG makineli tüfek, 200 bin hafif silah, mühimmat, 1.750 havan mermisi, 2.225 roket mermisi, 17 jenaratör ele geçirilecekti.

ÖCALAN’IN YAKALANMASINDA TEZKERE BAĞLANTISI

25 Eylül-15 Ekim 1997’de, 25 bin asker, 150 tank, uçaklar, helikopterler ile Şafak Harekâtı yapılmış, Aralık 1997’de 20 bin askerle kısa süreli bir operasyon daha gerçekleştirilmişti. İki operasyon arasında, 5 Kasım 1997’de, Kıbrıs’ta, S300 füze rampalarının imha manevraları sırasında, Kara Kuvvetleri Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun kulağının dibinden geçen kurşun, hemen arkasında bulunan Albay Vural Berkay’ın ölümüne neden olacaktı. Amerikan yapısı M-5 silahıyla ateş edilmişti. Türkiye’de yalnız özel kuvvetlerde vardı, olay kapatılacaktı. Ertesi gün, 6 Kasım’da (1997), Girit’ten İtalya’ya gitmekte olan Başbakan Mesut Yılmaz’a, gazeteciler, ABD’nin Irak’a saldırmak için İncirlik’i kullanmak istediğini soru olarak sormuşlar, Mesut Yılmaz, soruyu, ABD’nin, Şafak Operasyonu sırasında Çekiç Güç uçuşlarının durdurulmamasını, ikincisi Çekiç Güç’ün uçak sayısının 175’e çıkarılmasını istediğini söyleyerek yanıtlamıştı.

Öcalan’ın Suriye’den çıkartılarak, Kenya’da CIA eliyle Türk istihbaratına teslim edilmesiyle, PKK’nin eylemleri sönmeye başlayacak, Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması Türkiye tarafından dayatılmakla birlikte, buradaki esas amacın, Helsinki İzleme Komitesi’nin daha önce ısrarla “işgal altında” olduğu vurgulanan Güneydoğu Anadolu’yu işgalden kurtarmak değil, bölgeyi silahlı çatışma alanı olmaktan arındırmak olduğu açıktı. Tezkere için hazırlanan mutabakat belgesinde kararlaştırılacağı gibi, önce 100 bin, daha sonra 65 bin olarak belirlenen Amerikan askerinin konuşlandırılacağı Güneydoğu’yu sıcak çatışma alanı olmaktan çıkarmaktı amaç. “Tezkere”, Meclis’ten geçmiş olsaydı, Güneydoğu Anadolu’ya konuşlandırılmış olacak olan Amerikan askeri, bugün Irak’tan çekilme planına endeksli olarak aynı coğrafyaya “oturmak” için, AKP yönetimi, olasıdır ki, “açılım”a gitmek zorunda bırakılmayacaktı.

Çekiç Güç’ün ve Çekiç Güç odağında özellikle ABD’nin baskı ve entrikalarının yoğunlaştığı dönemde Genelkurmay Başkanı olan Doğan Güreş, emekli olduktan sonra, Fikret Bila’nın sorusunu şöyle yanıtlayacaktı: “Uluslararası açıdan baktığımızda, acaba büyük Kürdistan’a gidiliyor mu? Evet gidiliyor. Emareleri belli. ABD Başkan Yardımcısı Dick Chaney bunu söylüyor. Amerikalıların askeri mecmuasında bu çıkıyor. Yunanistan sevincinden ne yapacağını bilmiyor. Chaney, orada Haşimi krallığı kurulsun demiş. Türk devletlerinin yanı sıra, Suriye ve İran’dan da alın demiş. Bunlar resmi belgeli.” (Fikret Bila, Komutanlar Cephesi, s. 80.)

ABD’NİN TÜRKİYE’Yİ YENİDEN YAPILANDIRMA ÇABALARI

Amerikan yönetimi, ilk kez, 1988’de, Türkiye’deki Kürtlere “ulusal azınlık” hakları verilmesinden yana olduğunu açıklamıştı. Açıklama, ABD Dışişleri Bakanı George Shultz’un insan haklarından sorumlu yardımcısı Richard Schifter tarafından, İnsan Hakları Raporu’yla (Country Reports on Human Rights Practıces for 1988) ilgili olarak düzenlenen basın toplantısında yapılmış, “ABD yönetiminin, uluslararası ölçütlere göre, Türkiye’deki Kürtlere ‘ulusal azınlık’ hakları verilmesinden yana olduğu” dile getirilmişti. (Sedat Ergin, ABD’den Kürt Küstahlığı, Hürriyet, 12 Şubat 1988.)

Bakan yardımcısı Schifter’in “ulusal azınlık”, “ulus” ve “ulusallık” kavramlarından yoksun olduğu açıktı. Kültür, dil farklılığı ve nüfus, “ulusal”lığın gerekçesi olarak gösterilmişti. Schifter, Türk hükümetiyle bu konuyu görüştüklerini, kaygılarını, Türk hükümetine ilettiklerini söyleyecek, “Hiçbir şekilde, uzaktan bile olsa, bir devlet olarak, Türkiye’nin bütünlüğünü ve sınırlarını karşılarına almadıklarını, bir başka deyişle, Kürtlere ulusal bir azınlık olarak haklarının tanınmasını isterken bu tutumlarının ayrılıkçı bir harekete destek niteliği taşımadığını” sözlerine ekleyecekti.

ABD’YE GÖRE KÜRDİSTAN İŞGAL ALTINDA

Doğal ki, “azınlık” değil, “ulusal azınlık” söyleminin, doğrudan ayrılmayı olmasa da, şöyle ya da böyle, ayrılmanın ve ayrı devlet olmanın ikiz çekirdeği olduğu göz ardı edilemezdi ve Schifter’in “ulusal azınlık” şifresinde, “ayrılma” projesinin kamufle edildiği bir gerçekti.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, Türkiye de Kürtlere ulusal azınlık statüsü verilmesinin gerekçesi, aynı yıl, Jery Laber’in başkanlığında hazırlanan Helsinki İzleme Komitesi’nin raporunda okunabilirdi. Bu raporda, “Kürdistan’ın işgal altında olduğu”, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürtlerin isyan halinde bulunduğu” savlanıyor, Türk hükümetinin “isyan halinde olan sivillere, 1949 Cenevre Sözleşmesi uyarınca muamele etmesi gerektiği” ileri sürülüyordu. (Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Kartı, s. 109.)

1949 Cenevre Sözleşmesi’yle konmuş bulunan uluslararası savaş kurallarına/hukukuna göre (1) soykırım ve (2) savaş dışı unsurlara kötü muamele insanlık suçu sayılıyor. Yani, savaş dışı olmuş askere, asker tutsaklara, savaş dışı sivillere, kadın, çocuk, yaşlı, sakat ve hastalara kötü muamele, 1949 Cenevre Uluslararası Savaş hukukuna göre, savaş suçu ve insanlık suçu sayılıyor. Bu suçların, işgal edenler tarafından isyan halinde olanlara karşı işlendiği savlanırken aynı zamanda, isyan edenlerin (Kürtlerin), yurtlarını işgal edenlere (Kemalistlere, Türklere) karşı “ulus” ya da “ulusal azınlık” olarak “ulusal kurtuluş savaşı” verdiğinin Türk hükümeti tarafından dolaylı da olsa kabul edilmesi isteniyordu. Ulusal Kurtuluş Savaşı veren örgütlerin, savaşan unsurlara (askere) karşı gerçekleştirdiği tek tek öldürümlerden toplu kıyınlara değin, eylemleri de “terör” sayılmıyordu.

Cenevre Sözleşmesi’ne uyulmasıyla, PKK’nin Ulusal Kurtuluş Savaşı veren örgüt olarak Birleşmiş Milletler tarafından tescili açısından şu notu da aktaralım: 1995 yılında, Helsinki İzleme Komitesi Kurulu Başkanı Holly Cartner, “PKK lideri Öcalan”a yolladığı mektupta, “Cenevre Sözleşmesi’ne uyulacağına ve sivillere karşı kesinlikle saldırılamayacağına söz vermiş bulunan” PKK’nin “köylere saldırdığını, sivilleri katlettiğini” yazıyor ve “bu saldırılara derhal son verilmesi” isteniyordu. (ABD’den PKK’ye Kınama, Cumhuriyet, 11 Kasım 1995.)

ABD YÖNETİMİNİN KÜRT AÇILIMI

ABD yönetiminin Güneydoğu olaylarını ve PKK ile ilişkilerini Helsinki İzleme Komitesi aracılığıyla ve “insan hakları” şemsiyesi altında sürdürdüğünü burada belirtelim. Bu mektubun, Helsinki İzleme Komitesi aracılığıyla, ABD hükümeti adına Öcalan ile görüşme yapılmış olduğunu duyumsatan bir mektup olduğunu da ekleyelim.

ABD yönetiminin Türkiye’deki Kürtlere yönelik açılımı, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, CIA analistleri tarafından farklı yönlerden zenginleştirilecekti.

Paul Henze, 1993’te yayımlanan, “Türkiye: Yirmi Birinci Yüzyıla Doğru” yazısında, Türkiye’nin, “Belki de 1990’larda yüz yüze gelmek zorunda kalacağı en büyük tek zorluğun, Kürt halkına yönelik siyasetini başarılı bir biçimde ayarlayabileceği yöntemleri bulmak olacaktır” diye yazıyor, bu zorluğun, Müslümanların da azınlık sayılmasıyla aşılabileceğini ekliyordu:

“Yalnızca Hıristiyanların azınlık sayılamayacağı ve bu kimlikte barınamayacağı klasik Atatürkçü yaklaşım artık yolun sonuna gelmiştir.” (Turkey: Turkey’s New Geopolitics, 1993, s. 25.)

Türk hükümetlerinden, “isyan eden” Kürtlere, uluslararası savaş hukukuyla ilgili 1949 Cenevre Sözleşmesi’nin uygulanmasını istemek demek, Güneydoğu Anadolu’nun işgal altında olduğunu, PKK’nin işgale karşı savaştığını; yani “ulusal kurtuluş savaşı” verdiğini, Türk hükümetinin kabul etmesi demekti. Bir başka deyişle, “demokratikleşme” boyası ve “stratejik müttefik” şemsiyesi altında bu “maskeli” savaş, operasyon-moperasyon, sabotaj-mabotaj, iktidar-miktidar oyunlarıyla, Gül’ün başbakanlığında kaplumbağa olmuş olan “Tezkere”ye değin sürdürülmüştü.

Şimdi Gül’ün cumhurbaşkanlığında “üniter devlet” bayrağı altında, “Tezkere”nin öteki yüzü sahne alıyordu. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün kılıkırk yararak hazırlandığını söylediği Mutakabat Belgesi’ne göre, Irak’a saldırmak amacıyla Güneydoğu Anadolu’ya konuşlanamayan 65 bin ABD askerinin, bu kez Irak Kürtlerini korumak amacıyla Güneydoğu Anadolu’ya konuşlanması mı sahnedeydi? ABD askerinin Güneydoğu Anadolu’ya konuşlanması için, Öcalan İmralı’ya konmuş ve Güneydoğu çatışma alanı olmaktan çıkmıştı. Şimdi ise ABD askerini Güneydoğu’da konuşlandırmak için mi PKK’nin talepleri gündeme geliyordu?

KÜRT DEVLETİ TASLAĞI VE ABD

“Washington Türkiye’ye etnik, dinsel ve mezhepsel yapıdaki

federal bir sistemi sürekli dayattı”

Sovyet birliklerinin Afganistan’dan çekilmesini (16 Şubat 1989) Berlin Duvarı’nın yıkılması izlemiş, Sovyetler Birliği çözülme sürecine girmişti. Bu süreç, Türkiye’de, “laiklik”i simgeleyen Atatürkçü kimliklere silahlı, bombalı saldırılar ile örtüşüyor, aynı zamanda CIA analistleri Paul Henze, Graham Fuller vb. Türkiye’nin yeni jeopolitiğini belirliyor, yayımladıkları yazılarında, verdikleri konferanslarda (1), laikliğin eskidiğini, “ılımlı İslam” anlamında dinin siyasallaşmasını (2), Atatürkçü “azınlık” anlayışının eskidiğini, yalnızca Müslüman olmayan toplulukların değil, Müslüman olan ama anadilleri farklı olan toplulukların da “azınlık” statüsüne alınması gerektiğini (3), Atatürkçü yalıtık (izole) dış politikanın eskidiğini, pantürkist ve panislamist politikalara dönülmesi gerektiğini (4), ulus devletlerin, 70 yıllık da olsa, Ortadoğu’da temel sorunların çözümünde başarılı olamadığını, etnik, dinsel ve mezhepsel yapılanmaya dayalı federal bir sisteme, özellikle de Osmanlı “millet” modeline dönülmesini, birbiri ardına yineliyorlardı.

ANADOLU FEDERASYONU CUMHURİYETİ

Körfez Savaşı’nın sıcak günlerinde, ANK Ajansı’nın sorularını yanıtlayan Talabani, “Türkiye’nin, Kürt halkının varlığını resmen kabul etmesi ve bir federasyon gerçekleştirmesi halinde, İran, Irak ve Suriye Kürdistan halkının Türkiye’ye sempati ile bakacağını, Özal güçlü ve istikrarlı bir Türkiye yaratmak istiyorsa, ‘demokratik ve federal’ bir Türkiye yönünde adımlar atması gerektiğini” söylüyor (Cumhuriyet, 2 Şubat 1991); ABD Senatosu Dışişleri’ne bağlı İnsan Hakları Komitesi’nin toplantısında da “Kürt sorununun bölgedeki mevcut ülkelerin sınırları içinde ‘konfederasyon ya da federasyon’ yoluyla hakkaniyete dayalı bir çözüme kavuşturulmasını” öneriyordu. (Ufuk Güldemir, Kürt Cephesi ABD Kongresi’nde, Cumhuriyet, 28 Şubat 1991)

Mumcu, “Kürt Oyunu” adlı yazısında, Washsington Postun deneyimli muhabiri Con Randal’ın, ocak (1991) ayının son günlerinde Talabani’yle, ardından da Özal ile görüştüğünü, bu görüşmelerin ardından Özal’ın Güneş gazetesinden Cengiz Çandar’ı, Londra’ya, Talabani ile görüşmeye gönderdiğini yazacaktı. (Cumhuriyet, 12 Mart 1991) Ardından da Talabani Ankara’ya çağrılmıştı. Bu görüşmeden bir yıl kadar sonra, Uğur Mumcu; “Talabani ve Barzani”nin Washington’da Amerikan yetkililere “Türkiye ile Anadolu Federasyonu Cumhuriyeti” adıyla yeni bir devlet kurmak istediklerini bildirdiklerini yazıyor ve “doğrusunu söylemek gerekirse, ABD’nin, Kürtler üzerindeki planını büyük bir başarıyla yürüttüğünü” söylüyordu. (Cumhuriyet, 31 Temmuz 1992 / 6 Ekim 1992.)

CIA’DAN ÇİLLER’E İKTİDAR TEKLİFİ

Yalçın Doğan, başbakan olarak Mesut Yılmaz’ın gezisi sırasında, konuştuğu her Amerikan yetkilisinin, Yılmaz’a, “Türkiye’de Kürt sorununun çözümünde bir ‘federasyon’ düşünmek mümkün mü” diye sormuş olmalarını anımsatarak “Kuzey Irak ve Güneydoğu’da siyasal çözümden” ısrarla söz etmiş olan John Deutch’un, CIA başkanı olarak Türkiye’yi ziyaret ettiği zaman, Çiller’e, “tek başına iktidar karşılığında” “Güneydoğu’da siyasal çözüm” önerdiğini yazmıştı. Hasıraltında bekleyen “federatif çözüm”e yatkın görünen “TOBB raporu işte bu sırada patlamış” ve “raporun gürültüsü yatışmadan”, Amerika, iki lideri (Barzani ve Talabani’yi) Dublin’de buluşturmuştu. Yalçın Doğan, “CIA… TOBB… Dublin… Ve yeni devlet” yazısını şöyle bitiriyordu: “Kürt sorunu ve Güneydoğu’yu Türkiye değil, Amerika çözmeye karar veriyor!” (Milliyet, 12 Ağustos 1995)

ÖZAL’A VERİLEN PLAN VE HARİTALAR

Her Amerikan yetkilisinin Kürt sorununun çözümünde federasyon önerileri Yalçın Doğan’ın gözlemiydi, ama yeni CIA Başkanı Deutch’un Çiller’le görüşmesini, Posta gazetesinde yayımlanan Fatih Yılmaz’ın haberinden aktarmıştı. Fatih Yılmaz’ın haberi ise, örtük olarak Tuncay Güney’in Akşam’da yayımlanan haberini “düzelten” bir haberdi.

CIA Başkanı Deutch’un Çiller’e önerdiği “siyasal çözüm”, Tuncay Güney’in haberine göre, daha önce Turgut Özal’a verilen plan ve haritalardan oluşuyordu.

Bu plana göre, “Türkiye, Musul-Kerkük’e inecek ve karşılığında bir Kürdistan devleti ve bir Türk özerk bölgesi kurulacak. Bu devletçikler federasyonla Türkiye’ye bağlı olacaktı.” (Akşam, 28 Temmuz 1995) Özal’ın ölümünden (17 Nisan 1993) iki yıl sonra, ABD’nin Özal’a sunduğu planı, yeni CIA başkanının Tansu Çiller’e sunmak için gizlice (evet “gizlice”) Türkiye’ye gelmesinin anlamı olabilir miydi?

Tuncay Güney’in Akşam’da yayımlanan haberinden kısa bir süre sonra, 10 Ağustos 1995’te Posta gazetesinde, “Çiller, CIA patronu ile neler konuştu?” başlığı altında, manşetten yayımlanan haberde, “sır toplantıda”, CIA Başkanı Deutch’un, Çiller’in “tek başına iktidar olabilmesi” karşılığında Amerika’nın “tam desteği”ni garanti ettiği yazılıyordu. Deutch, Ankara’da, Başbakan Çiller, TOBB Başkanı Yalım Erez ve MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’la bir araya gelmişti.

Ertesi gün, yani 11 Ağustos’ta, Akşam’da, “Büyük Tuzak” başlığı altında yayımlanan haberde, CIA aracılığıyla Özal’a verildiği söylenen plandan farklı olarak, ABD’nin, “Türkiye, Irak, İran ve Suriye topraklarında oluşturulacak bir diktörtgende, Kürt devleti kurulmasını ve bu devletin federasyonla Türkiye’ye bağlanmasını önerdiği” yazılıyordu. Haberin yazarı, 28 Temmuz 1996 günlü Akşam’da yayımlanan Tuncay Güney’di. Posta’da kendisini yalanlayan haberi, bu kez kendi haberiymiş gibi “Büyük Tuzak” başlığı altında yayımlamıştı.

‘GÜLEN ILIMLI İSLAMIN UYGULAYICISI’

Gülen, 28 Şubat (1997) “muhtıra”sından iki yıl önce, bir yerlerden muhtıra sinyali almış (Hürriyet, 10 Ekim 1995), muhtıranın, kendisiyle birebir ilişkisi olduğunu öğrenmekte geç kalmamıştı. İki gün sonra da Tuncay Güney “Muhtıra Olayının Perde Arkası” başlığı altında “Fettullah Gülen”in, devletin raporlarında, Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Türkiye’ye dayatılan ve “laikliği hedef alan” Ilımlı İslam Projesi’nin “uygulayıcısı olarak” nitelendirildiğini yazacaktı. Ilımlı İslam Projesi’nin ana hatları ise “Balkanlar, Kafkaslar, Önasya (Batı Türkiye) ve Ortadoğu’da oluşturulacak ‘dört federasyonun’, ABD güdümünde bir konfederasyon çatısı altında ve milli kimliklerin yok edileceği yeni bir birlik” olarak özetleniyordu. (Akşam, 12 Ekim 1995.)

“Türkiye” yerine “Önasya”nın kullanılmış olması, “Ortadoğu” tanımına Türkiye’nin öteki yarısını katmak anlayışından kaynaklanıyordu. Ortadoğu ile ilgili olarak, CIA’nın bavul içinde Türkiye’ye getirdiği haritaların, basında, birbiriyle karıştırılmış olması, “açılım”ın ‘giz’ini sergilemesi bakımından önemli olabilirdi.

Türkiye’nin Avrupa’da ve Ortadoğu’da yeni yerini belirleyen, gizli olmayan senaryolar da vardı: Yazarlar Lind ve Heilburn, “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu” başlıklı yazılarında, ABD’nin, “İran Körfezi’nden Balkanlar’a kadar Müslüman ulusların resmi olmayan birliğinin liderliğini üstlendiği” yeni rolünü açıklamışlardı. (New York Times, 2 Ocak 1996.) Daniel Vernet, İran Körfezi’nden Balkanlar’a kadar “Müslüman ulusların” sınırını ya da bu “Müslüman ekseni”, “Saraybosna’dan Orta Asya’ya kadar” genişletiyor, “bunun gerçekleşmesi için Ankara’nın ‘bölge gücü’ olmasının kaçınılmaz olduğu” yazılıyordu. (Le Monde, 4 Ocak 1996)

‘AMERİKA’YLA UYUMLU TÜRKİYE’

Avrasya’nın dünya enerji kaynaklarının yüzde yetmiş beşini (yüzde 75’ini) coğrafyasında bulundurduğunu belirten Zbigniew Brzezinski, Avrasya’nın merkezine, yani dar anlamda Avrasya’ya egemen olan gücün, Batı Avrupa ve Doğu Asya üzerinde muazzam bir nüfuz kurabileceğini, Ortadoğu’yu ve Avrupa’yı otomatik olarak kontrol edebileceğini bu dönemde gündeme taşımıştı. (Büyük Satranç Tahtası, s. 21-22.)

Brzezinski’ye göre, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu etnik ve dinsel açıdan birer “kara delik” ve her biri kanayan birer “cadı kazanı”ydı. Bu bölgelerde istikrarsızlık, ancak otoriter bir gücün (küresel egemenliğin tarihsel mirası olduğunu savlayan ABD’nin) liderliğinde sona erdirilebilirdi.

Gene Brzezinski’ye göre, Amerika’nın, kısa, orta ve uzun vadelerde sürdürülebilir stratejisini engellemeye, Amerika’nın küresel üstünlüğüne meydan okunmasına engel olunmalı, kesinlikle izin verilmemeli, engel olanlar ve olacaklar bertaraf edilmeliydi.

Brzezinski’nin “kesinlikle izin verilmemeli” “bertaraf edilmeli” sözlerini, Cengiz Çandar, “Türkiye olmadan” değil, “Amerika ile uyumlu bir Türkiye olmadan üçüncü Amerikan imparatorluğunun mümkün olamayacağını” ileri sürmüş ve eklemişti: “Amerika, üçüncü imparatorluğu için Türkiye’ye ne kadar muhtaç durumdaysa, bu stratejik ufkunu karartacak Türkiye’deki herhangi bir oluşumu bertaraf etmeye de kararlıdır demektir.” (Sabah, 6 Ocak 1996)

Çandar, aynı yazısında, “Türkiye’de daha önce” (Ocak 1996’dan önce) yaşanan olayların nedenlerini, bu “stratejik ufuk” şemsiyesi altında anlamanın olanaklı olduğunu da duyurmayı ihmal etmemişti. Bir başka deyişle Çandar, Çekiç Güç’ün sürecinin uzatılmasına ve Çekiç Güç’ün varlığına karşı çıkan askere, yazara, halka yönelik suikast ve sabotajları, ABD’nin stratejik ufkunu karartanların bertaraf edildiği operasyonlar olarak duyumsatıyordu.

FEDERASYON VE KONFEDERASYON

Program taslağında yazıldığı gibi PKK, “sömürgeciliği yıkarak, bağımsız, demokratik ve birleşik bir Kürdistan kurmayı” asgari hedef olarak belirlemiş, bu hedefe ulaşmak için de “siyasal çözüm yolunu değil, silahlı çözümü seçmişti.” (İsmet G. İmset, PKK-Ayrılıkçı Şiddetin 20 Yılı: 1973-1992, s. 51-52)

Graham Fuller, bir bakıma bu program taslağını açımlayan “Kürtlerin Kaderi” yazısında, “Kürtçü hareketler arasında ayrılıkçı tam bağımsızlık hedefini benimseyen tek örgütün PKK olduğunu” belirtiyor, “tam bağımsızlığı” benimseyen PKK’nin, aynı zamanda, “büyük birleşik Kürdistan yaratmaya çalışan pankürdist vizyona sahip tek örgüt” olduğunun altını çiziyordu. (“Fate of the pan-kurds”, Foreign Affaire, Spring, 1993, s. 115)

Fuller, aynı yerde, “tam bağımsızlık”, “büyük birleşik Kürdistan”, “pankürdist vizyon” kavramlarıyla örtüşmeyen “Kürtlerin üç ulusu bölmeden kendi etnik ve kültürel istemlerini gerçekleştirmelerinin yeğlendiğini”, “ama bu devletler (yani Türkiye, İran, Irak) yeterli siyasal değişiklikler yapmadıkları takdirde, kaçınılmaz olarak sınırların değişmesiyle yüz yüze geleceklerini” yazacaktı.

‘FEDERASYON BİR BASAMAK’

Öcalan ise, federasyondan pankürdist vizyonla örtüşen Ortadoğu konfederasyonuna değin, değişen duruma göre, değişen nitelikte bir dizi federasyon ve konfederasyon koleksiyonuna sahipti. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “İnsan Hakları ve Kıbrıs Raporu”nda, PKK’nin, “Güneydoğu’daki nüfusu terörize ettiği”, “bölgeyi istikrarsızlaştırdığı ve ülkenin toprak bütünlüğünü tehdit ettiği” saptamasına yer verilirken (“Türkiye’nin Bütünlüğü Tehlikede”, Cumhuriyet, 3 Haziran 1995), Öcalan, ABD’li emekli diplomat David Adolph Korn’a, “tek ulustan oluşan Amerika kadar bir federalizm istediğini” (Cumhuriyet, 10 Ağustos 1995) yazıyor; Londra’da yayımlanan El Hayata verdiği demeçte,ABD’nin arabuluculuğunda Türkiye’de federatif bir yapı kurulması karşılığında silah bırakmayıöneriyordu (Cumhuriyet, 21 Kasım 1995). Federasyon kurulması durumunda Türkiye’nin sınırlarının bozulmayacağını, “Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygı gösterdiğini”de eklemeyi ihmal etmeyecekti. (Hürriyet, 22 Kasım 1995)

Öcalan, Alman televizyonu ARD muhabirine, “üniter devletin çözümsüz olduğunu” (Özgür Halk, Haziran 1995); Rus gazetesi Novore Vremya muhabirine, TC’nin çöküşünün Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine (yani PKK’nin verdiği “ulusal kurtuluş savaşına”) bağlı olduğunu (Özgür Halk, Kasım 1995) söyleyecek; aynı ARD muhabirine, “Türkiye ile geliştirilebilecek federatif bir yapılanmanın olanaklı olduğunu”; aynı Novore Vremya muhabirine, “otonomiye de, bağımsız devlete de karşı olmadığını”, “Kürtlerin devlet kurmalarına kolay kolay izin vermeyeceklerini, tam devlet olmasa da yarı devlet kurmanın federasyon biçimiyle gerçekleştirebileceğini, federasyon demokratik olursa devlet rolünü oynayacağını”, “yakın hedeflerinin demokratik federasyon” olduğunu söyleyecek, bir başka deyişle federasyonun son hal değil, ayrılmaya, ayrı devlet olmaya giden yolda bir uğrak, bir basamak, bir aşama, olduğunu duyumsatacaktı.

Öcalan’ın federasyonla yetindiği de pek söylenemezdi. Program taslağında amaçlar arasında yer alan “birleşik Kürdistan”ın, Fuller’in nitelediği gibi, “pankürdist vizyonla” eşdeğer bir Kürdistan olduğu, yani Türkiye, Suriye, Irak ve İran Kürtlerinin birliğini amaçladığı açıktı. Ama Öcalan, pankürdist bir konfederasyondan ayrı ve farklı bir “Ortadoğu konfederasyonu”nu da kurgulayacaktır.

‘ORTADOĞU FEDERASYONU’

Lozan’ı “faşizm”, Sevr’i “halkların kimlik hakkı” olarak nitelediği yerde, Öcalan, hem “Ortadoğu’da federasyon”dan hem de “Türkiye’nin sınırları dahilinde her türlü birlikteliğinden yana olduğunu” söyleyecek (Ülkede Gündem, 27 Ağustos 1997), ama “her türlü birliktelik” ile “federasyon”u birbirleriyle tokalaştırmakta bir mantık eksikliği olduğunu düşünmeyecekti. Bir adım daha ileriye çıkacak, ARD muhabirine, “Irak somutunda olduğu gibi, Araplarla, İran’la ve esas olarak da Türkiye ile bir federatif yapı geliştirerek, Ortadoğu’yu bir ‘halklar federasyonuna’ dönüştürebileceğini” savlayacaktı. (Özgür Halk, Haziran 1995.) İmralı’da savunmasında ise bir başka Öcalan konuşacak, “kimsenin daha fazla acı çekmeye tahammülü olmadığı”nı, “vatanı parçalama ya da küçültme değil, özgür vatanda birlikte”, “özgür barış ve kardeşlik” önerecekti (Cumhuriyet, 24 Haziran 1999).

Benim kanım şöyle: Kenya’dan Türkiye’ye getirilen ve Türkiye’ye hizmet etmeye hazır olduğunu zaman zaman mırıldanan Öcalan, Türkiye Cumhuriyeti’nin başına oturtulması gerekirken, yanlışlıkla İmralı’ya kondu. Şimdi bu yanlış süreç, kendini onarıyor. Doğal ki taktik ve stratejik olarak.

LOZAN’IN REVİZYONU VE SEVR

“Batı’nın siyasi çözüm için Türkiye’yi sıkıştırmasını isteyen Öcalan’a göre

‘Sevr Lozan’a bin kere değer’di”

Roma’da gazeteci Chris Kutschera’nın, “Savaşıma politik olarak mı devam edeceksiniz, silahlı savaşı sürdürecek misiniz?” sorusuna, Öcalan, Avrupa’nın, “Türkiye’ye savaşı durdurun, politik çözüm bulun!” demesi gerektiği yanıtını vermişti. “Politik çözüm” ise Lozan’ın Kürtler açısından revizyonuyla ifade edilmişti. Şöyle diyecekti: “Avrupa’nın Lozan Antlaşması’nda (1923) sorumluluğu vardır. Kürtlere bu antlaşmanın revizyonunu borçludur. Bu antlaşmayla dört halk haritadan silinmiştir. Grekler, Ermeniler, Asurlar ve şimdi Kürtleri silmek (eliminate) istiyorlar.” (The Middle East, April 1999, s. 10.)

Batı’nın Kürtlere borçlu olduğu “Lozan’ın revizyonu” ise Sevr Antlaşması’nda yer alan “Kürdistan”dır. Öcalan, “Sevr’in Lozan’a bin kere değer” olduğunu, “Sevr’de halkların kimlik hakları, Lozan’da faşizm” bulunduğunu, “ikide bir Sevr’i karalamanın bu halkların kimliğine saygısızlık olduğunu” yineliyor (Ülkede Gündem, 27 Ağustos 1997), Hollanda’ya gitmek amacıyla bekletildiği Roma’da siyasi çözüm bulması için, Batı’nın Türkiye’yi sıkıştırmasını istiyordu.

LENİN VE STALİN KIZGINLIĞI

Rus gazeteci Vadim’le görüşmesinde, Öcalan, “Ekim Devrimi’nden önce Rusya ordularının Kürdistan’a kadar geldiğini, hatta Dersim, Bitlis, Ermenistan’a kadar gittiklerini, Rusya çekilmeseydi, Ermenilerin ve Kürtlerin devlet olacağını” söyleyecek ve Rus orduları, Brest-Litovsk Antlaşması’yla, 1878 (93) harbi sınırlarına çekildiği için Lenin ve Stalin’i eleştirecekti.

Çarlık Rusyası’nın önerisiyle Rusya, İngiltere, Fransa dışişleri bakanları arasında kararlaştırılan Sykes-Picot Antlaşması’na (Mayıs 1916) göre, Dicle’nin akış çizgisinin doğusundaki bölgenin Rusya’ya bırakılması karşılığında, batısındaki bölge Fransızlara bırakılmıştı. Sevr Antlaşması imzalanmadan önce Fransızlar tarafından hileyle işgal edilecek olan, Klikya adıyla bilinen eski Ermeni yerleşim yeri olan bu bölgenin, Ermeni özerk bölgesi olarak, Büyük Ermenistan’a katılması Ermeni liderler tarafından Sevr haritaları belirlenirken ifade edilmekteydi.

BATI’NIN AMACI FARKLIYDI

Kısacası, Lozan’ın revizyonundan Kürtlerin kazanacağı Şırnak ile Hakkâri’nin yarısıydı, Sevr Antlaşması yürürlüğe konmuş olsaydı, Kürtlerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür ve eşit yurttaşları olarak sahip olduğu topraklarından kovulmuş ya da Büyük Ermenistan’ın ve Kilikya’ya oturmuş olan Fransızların vergilendirdiği alt-kastları olacakları açıktı.

Şu da belirtilmeli. Sevr haritasını hazırlayan Batı, Kürtlere bir devlet kazandırmak için değil, Türkiye Cumhuriyeti adını alacak olan ulus-devleti kurdurmamak için haritaya bir de Kürdistan eklemiş ve onu öyle ikiye bölmüştü ki, değil devlet olmak, hindi çiftliği bile olamazdı. Bunun için olsa gerek ki, Öcalan, Rus gazeteciye, “Rus orduları gitmeseydi Ermenistan da, Kürdistan da kurulmuş olacaktı” dediği yerde “TC’nin (yani Türkiye Cumhuriyeti’nin) çöküşünün”, PKK’nin “Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesine bağlı olduğunu” söyleyecekti.

TC’nin çöküşünü, Öcalan, doğal ki, Ermenistan ile Kürdistan’ın kuruluşuna endekslemişti. Kürdistan’ın kurulması için Türkiye Cumhuriyeti’nin çökertilmesi, “egemen Türklüğün” Anadolu’dan sökülüp atılması, ayrılıkçı Kürtlerin coşkuyla dillendirdiği konulardı. “Çağımızın Bizansı TC’yi Anadolu’dan sökmek”, “Kemalizmi parçalamak ve bu coğrafyadan süpürmek”, “Türk ordusunun merkezi yapısını”, dolayısıyla “Türk devletinin merkezini dağıtmak” (Sosyalist Alternatif, Ağustos 1995) isteğiyle yanıp tutuşmaları, Kürtlerin Türkiye’den ayrılmak, ayrı devlet kurmak isteğiyle sınırlı olmamak gerekirdi.

ÖCALAN’DAN ÇİRKİN SÖZLER

PKK’nin yayın organı Serxvebun’un Kasım 1990 tarihli sayısında yayımlanan “TC’nin 67. Yıl Gerçeği” yazısında, Öcalan, 1920’lerde kurulan Cumhuriyetin tepeden inme olduğunu, bir gecede kurulduğunu, çirkin, kaba ve ağır sözlerle ve eleştirel bir söylemle dile getirirken PKK’nin, “Kürdistan’da bir halk cumhuriyeti” kurmayı amaçladığını da bu arada açıklıyordu. Okuyalım Öcalan’ı: “M. Kemal bir gün açıklıyor, ertesi gün ise yirmi bir pare top atışı ile Cumhuriyet ilan ediliyor. Biz Kürdistan’da kurulacak sisteme şimdiden ‘halk cumhuriyeti’ diyorsak, bunun partisini, programını oluşturduğumuz içindir. Savaşını çok yoğun biçimde, çok uzun süredir verdiğimiz içindir. Halen de çok uzağımızdadır diyoruz. Bunlar ise bir günde ilan ediyorlar. Sahtekârlığa bakın. Böylesine büyük bir ülke içinde, bir kişinin bir günde Cumhuriyeti ilan etmesi, üçkâğıtçılık değil de nedir? Hani partisi, hani programı, hani mücadelesi, hani temel değer yargıları, hani ilkeleri?” (Abdullah Öcalan, 12 Eylül Faşizmi ve PKK Direnişi, Yurt Yayınları, Kasım 1992, s. 497.)

Kimi okurun pes dediğini duyar gibiyim ama benim pes etmeye niyetim yok, üstelik Erdoğan’ı keyiflendirmek gibi bir keyfi de kaçırmak istemem. Şöyle:

HANGİ TÜRKİYE OLACAKTI?

“M. Kemal”in Anadolu’daki gücünü nereden aldığı sorusunu Öcalan, kendisi yanıtlıyor: “Ayrılırken Vahdettin’in yanına gidiyor. (…) İşte yetkiyi, daha sonradan kovduğu Vahdettin’den alıyor. Yani güç kaynağı Vahdettin’dir; partisi, Vahdettin’in partisidir; ve kendisi de Vahdettin’in paşasıdır. Korkunç ikiyüzlülük etmiştir.” (s. 497.) “Anti-sosyalist ve anti-İslamcıdır.” “Adam insanlığa dayanmıyor; tarihe düşman, insanlığa düşman, dine düşmandır” (s. 499.) Bir zamanlar Özal’dan işittiğimiz, şimdilerde “Son Osmanlı”nın ve “Osmanlıların” söylediği gibi, “Evet Osmanlı sultanları olsaydı, bugün Türkiye’de cumhuriyetten daha iyi bir rejim rahatlıkla sürdürülebilirdi. Belki de Türkiye, daha çok gelişebilirdi.” (s. 498.) Hiç kuşku yok ki doğrudur!

Ama soru şuydu: Öcalan, “Evet Osmanlı sultanları olsaydı, bugün Türkiye’de cumhuriyetten daha iyi bir rejim sürdürülebilir, belki Türkiye daha çok gelişebilirdi!” diyordu ama bir şeyi, küçük bir ayrıntıyı unutmuş görünüyordu. Öyle ya, hangi “Türkiye’de” ve hangi “Türkiye” olacaktı daha özgür olan ve daha çok gelişecek olan? Sevr uygulansaydı, Türkiye olacak mıydı ki?

ETNİK AYRIMCILIK ÇAĞDIŞI

1991’de yayınlanan Ulus, Uluslaşma, Demokratikleşme kitapçığımda yer alan bir paragrafı burada yinelemek isterim: “Bugün ulus birliği içinde, ırk gibi, dil, din, mezhep gibi farklılıkları geriye doğru derinleştirerek karşıtlığa ve dolayısıyla düşmanlığa dönüştürmek de, bu farklılıkları, geçmişten gelen özellikler ve zenginlikler olarak algılayarak insanlığın gelişmesinin dinamiğine dönüştürmek de olanaklı.”

Ne var ki ve ne acıdır ki, kültürel zenginlikler olarak nitelediğimiz etnik gibi doğal zenginlikler ve din gibi geleneksel olarak oluşmuş farklılıklar, Türkiye’nin “stratejik ortakları”nın güdümünde derinleştirilerek karşıtlığa ve düşmanlığa dönüştürüldü. Kuşku yok ki, PKK, bu oyunun tek aleti değildi. Nasıl ki, NATO’nun Türkiye’de bir askeri darbe planına uyarlı olarak, 1974’ten 12 Eylül’e (1980) değin ülke, giderek bir yandan gençleri, emekçileri ve genel olarak halkı etnik ve mezhepsel konumlarına göre birbirine düşmanlaştırarak yaygınlaşan, yoğunlaşan, yeğinleşen bir iç savaşa sahne olduysa, 12 Eylül yönetimi, ABD’nin güdülediği doğrultuda planlı ve programlı olarak birbirine düşmanlaştırdığı ve böldüğü emeği ve emekçiyi, pusuda, işkencede, hücrede, darağacında yok etti. Sağ-sol bölünmesi ideolojik olmaktan çok, Alevi-Sünni gibi mezhepsel, Türk-Kürt gibi etnik bir plan üzerinde geliştirildi. Aleviler yalnız laik oldukları ya da laik parti olan sosyal-demokrat partilere oy verdikleri için, kent kent yok edildiler; Kürtler, sosyalist ya da komünist yakıştırması altında salt Kürt oldukları için ezildiler.

BASKILAR AYRILIKÇILIĞI TETİKLEDİ

Öyle ki, Kürtçe, konuşma dili olarak yasaklanarak, Kürt ananın cezaevindeki oğluyla konuşmasının dipçikle engellenmesinden, mırıldandığı Kürtçe bir ezginin bedelini ya polis kurşunuyla, ya işkencede, ya cezaevinde ödemeye değin, Kürtler üzerinde yoğunlaştırılan dilsel ve kültürel baskılar, ayrılıkçı siyasal hareketleri tetikledi, şiddete dö-nüştürmekle kalmadı, şiddeti yaygınlaştırdı ve yeğinleştirdi. Baskı o denli dayanılmaz yoğunluktaydı ki, Diyarbakır Cezaevi’nde Kürt gençler topluca kendilerini yakarak yaşamlarıyla bir halkın çiğnenen onurunu kurtarmaya çalıştılar. 12 Eylül askeri yönetimi, NATO planı çerçevesinde kirli savaşla kirletilen ülkeyi, bir halkı ayaklanacak boyutta ve derinlikte daha çok kirletmiş, ulusu ve ülkeyi lime lime bölmesi için programlanan PKK’nin, birkaç yıl içinde Türkiye’ye karşı savaş açacak denli güçlenmesinin toplumsal ortamını yaratmış, önünü ve yolunu açmıştı.

Ama şunları da bilmek gerekir: Ulus, dinsel ve etnik kimliklerin üstünde, bu kimliklerden nitel olarak farklı bir birliktir, birimdir. Etnik topluluklar arasından birinin (yani Türklerin) ulusun oluşumunda, geçmişten gelen ve devlet geleneğinde odaklaşan kazanımları dolayısıyla belirleyici rol oynamış olması, bu öncü rolü oynamış olan etnik topluluğa (yani Türk etnisitesine) aynı ulus içinde yer alan öteki etnik topluluğu (Kürtleri) ezme, baskılama hakkı vermez, veremezdi.

Eşitlik ve özgürlük isteyen Kürtler üzerinde yoğunlaştırılan 12 Eylül döneminin baskılarını, Ulusal Kurtuluş Savaşı sürecinde Koçgiri isyanlarıyla (1921), Cumhuriyetin teri kurumadan yeni devleti tehdit eden Şeyh Sait İsyanı’yla (1925), Ağrı isyanlarıyla (1931) köklenen ayrılıkçı hareketlerin neden olduğu, Kürtler üzerindeki sınırlamalarla açıklamamak gerekir. Özellikle de ekonomik ve siyasal bütünleşmeye karşı dirençli bir yapı oluşturan aşiret ve kabile gibi geleneksel yapıların korunduğu, feodal toprak mülkiyet biçimlerinin ağır bastığı, gerici teokratik kurumların toplumsal yaşamı derinden etkilediği, yani uluslaşma süreciyle tam ve uyumlu bir bütünleşme içersine çekilememiş toplum birimleri üzerinde böyle bir baskı, ayrılıkçı eğilimleri isteklendirdi ve tetikledi. Bu, şöyle de güncelleştirilebilir:

FAŞİZM VE NEGATİF FAŞİZM

Emperyalist saldırının hedefinde ya da kendi eğilimleri doğrultusunda, dışardan ve içerden, ulusu, etnik ya da dinsel topluluklara bölmek söz konusu olduğunda, ulusun oluşumunda öncü rol oynamış olan etnik kimliğin (diyelim Türk kimliğin), öteki kimliklerden çok ve onlardan önce ve kimi zaman onlara karşı, ulusun bölünmesini, emperyalist-küresel egemenliğe ve onun bir aleti haline getirilmiş bulunan dinsel gericiliğe karşı, daha duyarlı olması, daha derinden sorumluluk üstlenmesi doğası gereğidir. Ama etnik ayrımcılığı etnik baskıyla önlemek ve bunu sistemleştirmek, etnik ayrımcılığa karşı etnik baskı uygulamak, etnik ayrılıkçı şiddete karşı etnik şiddet uygulamak, sürekli faşizm üretir ve faşizmi sistemleştirir. 12 Eylül sürecinde yapıldığı gibi. Türkiye’de geçmişten günümüze, varolan ayrılma ve ayrı devlet kurma yanlılarının, demokratik olmayan yöntemlerle baskılanarak bu ayrımcılığın canlı tutulduğu ve yığınsallaştırıldığı göz ardı edilmemeli. Sorun ayrılma değil, ayrışma değil, demokratikleşme sorunudur. Demokratikleşmenin yöntemi demokratik olmak gerekir. Siyasal açıdan olduğu kadar ekonomik açıdan da sorun, etnik sorun değil, ulusun üyelerinin tam eşitleşmesi ve özgürleşmesi sorunudur. Özgürlüklerin, ayrılma özgürlüğü olarak kullanılmasını, bireysel düşünceler olarak anlayışla karşılamak gerekir, ama ayrılma özgürlüğünün olması ayrı şey, ayrılmak istemek ayrı şey ve bunu silah yoluyla gerçekleştirmeye çalışmak çok daha ayrı şeylerdir. Biri nasıl ki faşizm ise öteki de negatif faşizmdir.

DEMOKRATİKLEŞMENİN ANAHTARI

Demokratikleşmenin anahtarı, etnik ya da dinsel ayrışmada değil, demokratikleşmenin devindiricisi modern emekçi sınıf ve katmanlardadır. Modern anlamda sınıflaşmamış, aşiret yapısına yargılı, kast ya da yarı-kast konumunda, serf durumunda emekçilerin işi de değildir demokratikleşme. Etnik siyasallaşma, etnik özelliklere ve topluluklara göre emekçi sınıfı bölme, ulusu bölme, aşiretleri egemen duruma getirme; dinsel siyasallaşma, tarikat ve cemaatlerin siyasal yaşama egemen olması, aklın ve bilimin, inançların baskısı altına alınması, yani ulema ve şeyhler tarafından yönlenme ve yönetilme, çağdışı, gerici siyasalardır. Etnik toplulukları ve aşiret birliklerini ulus olarak nitelemek ne denli yanlışsa, etnik ayrımcılığı, ulusların geleceklerini belirleme hakkı olarak nitelemek de o denli yanlıştır, çağ karşıtlığıdır, PKK bunun dışında değildir.

TARİHİ FIRSATTAN KAPALI AÇILIMA

“ABD, İmralı’ya kapattırdığı Öcalan’ı şimdi Gül ve Erdoğan’ın eliyle

sahneye çıkarmaya çalışıyor”

 

“Sovyetler Birliği”nin çöküşüyle birlikte, “Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürt siyasetinin gözden geçirilmesine gerek olduğu kanısının giderek yaygınlaştığını” belirten Paul Henze, “Yüksek derecede merkezileşmiş bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nde, federalizmin, olası alternatif bir devlet örgütlenme modeli olarak” düşünülmesini yazıyordu. Etnik, dinsel ve benzeri federasyonlar yanında, bölgesel federalizmin de düşünülmesi gerektiğini öneriyor ve durumun “hem fırsatlarla, hem tehlikelerle dolu olduğunu” belirtiyordu. (Turkey’s New Geopolitics, s. 25-27.)

Bir başka “fırsat”ı da Çandar sunmuştu.

Özal’ın ölümünden iki yıl kadar sonra, “Tarihi Fırsat ya da Tarihi Risk” yazısında, “Türkiye ya büyür, ya küçülür. Böyle kalamaz. Bir tek böyle kalması imkânsız” diye yazmış ve eklemişti: “Türkiye, ya beşeri sınırlarına kadar büyür, ya beşeri sınırlarına kadar çekilir, bu küçülmedir.” “Beşeri sınır, birincisi, Kuzey Irak’tır. Kuzey Irak, Kürtler ve daha az sayıda Türkmenlerden oluşuyor. Her iki beşeri unsur, Türkiye nüfusunun iki ana beşeri nüfusunun soydaşlarıdır.” Türkiye-Irak sınırının yapay olarak Türkiye’ye dayatılmış bir sınır olduğunu anımsatan Çandar, bu yapay sınırın, Türkiye’nin kaçınılmaz olarak büyümesinin, kaçınılmaz olarak küçülmesinin tek alternatifi olduğunu ileri sürecek ve noktayı koyacaktı: “Bundan sonra Kuzey Irak Türkiye’den sorulur, Türkiye büyür ya da Türkiye, Kürtler olmadan yalnızca Türk beşeri sınırlarına çekilir, bu küçülmedir.” (Sabah, 25 Mart 1995.)

ANADOLU FEDERASYONU BÖLÜNMENİN BASAMAĞI

Çandar, bu yazıyı, 20 Mart 1995’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a düzenlediği ve Irak’ın derinine girdiği zaman yazmıştı. Amaç açıktı. Ne var ki, burada, ABD’nin hedefiyle doğrudan bir örtüşme olsa da, ABD’nin karşı çıkacağı bilinmek gerekirdi. “Bu sorunu ben çözeceğim ve millete hediye edeceğim” diyen Özal da Eşref Bitlis’le birlikte Kürt sorununu Türkiye açısından çözmeye soyunmuştu. Ama, ABD, Kürt sorununu şunun bunun çözmesini değil, kendisinin kullanacağı biçimde, bizzat kendisinin belirlediği biçimde çözmeyi istiyordu. Nasıl ki, “Kürt sorunu” diye bir sorun ürettiyse, böyle bir sorun üretilmesindeki amaç neyse, çözüm de bu amaca uygun olmalıydı!

Burada bir kez daha, Uğur Mumcu’nun bize duyurduğu Amerikan gazeteci Randal’ın Talabani ve ardından Özal ile görüştüğünü, Özal’ın, Çandar’ı, gazeteci olarak Talabani’yle görüşmek için Londra’ya gönderdiğini anımsayalım. Talabani ve Barzani’nin Özal’ın davetlisi olarak Türkiye’ye çağrıldığını, Talabani ile Barzani adına Dizai’nin Ankara’da resmi görevlilerle görüştürüldüğünü de anımsayalım. ABD’de, Talabani ile Barzani’nin, “Anadolu Federasyonu”nu dile getirdiklerini de... Uğur Mumcu’nun çırpınırcasına, önce Kuzey Irak Kürtleriyle Türkiye’deki Kürtlerin bir yarısını, Türkiye’deki Türkler ile Kuzey Irak’taki Türkmenlerin öbür yarısını oluşturacağı Anadolu Federasyonu’nun, Kürtlerin, Türkiye’den ayrılarak Türkiye’yi bölmelerinin bir basamağını oluşturacağını, yani Cengiz Çandar’ın büyüme dediği şeyin bölünmenin basamağı olduğunu üst üste vurguladığını da burada anımsayalım.

Başlangıçta 100 bin, görüşmelerden sonra 65 bin askerinin Güneydoğu Anadolu’da konuşlanması için mutabakat belgesi hazırlanmış, ama Meclis’te, “yeterli sayıya ulaşılamadığı için” tezkere geçmemiş. “Evet. Geldiler, hazırlık yaptılar. Tesisler, araziler kiraladılar. Adamlar geldiler rüzgârda dalgalarda sallanıyorlar.” Böyle diyor o günlerin Genelkurmay Başkanı Özkök, “Ben anayasal kaza diyorum” diyor, “çoğunluk evet dedi, ama yeterlilik sayısına ulaşılamadığı için….” Fikret Bila’nın sorusunu yanıtlıyor Özkök: “Tezkereyi nasıl çıkarırsanız öyledir. Uygulaması öyle yapılır. Geldim, gitmem diyen, bu gücü kendinde bulan da zorla gelir girer oraya…”

OBAMA ‘RİSK’İ KAPATIYOR ‘FIRSAT’I AÇIYOR

Türkiye’ye davul-zurna çalarak gelen ama “Anadolu Federasyonu” mucidi Talabani’yi gizlice ziyaret edecek olan Obama’nın, bir kolu omzunda Erdoğan, Çandar’ın “risk”ini bir eliyle kapatmış öteki eliyle “fırsat”ını açıyor ve Hakkâri ve Yozgat’ta ağlayan annelerin gözyaşlarını siliyor; Obama’nın bir kolu belinde Gül, Henze’nin “tehlike”sini bir eliyle kapatmış, öteki eliyle “fırsat”ı kucaklıyor. Gül, nasıl ki, “tezkere” öncesi, ABD, kendi askerini konuşlandıracağı Güneydoğu Anadolu’yu, sıcak çatışma alanı olmaktan çıkarmak için Öcalan’ı Ecevit eliyle İmralı’ya kapattırdıysa, şimdi Irak’tan çekilecek askerini Güneydoğu Anadolu’ya yerleştirmek için, Öcalan’ı, tezkere gazileri Gül ve Erdoğan’ın eliyle sahneye çıkarmaya çalışıyor.

Yıl 2009, PKK’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı savaş başlattığı 14/15 Ağustos’unun yirmi beşinci yılına bir hafta, ABD’nin Irak’tan askerini çekmek için belirlediği takvime göre birkaç ay var.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dilinde PKK’nin bombası, “Milletimiz, birlik, beraberlik, dayanışma istiyor. Anneler, gözyaşları dinsin, kan, ölüm olmasın istiyor. Hepimiz bunu istiyoruz” diyor (Radikal, 6 Ağustos 2009), ardından “Hakkâri’deki anne ile Yozgat’taki annenin oğlunun başında aynı duayı okumuş” olmasıyla, “yanlış” olanı bulguluyor. Yani “öldüren” ile “öldürülen”i aynı dua ile “eşitliyor”. Kısacası, Türkiye Cumhuriyeti’ne saldıran PKK ile, PKK’nin saldırısına karşı varlığını koruyan Türkiye Cumhuriyeti’ni, bakkal terazisinde aynı kefeye koyuyor.

AĞLAYAN ANNE İLE AĞLATAN ANNE

Anneleri ağlatanların anneleri de anneydi kuşkusuz. Ağlayan anne ile ağlatan anne de denebilirdi onlara. Ama anneydi ikisi de. Anne olarak ikisi de acı çekiyordu. Ne var ki, onların gözyaşlarını anne oldukları için değil, öldürenin annesi ile öldürülenin annesi oldukları için silmek, öldüren ile öldürtüleni özdeşleştirmek, eşitleştirmek, aynı yere koymak değil miydi?

İki annenin de anne diye aynı eller tarafından gözyaşlarının silinmesi, açık söyleyelim, bir oyun değil miydi? “Kürt açılımı” çerçevesinde, Gül’ün “fırsat” olarak başlattığı, “yanlışlar sona ermeli” başlıklı “birlik mesajında” dillendirilen “yanlışlar”, etnik ayrılıkçılığı tetikleyen etnik baskılar mıydı, yoksa etnik ayrılıkçıların ulus-devletten ayrılma ve ayrı devlet olma amacıyla koyduğu eylemlere karşı, ulusun/ülkenin varlığının korunmuş olması mıydı?

Şöyle de açıklanabilir: Tartışmanın odağında örtük (saklı) duran yanlışlar, Kürtlere özerklik statüsü tanınmamış olması mıydı, federasyona karşı çıkılması mıydı, yoksa “ayrılma” ve ayrı devlet olmak isteyen silahlı şiddet örgütünün ulusal kurtuluş savaşı veren örgüt olarak tanınmamış olması mıydı? Şunu da ekleyelim: Yurdun savunmasını bir görev olarak sınırlara taşımış Mehmet’i, “işgalci” faşistler nitelemesiyle ve bombalı baskınlarıyla, pusuya düşürerek tabuta koyanların taleplerini kabul etmemek miydi yanlış olan?

“Açılım”ın açılmayan örtüsü altında hangi yanlışlardı sona erdirilmek istenen. Dilsel, kültürel, ekonomik ve yaşamsal baskılar mıydı düzeltilecek olan yanlışlar, yoksa ayrılma, ayrı devlet olma amacıyla azınlık statüsünden federasyona, federasyondan ayrılmaya ve ayrı devlet kurmaya aşamalı geçişin, siyasal gösterilerden teröre ve terörden iç savaşa tırmandırılan eylemlerin önlenmeye çalışılması mıydı?

AYRIMCI VE AYRILIKÇI GİRİŞİM

Bugün, “fırsat” ve “açılım” ile gündeme getirilen, ne olduğu ve ne olacağı “sır” olan yeni yapılanmanın nice zaman önce planlandığını, Kürtçe televizyonun, bu programın ilk adımlarından biri olduğunu bugün olsun düşünmeyecek miydik? Bunun, ayrımcı ve ayrılıkçı bir girişimi somutlaştırdığını, kendimize olsun açıklamayacak mıydık?

“Açılım” ile açılacak neydi, kapanacak olan neydi? Gül’ün, başbakanlığında yana yakıla anlatmaktan kendini alamadığı “üç oy” eksikli tezkere miydi kapanmış olan ve açılacak olan “üç eksikli” tezkere mi olacaktı! Yoksa, Pandora’nın öteki kutusu mu açılacaktı. Daha açık bir söyleyişle, Irak’ı işgale hazırlandığı süreçte Güneydoğu Anadolu’ya konuşlandırılamamış olan 65 bin Amerikan askerini, bu kez, Irak’tan çekilmek adı altında, Güneydoğu Anadolu’da konuşlandırmanın tezkeresi mi olacaktı yanlışın düzeltilmesi?

Sorularımızın yanıtı “tezkere” değil de dilsel ve kültürel baskılar olacaksa, hemen belirtelim ki, NATO patentli 12 Eylül yönetiminin, Evren’in özel ve özgül çabasıyla anayasaya konmuş olduğu Kürtçeyi yasaklayan yasa, (19.10.1983 günlü Türkçeden başka Dillerle Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun), Özal’ın çabasıyla, Terörle Mücadele Yasası’nın geçici 23/c maddesiyle, 12.4.1991’de yürürlükten kaldırılmış; Türkçeden başka anadillerde “düşüncelerin açıklanmasını ve yayılmasını”, “yayın yapılmasını” yasaklayan anayasanın 26 ve 28’inci maddeleri, Ecevit’in son başbakanlığı döneminde, 3 Ekim 2001’de, anadille ilgili yasaklamalardan arındırılarak değiştirilmiş, anayasanın “eğitim ve öğretimle” ilgili 42. maddesi dışında, 12 Eylül yönetimi tarafından anayasaya konan ve yasayla sınırlanan yasak dil ve yasayla yasaklanan dil kavramları aşılmıştı. AKP iktidarı (iktidarları) dönemlerinde, yasak dil, yasayla yasaklanmış dil tüzel anlamda aşılmış olmakla birlikte, uygulamada, Kürtçe, farklı yerlerde, farklı biçimlerde, farklı baskıların nedeni olmaya devam edecekti. İktidar AKP’deydi uzun yıllar. AKP’nin iktidarında, 12 Eylül yasakları, kirli savaşın aleti olarak sürdürülmeye devam edildi.

‘YASASIZ YASAK’

Bir dilin, özellikle ülkesinin bir parçası olan bir anadilin devlet tarafından, üstelik bir dizi yasayla yasaklanmış olması, ulus çağında olabilir bir şey değildi. Kürtleri, halk olarak, birlikte, iç içe, yan yana kardeşçe yaşadığı halkla düşmanlaştırmak amacıyla -bilinçli olarak bu amaçla- Kürtçe, konuşma dili olarak da yasaklandı ve bu, kendi köyünde konuşulan dilden başka dil bilmeyen, kendi köyünden başka köy bilmeyen ananın yüreğine, cezaevi kapısında, bir yumruk oldu, indirildi. Ama yasayla yasaklanmış dil kalmadığı zaman, “yasasız yasak” dönemine dönüldü, yasasız yasaklandı Kürtçe. Kürtçe, özellikle türküleriyle, ezgileriyle insanlığı zenginleştiren kimi sanatçının yaşamına bedel olacak denli ağır sorunlar yaşanmasının nedeni oldu. AKP, iktidar olduğu zaman, Kürtçenin eğitim ve öğretimle ilgili sınırlaması dışında, yasalar açısından yasaksız Kürtçeyi kucağında hazır bulmuştu. Ama Kürtçe türkü çığrılmasını, ezgiler mırıldanılmasını, PKK ile özdeşleyen ilkel anlayışı sürdürmekte duraksamamıştı.

KÜRTÇE TELEVİZYON İLK ADIM

Gül’ün “yanlışlar”ı, dilsel ve kültürel baskılar değil de halk içinde, yerel yöneticilerden çocuklara değin, güvenlik birimlerinin, öldürmekten kaybetmeye değin uygulamalarıysa, bunlar, güvenlik güçlerinin maksatlı ve kasıtlı eylemlerini örterek değil, yasaların içtenlikle tam ve doğru uygulanmasını sağlayarak giderilmiş olmak gerekirdi. Sekiz yıldır tek başına iktidar olan bir partinin kucağında büyüyen, güvenlik birimlerinde kimi öldürümle sonuçlanan işkencelere değin bir dizi fiziksel ve pisikolojik baskıyı önlemek için, Obama’nın üflediği “fırsat”ı ya da Irak’ı işgal eden Amerikan askerinin Irak’tan çekilmesine ve Tezkere’nin terkiyle ABD askerine kapalı Güneydoğu’da, ABD askerinin konuşlandırılmasına endeksli “açılım”ı beklemenin gereği olabilir miydi?

Televizyon kanallarında, radyolarda, Kürtçe hariç, bilinen bütün dillerde, türküler söyleniyor, ezgiler seslendiriliyorsa, yasayla yasaklanmış dil kalmayınca, devletin televizyon ve radyoları başta olmak üzere bütün kanallarda, çığıran herkes Kürtçe de çığırabilmeliydi. Ama öyle olmadı, yasasız yasak devam etti. Ta ki yalnızca Kürtçe türkü çığırmak için, yalnızca Kürtçe yayın yapmak için ayrı bir kanal oluşturana değin. Kürtçe çığırmak için ayrı bir televizyon kanalı kurmanın, Türkiye içinde de olsa ayrı bir bölge oluşturulmak istendiğini bize düşündürmeyecek miydi? Bugün, “fırsat” ve “açılım” ile gündeme getirilen, ne olduğu ve ne olacağı “sır” olan yeni yapılanmanın nice zaman önce planlandığını, Kürtçe televizyonun, bu programın ilk adımlarından biri olduğunu bugün olsun düşünmeyecek miydik? Bunun, ayrımcı ve ayrılıkçı bir girişimi somutlaştırdığını, kendimize olsun açıklamayacak mıydık?

SÖYLEMEYECEK, YAZAMAYACAK MIYIZ?

Gece sınır karakollarını basan, yürüyüş halindeki birlikleri köprü üstünde pusuya düşüren, asker kanı döken ve can yakanların sıcak takibini, uluslararası hukukun tanıdığı “meşruiyet” sınırları içinde gerçekleştirmekten özenle kaçınarak, ancak Türk askerinin başına çuval geçiren Amerikan komutanının belirleyeceği olay yerinden birkaç yüz kilometre uzaktaki kodlara, ancak belirlenen günde, ancak belirlenen saatte, ancak havadan, ancak açılan ateş ve vurulan beden soğuduktan, kefenler çürüyüp dağıldıktan, yani Beyaz Saray’dan izin çıktıktan sonra, askere “sıcak takip” emri verilmiş olmasının, “risk” ya da “tehlike”den başka bir şey olmayan “fırsat”ı yakalamaya ve açılıp saçılmaya gerekçe oluşturduğunu söyleyemeyecek miydik?

Bütün bunların plan ise plan, tertip ise tertip, oyun ise oyun, satış ise satış, bağış ise bağış, azınlık ise azınlık, federasyon ise federasyon, ayrılmak ise ayrılmak, bölünmek ise bölünmek olduğunu söyleyemeyecek, yazamayacak mıyız? Söyleyenleri ve söyleyecekleri, yazanları ve yazacakları, engelleyenleri ve engelleyecekleri, dün Pentagon ayarlı ve Beyaz Saray planlı füzelerle, sabotaj, suikast ve provokasyonlarla, bugün Türkiye kadar büyük Silivri bombasıyla bertaraf edilmiş olduğunu, bertaraf edilmekte olduğunu, bertaraf edileceğini söyleyemeyecek, yazamayacak mıyız?

 

CUMHURİYET GAZETESİ – 03-07/ EYLÜL /2009