İMZALANAN
AB EK PROTOKOLÜ K.K.T.C'NİN SONUNU GETİRECEK
|
NU: 10
|
| KIBRIS POLİTİKASINDAKİ HATALAR KIBRIS'IN KAYBEDİLMESİNİ GÜNDEME GETİRDİ
Kıbrıs “sorunu”nu çözmek, uzlaşmaz taraf
olmaktan kurtulmak, Rum tarafını uzlaşmaz göstermek ve diplomatik “zafer”
kazanmak için başlatılan yanlış politika bugün Türkiye’yi, GKRY’ni “Kıbrıs
Cumhuriyeti” olarak tanıma ve yirmi iki yıldır tanıdığı KKTC’ni tanımaktan
fiilen vazgeçme ve KKTC devletini tasfiye noktasına getirmiştir. Annan
Planı’nın kabülüyle başlayan hatalar sincirine eklenen son halka 17 Aralık
2004 Brüksel Zirvesi Kararı’nın mevcut içeriği ile kabulü edilmesidir.
Bu hatanın sonucu Rum yönetimini tanıma sürecini başlatan Ek Protokolün
imzalanması olgusudur. Bu olgu geriye dönülemeyecek, dönülebilmesi halinde
ise ağır maliyetlerin ödeneceği bir süreç başlatmıştır. AB ile Ek Protokolün imzalanması durumunda Türkiye, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) en azından dolaylı olarak ya da “üstü kapalı” (zimni olarak), tanımış olacak; veya AB yetkililerinin ifade ettiği gibi “Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımanın ilk adımı” olacaktır. Üstü kapalı tanıma, hukuki sonuçları itibarıyla kesin (de-jure) tanımadan farklı değildir. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn’in “Türkiye, Ankara Anlaşması Protokolü’nü imzalayarak yeni üyelerin üyeliğini bu şekilde teyit etmiş olacak” açıklaması da bu gerçeğin bir teyididir. ABD-AB-İngiltere-Yunanistan-GKRY’den oluşan cephenin bir Kıbrıs Projesi vardır. Bu projenin özü, Türkiye’yi Kıbrıs’tan çıkarmak, 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile Türkiye’nin Kıbrıs üzerinde kazandığı hak ve statüyü ortadan kaldırmak, KKTC’ne, Kıbrıs’ta Türk varlığına ve kimliğine son vermek ve Kıbrıs’ı kendi kontrolları altında, gerektiğinde Türkiye’ye karşı da kullanabilecekleri bir “Helen Adası” haline getirmektir. Bugün gelinen aşamada bunun ilk adımı, AB üyesi olmuş GKRY’ni, Türkiye’ye “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanıtmaktır. AB’nin geçmiş genişleme dönemlerinden farklı olarak bu kez Türkiye’nin Ek Protokolü imzalamasının müzakerelerin başlaması için ön koşul haline getirilmesinin esas nedeni budur. Kıbrıs’ın Helen Adası haline getirilmesinin en basit yolu Türkiye’yi Kıbrıs’tan çıkarmak, Garanti Antlaşması’nı işlemez hale getirmek, Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki haklarını ve statüsünü ortadan kaldırmak ve Kıbrıs Türk halkının üniter Rum Cumhuriyeti içinde azınlık statüsüne düşürmektir. Bunu sağalayacak olan ise GKRY’nin tanınmasıdır. Kıbrıs sorunu özünde bir Türk-Yunan sorunudur. Bu sorunun temelinde Yunanistan’ın Megolo İdeası (Büyük Yunanistan hedefi) kapsamında Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesi (ENOSİS’in gerçekleştirilmesi) amacı vardır. Kıbrıs sorununu yaratan Yunanistan’dır. Yunanistan, Türk-Yunan dengesini kendi lehine bozarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı üstünlük kurmak istemektedir. GKRY , Yunantistan ile işbirliği halinde ortak hedefleri olan Kıbrıs Adası’nı bir Helen adası haline getirebilmek için Kıbrıs sorununun Avrupa Birliği içinde çözümünü istemektedir. GKRY ve Rum halkı, AB çözümü dedikleri çözüme ulaşmak için de gerçekte Türk tarafının tamamen aleyhine olan ama adanın Helenleştirilmesini azami 10-15 yıla yayan Annan Planı’nı %76 gibi yüksek bir oranla reddetmiştir. Rum tarafının Annan Planı’na “HAYIR” demesinin temelinde Türklerle sınırlı da olsa bir yetki paylaşımını istemesi, Türkleri azınlık satatüsüne düşürmek amacı yanında diğer önemli nedenlerden biri de meseleyi uluslar arası hukuk düzleminden kopararak AB müktesebatı kapsamında anayasal bir mesele olarak iç hukuk meselesi haline getirmektir. Rum lideri Papadopulos, Türkiye’nin AB üyelik zaafiyeti devam ettikçe “AB çözümü”nü mutlaka sağlayacaklarını ifade ederek müzakere yolunu tıkamaktadır. Papadopulos, elindeki veto silahını kullanarak, “AB’ne üye olmak tutukusu içindeki gözü kapalı teslimiyet gösteren Türkiye politikacılarına her istediğini kabul ettireceğini” dile getirerek Yunanistan ile birlikte ortak stratejilerini uygulamaktadır. AB üyesi olarak AB’nin desteğini arkasına almak suretiyle 17 Aralık Brüksel Zirve kararını Türkiye’ye kabul ettirmiş olmasıyla da hedefine doğru hızla yol almaktadır. 1963 Ankara Anlaşması’nı revize edecek ve gerçekte yeni bir anlaşma olacak olan “uyum protokolu”nun Türkiye’ye mutlaka imzalatılmak, onaylatılmak ve uygulatılmak istenmesinin altında yatan temel neden de bu olgudur. Rum yetkililerin “Türkiye’nin AB üyeliği Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımaktan geçer” demelerinin altında yatan olgu da budur. Gözden kaçırılmamalıdır ki, Ek protokol ile Ankara Anlaşması kapsamına alınacak ve süreç içinde eninde sonunda tanınacak olan devlet, Zurih ve Londra Antlaşmaları’nın vücut verdiği ve Türkiye’nin Garantör Devlet’lerden biri olarak garanti ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti olmayacak; 1963 yılında Rumlar’ın önceden hazırladıkları Akritas Planı kapsamında Türkler’e karşı başlattığı soykırım ve terör eylemleri ile yaratılan bugünkü Rum devleti olacaktır. GKRY’nin tanınması, KKTC’nin ortadan kalkması ve Ada’nın bir Rum devleti haline dönüşmesi, dolayısıyla ulusal Kıbrıs davasının kaybedilmesi demektir. Böyle bir halde, en hafif ifadesiyle Rumlar’ın 1963-1974 yıllarında yaptıkları katliamlar ve 1963 yılından sonra Rumlar’ın kurdukları anayasal rejim meşrulaştırılmış olacak; 1959-60 Zürih, Londra ve Lefkoşa Antlaşmaları ve Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki hak ve statüsü sona erecek, Türk-Yunan degesi, Yunanistan lehine bozulacak, Kıbrıs Türk halkının siyasal eşitliği ve egemenliği ortadan kalkacak, Türkiye Kıbrıs’ta işgalci konumuna düşecek, Rumların mal-mülklerini kullanamamalarından dolayı talep ettikleri tazminatların ödenmesi gündeme gelecek ve Türkler Rum devletinde azınlık durumuna düşeceklerdir. Bu ise Kıbrıs’ta Türk varlığının yok olma sürecinin başlangıcını oluşturacaktır. Türkiye’nin uyum protokolünü imzalarken bunun GKRY’ni tanıma anlamına gelmeyeceğini belirten tek yanlı yayınlanan deklarasyon ve Ek Protokol’ün eki olarak bu deklarasyonun TBMM’nde onaylanması ve bu hali ile uygulamaya konması, sadece Türkiye’nin iç hukuku bakımından bağlayıcı olur ve bir anlam ifade ederken, uluslararası hukuk ile AB müktesebatı bakımından bir geçerliliği ve anlamı olmayacaktır; geçmişte olduğu gibi sadece not edilmiş olacaktır. AB böyle bir uygulamayı kabul etmeyecektir. AB’nin 17 Aralık Brüksel Zirvesi’nde ortaya koyduğu tutum ve Dönem Başkanı olarak İngiltere’nin yayınladığı karşı deklarasyon bunu göstermektedir. Esasen Türkiye’nin deklarasyonun kabul edecek olsalardı 7 Mart 2005 tarihinde Ankara’da gerçekleşen “AB Troykası” toplantısında “uyum protokolünün imzalanmasının Güney Kıbrıs’ı tanıma anlamına gelmeyeceği ‘şerhi’ni kayda geçirmek isteyen Türkiye’nin talebine olumsuz yanıt” verilmezdi.” Türkiye’nin Ek Prokolu imzalarken bunun GKRY’ni tanıdığı anlamına gelmeyeceğini ifade eden “tek taraflı deklarasyon” açıklaması, pratik ve uluslararası hukuk açısından bir anlam ifade etmeyecektir. GKRY’nin üyelik süreci aşamalarında; 1993 yılında “Kıbrıs”ın üyelik başvurusunun kabul edilmesi, 1995 Gümrük Birliği kararı, 1999 Helsinki Zirvesi, 2002 Kopenhag Zirvesi, 16 Nisan Katılım Anlaşması ve 1 Mayıs 2004 üyeliğin kesinleşmesi süreçlerinde Türkiye’nin yayınladığı tek taraflı delarasyonlar, verilen notalar ya da yazılı itirazların hiçbir hukuki sonucu olmadığı ve AB’nin bütün bunlara rağmen bildiğini okuduğu; bugün GKRY’ni Türkiye’nin karşısına veto tehditini kullanan AB üyesi “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak çıkardığı gibi, yayınlanan deklarasyon da beklenen hukuki ve siyasi sonucu vermeyecektir. Aksine bir zaman dilimi içinde Türkiye’nin, başlaması muhtemel müzakerelerin ve AB ile ilişkilerin sürdürülebilirliğini sağlamak için ortaya koymak zorunda kalacağı “esnek” yaklaşımlar sonucunda “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni resmen tanıma sonucuyla karşılaşabileceği olaslığı çok yüksektir; hatta kesindir. Çünkü Rum tarafı 25 AB üyesinden biri olarak müzakere masasında olacak ve veto yetkisinin kendine verdiği güç ve avantajla Türkiye’nin resmen tanımasını vazgeçilemeyecek bir koşul olarak kullanacak ve dayatacaktır. Kaldı ki Ek Protokolun imzalanması, onaylanması ve uygulamaya koyulmasıyla AB’nin Birincil Hukuku haline gelecek olan bir anlaşmanın taraflarından biri de GKRY olacağından onun isteklerine aykırı hareketler ya da düzenlemeler kabul edilmeyecektir. Türkiye 17 Aralık 2004 AB kararıyla kabul ettiği ağır ve son derece katı koşullar (müzkerelerin ucunun açık olması, tam üyeliğin garanti edilemeyeceği, her başlığın açılması ve kapanması kararının Hükümetlerarası Konferans’ta oybirliği ile alınması yöntemine bağlanması gibi) ve özellikle bu koşullar bağlamında, GKRY’nin AB üyesi olarak varlığı, Kıbrıs konusunda Türkiye’nin ve KKTC’nin ulusal çıkarlarını koruma olanaklarını ortadan kaldıran bir zemin yaratmıştır. Kıbrıs’ın ön koşul haline getirilmiş olmasının, bunun da ötesinde daha ağır bir sonucu, Kıbrıs sorununun çözüm şeklini ve niteliğini ve Türkiye’nin AB üyelik sürecini büyük ölçüde Papadopulos’un ya da daha doğru ifadesi ile Rum Yunan ikilisinin iradesine terk eden bir zemin yaratmış olmasıdır. Rum tarafı istediği çözümü elde etmedikçe Türkiye’nin üyelik müzakerelerini sağlıklı bir şekilde sürdürebilme olanağı görülmemektedir. Ek protokolün imzalanması, onaylanması
ve uygulanmasının yaratacağı, söz konusu ağır siyasi ve hukuki sonuçlar,
çeşitli yönleriyle kamuoyunda, bilim çevrelerinde (üniversitelerde), hukuk
ve diplomasi alanında geniş bir yelpazede tartışılmaktadır. Ancak KKTC
açısından yaratacağı ekonomik sonuçlar ve Kıbrıs davasının nereye gideceği
konusu henüz bu bağlamda fazla irdelenmemiştir. Konunun bu boyutunun da
ayrıca incelenmesi ve değerlendirilmesi gereği vardır. Bütün bu gerçeklere karşın Türk Hükümeti’nin hala 1963 Ankara Ortaklık Anlaşması’nı revize edecek olan Ek Protokolü imzalamasındaki amaç nedir? Bunun anlamına ve amacına ilişkin yapılan yorumlarda, izlenen politikanın “Kıbrıs’tan kurtulma politikası” olduğu ifade edilmektedir. Böylece 3 Ekim 2005 tarihinde başlaması beklenen müzakerelerle AB ile ilişkilerin sürdürülebilir olduğu kamuoyuna gösterilecektir. Bu yolla Kıbrıs’tan kurtuluşun siyasal sorumluluğunu da, Kıbrıs Türk halkının omuzlarına atma olanağı yaratılacaktır. Çünkü Ek Protokolün imzalanması sonucunda ortaya çıkacak, ekonomik-ticari etkiler nedeniyle, KKTC halkı ekonomik yönden çözülecek ve çökecektir. Dolayısıyla Kıbrıs konusunda herhangi bir anlaşma imzalanmadan Kıbrıs meselesi fiilen bitirilmiş olacaktır. Bu yaklaşım, Türkiye ve KKTC siyasal otoritelerine sorunu zamana yayarak “yumuşatma, unutturma” olanağını verecek; deklarasyon ile GKRY’nin tanınmadığı, ama KKTC’ni tanımanın sürdürüldüğü gibi yaklaşımlarla zaman kazanılarak tepkilerin neden olacağı basınç alınacak, böylece olası sert tepkiler önlenecektir. Ayrıca deklarasyonun Ek Protokolün bir eki şeklinde TBMM’ne sunulması taktiksel yaklaşımıyla da sorunsuz onaylanması planlanmaktadır. Bu yolla milletvekillerine Rum Yönetimini tanımamayı ve KKTC’ni tanımayı sürdürmeyi TBMM onayı haline getirmek süretiyle pozisyonumuz güçlendi mesajı verilecektir. Ancak bu mesajın sadece iç politika ve hukuk açısından bir anlamı olacak ama uluslararası hukuk ve AB açısından hiç bir anlamı olmayacaktır. Esasen mevcut koşullarda, Kıbrıs konusunda herhangi bir anlaşma imzalanmadan, Türkiye ile ilgili belirsizlikler ciddiyetini korurken ve kaygan zemin varken Ek Protokol’ün imzalanması, onaylanması ve uygulamaya konmasındaki siyasi ısrar, ana amacın bu olduğu (Kıbrıs’tan kurtulma) yorumlarını ve değerlendirmelerini güçlendirmektedir. Ek Protokolün imzalanmasıyla, kaçınılmaz
olarak ya "3 Ekim'e kadar Kıbrıs'la ilgili ‘sorun bir şekilde çözülecek’,
Kıbrıs AB çatısı altında Rum-Yunan ikilisine hediye edilecek” yada Protokolün
yaratacağı ortamda Türklerin çözülmesi yani AB-Rum çözümü gerçekleşecektir.
AB çözümü demek, AB’nin kurumsal çerçevede ilke ve değerlerine dayanan
bir çözümdür. Yani “bütün Kıbrıslıların insan haklarını eksiksiz kullanmasının
sağlanması” (serbest dolaşım, serbest mülk edinme ve serbest yerleşimin
kabul edilmesi, göç etmiş Rumların eksiksiz Kuzey Kıbrıs’a dönmesi), “Türk
işgaline” son verilmesi, “yerleşiklerin” Türkiye’ye geri gönderilmesi.
Bunun anlamı, AB’nin üyesi olan “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üniter devlet
yapısı içinde Türk halkının korumaya alınmış azınlık statüsüne düşürülmesidir.
Gelinen açmazlardan kurtulabilmek için
atılması gereken adımlardan biri, AB süreçleri de dikkate alınarak, kurumsal
bir yapıya dayalı olarak KKTC-T.C. ekonomik bütünleşmesinin süratle gerçekleştirilmesidir.
Bunu için de askıya alınmış olan ekonomik bütünleşme stratejisi ve uygulamadan
kaldırılmış olan politikalar ve önlemler (KKTC-T.C. Gümrük Birliği Çerçeve
Anlaşması gibi) yeniden etkin bir şekilde yaşama geçirilmelidir. Bunun
yanında KKTC’nin tanıtılması ve iki egemen devlete dayalı uzlaşma programı
diplomatik bir atakla uygulamaya konmalıdır. Özetle KKTC’nin ve Türk halkının ekonomik çözülmesi de sağlandıktan sonra, Kıbrıs uyuşmazlığı fiilen sonlandırılmış olacaktır. Çünkü KKTC’nde ekonomik çözülme peşinden, hatta paralel olarak toprak ve mülkiyet çözülmesini de beraberinde getirecektir. KKTC’nin ekonomik, sosyal ve siyasal yapısının mevcut mülkiyet rejimine dayandığı dikkate alındığında mülkiyet alanındaki çözülme, bu düzeni de çökertecektir. Bu çöküş KKTC’nin çöküşünü ve tasfiyesini hızlandıracaktır. Bu ise meselenin kökünden halledilmesi anlamını taşımaktadır. Böyle bir durumda artık bir anlaşma zamana bırakılacaktır. Anlaşılan o ki, Türk ulusunun kabul edemeyeceği anlaşmalara imza atamayacaklarını anlayanlar Kıbrıs’tan “kurtulmanın” yolunu böyle tespit etmişlerdir. Yukarıda belirtilen çözülmeler yanında, özellikle son zamanlarda Kıbrıs meselesinin BM çatısından AB şemsiyesi altına kaydırılması yönündeki gelişmeler de bu süreci hızlandıracak ve süreyi kısaltacaktır. KKTC Cumhurbaşkanı Talat’ın girişimiyle Brüksel’de yapılan gizli görüşmeler, yine Talat’ın Kıbrıs’ta “çözümün”, AB’nin mevcut sınırı tanımasıyla 25+1 formülü olarak adlandırılan bir yaklaşımla sağlanabileceğini, yani “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin devlet denetiminin bulunmadığı ve dolayısıyla şimdilik AB müktesebatının uygulanamadığı KKTC’nin AB toprağı olarak dikkate alınması ve dolayısıyla AB içinde ayrı bir bölge olarak muamele görmesinin Türk tarafınca kabul edilebileceğinin söylenmiş olması gidilmekte olan yolu göstermektedir. Bu yol Kıbrıs’ta “AB Çözümü”dür. Yani Rum devletine Türk halkının azınlık statüsü ile yamalanması ve Türkiye’nin Kıbrıs’tan tamamen (askeriyle, “yerleşikleri”yle ve meşru haklarını-statüsünü terk ederek) çıkmasıdır. Bu sonuç mevcut Türk-Yunan dengesini bozacak ve Yunanistan lehine değiştirecektir. Yunanistan bağımsızlığını kazandıktan sonra devamlı Türkiye’den toprak alarak büyümüştür. Bu büyüme, ilk kez Lozan Barış Antlaşması’yla, sonra Zürih ve Londra Antlaşmaları’nın sağladığı hak ve statü ile 1974 Barış Harekatı ile Kıbrıs’ta durdurulmuştur. Türkiye’nin ve Türk ulusunun hayati çıkarlarını, geniş anlamıyla (Ege+Kıbrıs) mevcut olan “Lozan dengesi” korumaktadır. Dolayısıyla Türk-Yunan ilişkilerinde ve Kıbrıs’ta Türkiye’nin ve KKTC’nin çıkarlarını koruyacak ve geriye gidişe imkan vermeyecek yeni bir denge kuruluncaya kadar “Lozan dengesi”nin korunması Türkiye ve KKTC’nin hayati ulusal çıkarları açısından çok büyük stratejik öneme sahiptir. Ege ve Kıbrıs sorunları, baskı, dıştan
dayatmalar ve empoze ile çözülemez. Dayatmacı bir çözüm, “Lozan Dengesi”nin
yerini alacak yeni bir denge kuramayacağı gibi, Türkiye’nin AB’ne tam
üyeliğini de gerçekleştiremez. Yeni bir Lozan Dengesi kurulması ve Ege-Kıbrıs
sorunlarının gerçekçi çözümü ancak, KKTC yaşatılarak ve eş zamanlı olarak
Türkiye’nin AB’ne karşı dik durarak tam üye olmasıyla sağlanabilir. |