İMZALANAN AB EK PROTOKOLÜ K.K.T.C'NİN SONUNU GETİRECEK

NU: 10

KIBRIS POLİTİKASINDAKİ HATALAR KIBRIS'IN KAYBEDİLMESİNİ GÜNDEME GETİRDİ


Dr. Ahmet Zeki Bulunç
Büyükelçi (E)
Başkent Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi ve
Stratejik Araştırmalar Merkezi Öğretim Görevlisi


Kıbrıs politikasında Annan Planı süreci ile başlayan hatalar bugünkü çıkmaz noktayı yaratmıştır. Hataların yarattığı sonuç “çaresizlik ve mecburiyet” olmuştur. Hatalar kabul edilmedik ve doğru politikalar uygulamaya konmadıkça bugünkü “çaresizlik” daha da katılaşacaktır. Yanlışta ısrarın sonucu maalesef bir ulusal davanın tamamen kaybedilmesi, hüsranı olacaktır.

Kıbrıs “sorunu”nu çözmek, uzlaşmaz taraf olmaktan kurtulmak, Rum tarafını uzlaşmaz göstermek ve diplomatik “zafer” kazanmak için başlatılan yanlış politika bugün Türkiye’yi, GKRY’ni “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanıma ve yirmi iki yıldır tanıdığı KKTC’ni tanımaktan fiilen vazgeçme ve KKTC devletini tasfiye noktasına getirmiştir. Annan Planı’nın kabülüyle başlayan hatalar sincirine eklenen son halka 17 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi Kararı’nın mevcut içeriği ile kabulü edilmesidir. Bu hatanın sonucu Rum yönetimini tanıma sürecini başlatan Ek Protokolün imzalanması olgusudur. Bu olgu geriye dönülemeyecek, dönülebilmesi halinde ise ağır maliyetlerin ödeneceği bir süreç başlatmıştır.

Türkiye’ye tam anlamıyla ayırımcılık yapıldığı, tarihin verildiği ama üye yapılması kararının verilmediği, aksine üyelik yolunun tıkandığı ve “özel statü” yolunun açıldığı 17 Aralık Brüksel Zirvesi’nde, müzakerelerin başlaması Kıbrıs ön koşuluna bağlanmıştır. Türkiye’nin, 12 Eylül 1963 Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu Arasında Bir Ortaklık Yaratan Anlaşma (Ankara Anlaşması)’nın AB’nin 10 yeni üyesini de kapsaması için gerekli Ek (Uyum) Protokolü 3 Ekim 2005 tarihine kadar imzalama taahhüdü Kıbrıs ön koşulunun bir sonucudur.

AB ile Ek Protokolün imzalanması durumunda Türkiye, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) en azından dolaylı olarak ya da “üstü kapalı” (zimni olarak), tanımış olacak; veya AB yetkililerinin ifade ettiği gibi “Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımanın ilk adımı” olacaktır. Üstü kapalı tanıma, hukuki sonuçları itibarıyla kesin (de-jure) tanımadan farklı değildir. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn’in “Türkiye, Ankara Anlaşması Protokolü’nü imzalayarak yeni üyelerin üyeliğini bu şekilde teyit etmiş olacak” açıklaması da bu gerçeğin bir teyididir.

ABD-AB-İngiltere-Yunanistan-GKRY’den oluşan cephenin bir Kıbrıs Projesi vardır. Bu projenin özü, Türkiye’yi Kıbrıs’tan çıkarmak, 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile Türkiye’nin Kıbrıs üzerinde kazandığı hak ve statüyü ortadan kaldırmak, KKTC’ne, Kıbrıs’ta Türk varlığına ve kimliğine son vermek ve Kıbrıs’ı kendi kontrolları altında, gerektiğinde Türkiye’ye karşı da kullanabilecekleri bir “Helen Adası” haline getirmektir. Bugün gelinen aşamada bunun ilk adımı, AB üyesi olmuş GKRY’ni, Türkiye’ye “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanıtmaktır. AB’nin geçmiş genişleme dönemlerinden farklı olarak bu kez Türkiye’nin Ek Protokolü imzalamasının müzakerelerin başlaması için ön koşul haline getirilmesinin esas nedeni budur. Kıbrıs’ın Helen Adası haline getirilmesinin en basit yolu Türkiye’yi Kıbrıs’tan çıkarmak, Garanti Antlaşması’nı işlemez hale getirmek, Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki haklarını ve statüsünü ortadan kaldırmak ve Kıbrıs Türk halkının üniter Rum Cumhuriyeti içinde azınlık statüsüne düşürmektir. Bunu sağalayacak olan ise GKRY’nin tanınmasıdır.

Kıbrıs sorunu özünde bir Türk-Yunan sorunudur. Bu sorunun temelinde Yunanistan’ın Megolo İdeası (Büyük Yunanistan hedefi) kapsamında Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak edilmesi (ENOSİS’in gerçekleştirilmesi) amacı vardır. Kıbrıs sorununu yaratan Yunanistan’dır. Yunanistan, Türk-Yunan dengesini kendi lehine bozarak Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı üstünlük kurmak istemektedir.

GKRY , Yunantistan ile işbirliği halinde ortak hedefleri olan Kıbrıs Adası’nı bir Helen adası haline getirebilmek için Kıbrıs sorununun Avrupa Birliği içinde çözümünü istemektedir. GKRY ve Rum halkı, AB çözümü dedikleri çözüme ulaşmak için de gerçekte Türk tarafının tamamen aleyhine olan ama adanın Helenleştirilmesini azami 10-15 yıla yayan Annan Planı’nı %76 gibi yüksek bir oranla reddetmiştir. Rum tarafının Annan Planı’na “HAYIR” demesinin temelinde Türklerle sınırlı da olsa bir yetki paylaşımını istemesi, Türkleri azınlık satatüsüne düşürmek amacı yanında diğer önemli nedenlerden biri de meseleyi uluslar arası hukuk düzleminden kopararak AB müktesebatı kapsamında anayasal bir mesele olarak iç hukuk meselesi haline getirmektir. Rum lideri Papadopulos, Türkiye’nin AB üyelik zaafiyeti devam ettikçe “AB çözümü”nü mutlaka sağlayacaklarını ifade ederek müzakere yolunu tıkamaktadır. Papadopulos, elindeki veto silahını kullanarak, “AB’ne üye olmak tutukusu içindeki gözü kapalı teslimiyet gösteren Türkiye politikacılarına her istediğini kabul ettireceğini” dile getirerek Yunanistan ile birlikte ortak stratejilerini uygulamaktadır. AB üyesi olarak AB’nin desteğini arkasına almak suretiyle 17 Aralık Brüksel Zirve kararını Türkiye’ye kabul ettirmiş olmasıyla da hedefine doğru hızla yol almaktadır. 1963 Ankara Anlaşması’nı revize edecek ve gerçekte yeni bir anlaşma olacak olan “uyum protokolu”nun Türkiye’ye mutlaka imzalatılmak, onaylatılmak ve uygulatılmak istenmesinin altında yatan temel neden de bu olgudur. Rum yetkililerin “Türkiye’nin AB üyeliği Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımaktan geçer” demelerinin altında yatan olgu da budur.

Gözden kaçırılmamalıdır ki, Ek protokol ile Ankara Anlaşması kapsamına alınacak ve süreç içinde eninde sonunda tanınacak olan devlet, Zurih ve Londra Antlaşmaları’nın vücut verdiği ve Türkiye’nin Garantör Devlet’lerden biri olarak garanti ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti olmayacak; 1963 yılında Rumlar’ın önceden hazırladıkları Akritas Planı kapsamında Türkler’e karşı başlattığı soykırım ve terör eylemleri ile yaratılan bugünkü Rum devleti olacaktır.

GKRY’nin tanınması, KKTC’nin ortadan kalkması ve Ada’nın bir Rum devleti haline dönüşmesi, dolayısıyla ulusal Kıbrıs davasının kaybedilmesi demektir. Böyle bir halde, en hafif ifadesiyle Rumlar’ın 1963-1974 yıllarında yaptıkları katliamlar ve 1963 yılından sonra Rumlar’ın kurdukları anayasal rejim meşrulaştırılmış olacak; 1959-60 Zürih, Londra ve Lefkoşa Antlaşmaları ve Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki hak ve statüsü sona erecek, Türk-Yunan degesi, Yunanistan lehine bozulacak, Kıbrıs Türk halkının siyasal eşitliği ve egemenliği ortadan kalkacak, Türkiye Kıbrıs’ta işgalci konumuna düşecek, Rumların mal-mülklerini kullanamamalarından dolayı talep ettikleri tazminatların ödenmesi gündeme gelecek ve Türkler Rum devletinde azınlık durumuna düşeceklerdir. Bu ise Kıbrıs’ta Türk varlığının yok olma sürecinin başlangıcını oluşturacaktır.

Türkiye’nin uyum protokolünü imzalarken bunun GKRY’ni tanıma anlamına gelmeyeceğini belirten tek yanlı yayınlanan deklarasyon ve Ek Protokol’ün eki olarak bu deklarasyonun TBMM’nde onaylanması ve bu hali ile uygulamaya konması, sadece Türkiye’nin iç hukuku bakımından bağlayıcı olur ve bir anlam ifade ederken, uluslararası hukuk ile AB müktesebatı bakımından bir geçerliliği ve anlamı olmayacaktır; geçmişte olduğu gibi sadece not edilmiş olacaktır. AB böyle bir uygulamayı kabul etmeyecektir. AB’nin 17 Aralık Brüksel Zirvesi’nde ortaya koyduğu tutum ve Dönem Başkanı olarak İngiltere’nin yayınladığı karşı deklarasyon bunu göstermektedir. Esasen Türkiye’nin deklarasyonun kabul edecek olsalardı 7 Mart 2005 tarihinde Ankara’da gerçekleşen “AB Troykası” toplantısında “uyum protokolünün imzalanmasının Güney Kıbrıs’ı tanıma anlamına gelmeyeceği ‘şerhi’ni kayda geçirmek isteyen Türkiye’nin talebine olumsuz yanıt” verilmezdi.”

Türkiye’nin Ek Prokolu imzalarken bunun GKRY’ni tanıdığı anlamına gelmeyeceğini ifade eden “tek taraflı deklarasyon” açıklaması, pratik ve uluslararası hukuk açısından bir anlam ifade etmeyecektir. GKRY’nin üyelik süreci aşamalarında; 1993 yılında “Kıbrıs”ın üyelik başvurusunun kabul edilmesi, 1995 Gümrük Birliği kararı, 1999 Helsinki Zirvesi, 2002 Kopenhag Zirvesi, 16 Nisan Katılım Anlaşması ve 1 Mayıs 2004 üyeliğin kesinleşmesi süreçlerinde Türkiye’nin yayınladığı tek taraflı delarasyonlar, verilen notalar ya da yazılı itirazların hiçbir hukuki sonucu olmadığı ve AB’nin bütün bunlara rağmen bildiğini okuduğu; bugün GKRY’ni Türkiye’nin karşısına veto tehditini kullanan AB üyesi “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak çıkardığı gibi, yayınlanan deklarasyon da beklenen hukuki ve siyasi sonucu vermeyecektir. Aksine bir zaman dilimi içinde Türkiye’nin, başlaması muhtemel müzakerelerin ve AB ile ilişkilerin sürdürülebilirliğini sağlamak için ortaya koymak zorunda kalacağı “esnek” yaklaşımlar sonucunda “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni resmen tanıma sonucuyla karşılaşabileceği olaslığı çok yüksektir; hatta kesindir. Çünkü Rum tarafı 25 AB üyesinden biri olarak müzakere masasında olacak ve veto yetkisinin kendine verdiği güç ve avantajla Türkiye’nin resmen tanımasını vazgeçilemeyecek bir koşul olarak kullanacak ve dayatacaktır. Kaldı ki Ek Protokolun imzalanması, onaylanması ve uygulamaya koyulmasıyla AB’nin Birincil Hukuku haline gelecek olan bir anlaşmanın taraflarından biri de GKRY olacağından onun isteklerine aykırı hareketler ya da düzenlemeler kabul edilmeyecektir.

Türkiye 17 Aralık 2004 AB kararıyla kabul ettiği ağır ve son derece katı koşullar (müzkerelerin ucunun açık olması, tam üyeliğin garanti edilemeyeceği, her başlığın açılması ve kapanması kararının Hükümetlerarası Konferans’ta oybirliği ile alınması yöntemine bağlanması gibi) ve özellikle bu koşullar bağlamında, GKRY’nin AB üyesi olarak varlığı, Kıbrıs konusunda Türkiye’nin ve KKTC’nin ulusal çıkarlarını koruma olanaklarını ortadan kaldıran bir zemin yaratmıştır. Kıbrıs’ın ön koşul haline getirilmiş olmasının, bunun da ötesinde daha ağır bir sonucu, Kıbrıs sorununun çözüm şeklini ve niteliğini ve Türkiye’nin AB üyelik sürecini büyük ölçüde Papadopulos’un ya da daha doğru ifadesi ile Rum Yunan ikilisinin iradesine terk eden bir zemin yaratmış olmasıdır. Rum tarafı istediği çözümü elde etmedikçe Türkiye’nin üyelik müzakerelerini sağlıklı bir şekilde sürdürebilme olanağı görülmemektedir.

Ek protokolün imzalanması, onaylanması ve uygulanmasının yaratacağı, söz konusu ağır siyasi ve hukuki sonuçlar, çeşitli yönleriyle kamuoyunda, bilim çevrelerinde (üniversitelerde), hukuk ve diplomasi alanında geniş bir yelpazede tartışılmaktadır. Ancak KKTC açısından yaratacağı ekonomik sonuçlar ve Kıbrıs davasının nereye gideceği konusu henüz bu bağlamda fazla irdelenmemiştir. Konunun bu boyutunun da ayrıca incelenmesi ve değerlendirilmesi gereği vardır.

Annan Planı, gerek Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince kabul edilir ve Kıbrıs Türk halkına “evet” demesi için ağır telkinler ve baskılar yapılırken ve gerekse Türkiye “ek protokolü” imzalayacağını açıklarken dayanılan temel varsayım yada güçlü beklenti, Türkiye’nin AB üyesi olacağı ve Kıbrıs, Ege gibi meselelerin AB çatısı altında gerçekleşecek bütünleşme ortamında çözüleceği inancının yarattığı rahatlık vardı. Ancak 17 Aralık 2004 Brüksel kararında Türkiye’ye tam üyelik garantisinin verilmemesi, müzakerelerin ucunun açık olması, belirlenen müzakere yöntemi ve dolayısıyla istenildiği anda müzakerelerin kesilebileceği, Türkiye’nin tam üyeliğine ilişkin nihai kararın, Fransa örneğinde olduğu gibi, referandum yoluyla halka bırakılması, tam üyelik yerine özel statüye de kapı açılması gibi hususların yarattığı kuşku ve belirsizlikler bilinen gerçeklerdir. Bu gerçeklere daha çarpıcı bir şekilde, Almanya’daki seçimlerin ortaya koyduğu gelişmelere bağlı olarak erken seçimde Türkiye’nin tam üyeliğine karşı olan olası iktidar değişikliği ile Fransa ve Hollanda’daki referandum sonuçları da eklenmiştir. Bu arada AB’nde Türkiye karşıtlığı artmaya başlamıştır. Bu olgular Türkiye’nin tam üyeliğini çok ciddi bir belirsizliğe itmiştir. Hatta AB’nde Anayasa ve Bütçe konularının yarattığı son kriz, mevcut koşullarda Türkiye’nin üyeliğinin mümkün olamayacağı düşüncelerini güçlendirmiştir.

Bütün bu gerçeklere karşın Türk Hükümeti’nin hala 1963 Ankara Ortaklık Anlaşması’nı revize edecek olan Ek Protokolü imzalamasındaki amaç nedir? Bunun anlamına ve amacına ilişkin yapılan yorumlarda, izlenen politikanın “Kıbrıs’tan kurtulma politikası” olduğu ifade edilmektedir. Böylece 3 Ekim 2005 tarihinde başlaması beklenen müzakerelerle AB ile ilişkilerin sürdürülebilir olduğu kamuoyuna gösterilecektir. Bu yolla Kıbrıs’tan kurtuluşun siyasal sorumluluğunu da, Kıbrıs Türk halkının omuzlarına atma olanağı yaratılacaktır. Çünkü Ek Protokolün imzalanması sonucunda ortaya çıkacak, ekonomik-ticari etkiler nedeniyle, KKTC halkı ekonomik yönden çözülecek ve çökecektir. Dolayısıyla Kıbrıs konusunda herhangi bir anlaşma imzalanmadan Kıbrıs meselesi fiilen bitirilmiş olacaktır. Bu yaklaşım, Türkiye ve KKTC siyasal otoritelerine sorunu zamana yayarak “yumuşatma, unutturma” olanağını verecek; deklarasyon ile GKRY’nin tanınmadığı, ama KKTC’ni tanımanın sürdürüldüğü gibi yaklaşımlarla zaman kazanılarak tepkilerin neden olacağı basınç alınacak, böylece olası sert tepkiler önlenecektir. Ayrıca deklarasyonun Ek Protokolün bir eki şeklinde TBMM’ne sunulması taktiksel yaklaşımıyla da sorunsuz onaylanması planlanmaktadır. Bu yolla milletvekillerine Rum Yönetimini tanımamayı ve KKTC’ni tanımayı sürdürmeyi TBMM onayı haline getirmek süretiyle pozisyonumuz güçlendi mesajı verilecektir. Ancak bu mesajın sadece iç politika ve hukuk açısından bir anlamı olacak ama uluslararası hukuk ve AB açısından hiç bir anlamı olmayacaktır. Esasen mevcut koşullarda, Kıbrıs konusunda herhangi bir anlaşma imzalanmadan, Türkiye ile ilgili belirsizlikler ciddiyetini korurken ve kaygan zemin varken Ek Protokol’ün imzalanması, onaylanması ve uygulamaya konmasındaki siyasi ısrar, ana amacın bu olduğu (Kıbrıs’tan kurtulma) yorumlarını ve değerlendirmelerini güçlendirmektedir.

Ek Protokolün imzalanmasıyla, kaçınılmaz olarak ya "3 Ekim'e kadar Kıbrıs'la ilgili ‘sorun bir şekilde çözülecek’, Kıbrıs AB çatısı altında Rum-Yunan ikilisine hediye edilecek” yada Protokolün yaratacağı ortamda Türklerin çözülmesi yani AB-Rum çözümü gerçekleşecektir. AB çözümü demek, AB’nin kurumsal çerçevede ilke ve değerlerine dayanan bir çözümdür. Yani “bütün Kıbrıslıların insan haklarını eksiksiz kullanmasının sağlanması” (serbest dolaşım, serbest mülk edinme ve serbest yerleşimin kabul edilmesi, göç etmiş Rumların eksiksiz Kuzey Kıbrıs’a dönmesi), “Türk işgaline” son verilmesi, “yerleşiklerin” Türkiye’ye geri gönderilmesi. Bunun anlamı, AB’nin üyesi olan “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısı içinde Türk halkının korumaya alınmış azınlık statüsüne düşürülmesidir.
Mevcut koşullarda görülen odur ki siyasi niyet ve hedef AB sürecinde “Kıbrıs sorunundan kurtulmak”tır. Ancak ne için ve niye şimdi?! Ek Protokolün imzalanmasındaki amaç AB üyeliği ise, bugünkü aşamada bu çok düşündürücü, şüpheli ve endişe vericidir. Çünkü başta Fransa, Avusturya, Hollanda, Almanya gibi ülkeler olmak üzere AB’nde Türkiye’nin üyeliğine çok ciddi bir karşı duruş vardır. Bu husus, 17 Aralık Brüksel Zirvesi kararlarının niteliği dikkate alındığında, Kıbrıs davasında Türk tarafını bekleyen felaketin boyutlarını açıkça göstermektedir.
Bugünkü siyasal iktidarlar (Türkiye+KKTC) “çözüm vizyonunu kaybetmemek, dünya dili ile konuşmak, AB’li gibi davranmak, diplomatik esnekliği sürdürmek” gibi gerekçelerle 24 Nisan 2004 Referandumlarının sonuçlarının yarattığı tarihi fırsatı kullanmamış ve KKTC’nin uluslararası alanda statüsünü yükseltecek ciddi ve gerçekçi politikalardan kaçınmıştır. Sadece “izolasyonların” kaldırılmasına KKTC’nin ve Türk halkının geleceğini kilitlemiş ve bugünkü çıkmaz sokaktaki dipsiz kuyunun ağzına getirmiştir. Bu gerçekler ışığında bugün gerek Türk Hükümetinin gerekse KKTC Hükümetinin ve KKTC Cumhurbaşkanı’nın uyguladığı politika, Kıbrıs davası ve Kıbrıs Türk halkı için bir yok oluşun başlangıcı olacaktır. Kuşkusuz bu durumun sorumluluğundan da başta siyasal iktidarlar olmak üzere bütün sorumlular kurtulamayacaktır.
Ek Protokolün imzalanması, onaylanması ve uygulamaya konmasıyla birlikte Rum Yönetimi Ankara Anlaşması kapsamına girecektir. Böylece Türkiye Cumhuriyeti, GKRY ile “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla ticari ve ekonomik ilişkilere başlayacaktır. Her şeyden önce Ek Protokol taraflara, herhangi bir yoruma (tanıdı-tanımadı, Rum gemileri Türk limanlarına gelecekti, gelmeyecekti gibi) gerek olmadan, böyle bir yükümlülük yüklemektedir. Bunun bilinmesinde yarar vardır. Bu yükümlülüğün, AB’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak Kıbrıs’ın tamamını kabul ettiği hususunu dikkate aldığımızda, KKTC’ni nerelere sürükleyeceğini düşünmek bile ürkütücüdür. GKRY’nin AB ile imzaladığı Katılım Anlaşması’nda KKTC için “etkin kontrol uygulayamadığı alan” tanımlamasını kabul ettirmiş olduğu gerçeğinin de gözden uzak tutulmamasında yarar vardır. Çünkü Ek Protokolün imzalanması halinde, sözü edilen Katılım Anlaşması nedeniyle GKRY, Kıbrıs’ın tümünü temsil ettiğini Türkiye’ye de bir şekilde kabul ettirmiş olacaktır. Türkiye’nin yine Ek Protokol gereği AB müktesebatını uygulama yükümlülüğü bunu sağlayacaktır.
Ek protokol imzalanması sonrasında TBMM’nce onaylanır ve uygulamaya konursa, Türkiye ile GKRY arasında Gümrük Birliği bağlamında bir ekonomik bütünleşme (entegrasyon) süreci başlayacaktır. Dolayısıyla Türkiye ile Rum tarafı arasında doğrudan ticari-ekonomik ilişkilerin başlaması kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Böyle bir gelişme, KKTC’nin karşılaştırmalı üstünlüğünü, mevcut avantajlarını ve taşıdığı özelliklerini, kısacası ekonomik ve ticari fizibilitesini kaybettirecektir. Dolayısıyla maliyetler, enerji, vergi, ulaşım, verimlilik ve pazar-pazarlama olanakları açısından rekabet avantajlarını kaybedecek olan KKTC ekonomisinin tamamı Güney Kıbrıs’a kayacaktır. Türk halkı, sermayesi, işgücü, bütün ekonomik ve ticari kaynaklarıyla Rum ekonomisinin ve yönetiminin emrine girecek, onların aldıkları kararlara bağımlı hale gelecek ve Rum devletine azınlık statüsündeki bir cemaat olarak yamalanacaktır. Böylece KKTC ekonomisi 1974 öncesindeki Rum boyunduruğunda olduğu gibi bir bayiler ekonomisi olarak Güney Kıbrıs’a kayacak; Türk iş adamları ticari ve ekonomik ilişkilerini KKTC yerine doğrudan GKRY ile sürdürmeye başlayacaktır. Böyle bir gelişmenin doğal sonucu da KKTC ile Türkiye arasındaki özel sektör düzeyindeki ticari-ekonomik ilişkiler azalacak ve bir zaman dilimi içinde yok olma noktasına gelecektir.
Bunun ilk işaretleri, 200 Türk şirketinin Güney Kıbrıs’a kayıtlarını yaptırdığı ve daha şimdiden 2000 ürün çeşidinin acenteliğinin Rumlara verildiği yönünde Rum Şirketler Mukayyitliği’nin yaptığı açıklamaya ilişkin haberlerdir . Annan Planı’nı kayıtsız şartsız destekleyenlerin bile bu felaketin boyutlarına dikkat çekerek Türkiye ve KKTC hükümetlerini uyarmaları meselenin önemini ve ciddiyetini göstermektedir.
Ek Protokolün imzalanmasından sonra Türkiye, Rumlara hava ve deniz limanlarını, bir zaman dilimi içinde mutlaka açmak zorunda kalacaktır. Çünkü Ek Protokolün imzalanmasıyla birlikte Türkiye’nin GKRY’ne karşı da yükümlülük altına gireceği açık bir gerçektir. GKRY’nin, Ankara Anlaşması’na dahil olmasıyla birlikte bu Anlaşma’nın “yaptırım hükümlerini” kullanmak için bütün yolları deneyeceği ve sonuç alabileceği gözden uzak tutulmamalıdır. Bu gerçek yanında Türkiye, AB ile ilişkilerin ve başlaması beklenen müzakerelerin sürdürülebilir olması için siyaseten Rum-AB isteklerini karşılamak zorunda olacaktır. Eğer yarın AB’nin muhtemel talepleri karşılanmayacaksa, bugün Ek Protokolü imzalamanın, onaylamanın ve uygulamaya koymanın anlamının ve yararının ne olacağı sorgulanacaktır.
Ankara Anlaşması’nı revize edecek olan “Ek Protokolün” imzalanmasından, onaylanmasından ve uygulamaya koyulmasından sonra GKRY’nin, Türkiye’ye ve KKTC’ne karşı yeni hukuki ve siyasi kazanımlar için atağa kalkacağı muhakkaktır. Bunun için de GKRY öncelikle AİHM’nin Loizidou kararını ve AB Adalet Divanı’nın (ABAD) 1994 yılında KKTC ihracatını yasaklayan kararını birer içtihat olarak kullanma yoluna gidebilecektir. Bu arada GKRY, Ankara Anlaşması’nın 7. maddesinde yer alan sakınma hükmünü ; 9. maddesindeki uygulamada uyrukluk yasağı düzenlemesini ve 25. maddesinde öngörülen anlaşmazlıkların yargı yoluyla çözümlenmesi hükmünü öncelikle kullanma yoluna gidecektir. AB’nin Kıbrıs ve Türkiye ile ilgili bilinen tutumu ve geçmişte alınan hukuki ve siyasi kararlar, Türkiye ve KKTC açısından endişeleri artırmaktadır.
Ek Protokol ile revize edilecek olan Ankara Anlaşması, sadece AB üyesi olan ve Ada’nın tamamını temsil ettiği kabul edilen GKRY’ni kapsayacaktır. Bunun anlamı KKTC dışta kalacaktır. Bu durumda Ek Protokolün imzalanmasından sonra Türkiye ile KKTC arasındaki ticaret çok daha zor koşullarla karşılaşacak, hatta olanaksız hale gelebilecektir. Rum tarafından menşe şehadetnamesi almadan KKTC’den Türkiye’ye ihracat yapılamayacak bir durumla bile karşılaşılabilecektir. Bugüne kadar Türkiye üzerinden AB’ne yapılan ihracatın da kesilmesi söz konusu olabilecektir. Bir başka ifade ile Protokolün imzalanmasıyla Kıbrıs adasının tamamı üzerinde yapılacak ticarette (ihracat-ithalat) geçerli olacak menşe şehadetnameleri ile ilgili tek merci “Kıbrıs Cumhuriyeti” sıfatıyla GKRY olacak ve bütün gümrük düzenlemeleri de bu otoritenin kontrolünde bulunacaktır. AB Yolsuzluk Dairesi’nin Türkiye ve KKTC arasındaki ticareti AB kurallarına aykırı olduğu için incelemeye aldığı yönündeki haberler bile yaklaşan ağır felaketi ve böyle bir gelişmeyi net olarak haber vermektedir.
Bu gerçekler ışığında Türkiye Ek Protokolü imzaladıktan, onayladıktan ve uygulamaya koyduktan sonra Ankara Anlaşması gereğince limanlarını Rum uçak ve gemilerine bir süreç içinde mutlaka açacaktır. Dolayısıyla Türkiye ile GKRY arasında Gümrük Birliği bağlamında başlayacak olan ekonomik bütünleşme sürecinde KKTC işadamlarının, Güney Kıbrıs’ta şirket kurmaktan ve/veya Rum işadamlarının hakimiyeti altında Rum şirketleriyle ortaklık kurmalarından başka yol kalmayacaktır. Bunun anlamı tam bir çözülmedir ve Türk halkının Rum devletine teslim edilmesidir.
Kıbrıs konusunda bir anlaşma olmadan yada KKTC AB’nce en azından kabul edilmeden, Türkiye Ek Protokolü imzalasından sonra, onaylar ve uygulamaya koyarsa, GKRY ile Türkiye arasında belirtilen sonuçları yaratacak, KKTC’ni koruyucu ve düzenleyici kurallardan yoksun, bir ekonomik bütünleşme (entegrasyon) süreci başlayacaktır. Bu ise önce KKTC’nin ticaretinin ve ekonomisinin Güney Kıbrıs ekonomisine kaymasına yol açacak, sonra KKTC iş adamlarını Rum tüccarın aracısı ve bayisi durumuna getirecektir.
Özetle, Türkiye Hükümeti’nin Ek Protokolü imzalaması, onaylanması ve uygulanması sonrasında KKTC karşılaştırmalı üstünlüğünü Rum tarafı lehine kaybedecek, ekonomik kaynakları Güney Kıbrıs’a akacak, KKTC ekonomisi tam anlamıyla Rum ekonomisine yamalanacak (entegre olacak), bu bütünleşme (entegrasyon) sonucu kutuplaşma etkisiyle (Kutuplaşma-Polarizasyon Teorisi gereğince) KKTC’ndeki nitelikli insan gücü, KKTC sermayesi ve diğer üretim faktörleri, yani bütün nitelikli ekonomik kaynakları, gelişmiş Rum ekonomisine kayacak ve KKTC ekonomisi ile iş alemi çökecektir. KKTC’nde komşu alış verişlerini yapan köşe başı bakkalların dışında, ekonomik anlamda iş yapan hiçbir birim orta ve uzun vadede kalmayacaktır. Protokolün imzalanması, onaylanması ve uygulanmasıyla KKTC, Türkiye’nin de dahil olacağı daha geniş bir ambargo ile karşı karşıya kalabilecektir. Çünkü AB, Türkiye’nin imzaladığı Ek Protokole dayanarak Türkiye’nin AB müktesebatına uygun hareket etmesini isteyecektir ve bunu da müktesebatı çerçevesinde sağlayacak olanaklara sahiptir. KKTC böylesine bir çöküntü ve çözülme sürecine girerken, GKRY, yetmiş milyonluk Türkiye pazarı ile bütünleşerek (entegre olarak) yeni ekonomik kaynaklara ve ek gelir olanaklarına kavuşacaktır; dolayısıyla ekonomik gelişmesi yeni bir ivme kazanacaktır.
Söz konusu Protokolün imzası, AB’nin KKTC ile ticaretini serbestleştirmesini ve doğrudan yapılmasını hukuken daha da zor hale getirecektir. Çünkü bu Protokole göre, Kıbrıs adasının tamamı üzerinde yapılacak ticarette geçerli olacak menşe şehadetnameleriyle ilgili tek otorite Kıbrıs Cumhuriyeti sıfatıyla GKRY olacak ve bütün gümrük düzenlemeleri de Rum tarafının kontrolünde bulunacaktır. Dolayısıyla Ek Protokolün imza ve onayı, Türkiye’nin talep ettiği KKTC ile doğrudan ticaret düzenlemelerini daha da zorlaştırıcı ve KKTC ile ticaret tüzüğünün Rumlar üzerinden düzenlenmesi olasılığını kuvvetlendirmektedir.

Gelinen açmazlardan kurtulabilmek için atılması gereken adımlardan biri, AB süreçleri de dikkate alınarak, kurumsal bir yapıya dayalı olarak KKTC-T.C. ekonomik bütünleşmesinin süratle gerçekleştirilmesidir. Bunu için de askıya alınmış olan ekonomik bütünleşme stratejisi ve uygulamadan kaldırılmış olan politikalar ve önlemler (KKTC-T.C. Gümrük Birliği Çerçeve Anlaşması gibi) yeniden etkin bir şekilde yaşama geçirilmelidir. Bunun yanında KKTC’nin tanıtılması ve iki egemen devlete dayalı uzlaşma programı diplomatik bir atakla uygulamaya konmalıdır.

Özellikle son dönemdeki gelişmeler dikkate alınarak, gerçekte Rumlarla müzakere sürecinin sona erdirdiği ve şimdi sadece Rum-Yunan ve ABD-AB isteklerinin karşılanması, bu istekleri Türkiye’ye ve KKTC’ne empoze ettirme sürecine girildiği olgusundan hareket ederek KKTC-T.C. ekonomik bütünleşmesini süratle sağlamak öncelikli ve ivedi bir hale gelmiştir.

Özetle KKTC’nin ve Türk halkının ekonomik çözülmesi de sağlandıktan sonra, Kıbrıs uyuşmazlığı fiilen sonlandırılmış olacaktır. Çünkü KKTC’nde ekonomik çözülme peşinden, hatta paralel olarak toprak ve mülkiyet çözülmesini de beraberinde getirecektir. KKTC’nin ekonomik, sosyal ve siyasal yapısının mevcut mülkiyet rejimine dayandığı dikkate alındığında mülkiyet alanındaki çözülme, bu düzeni de çökertecektir. Bu çöküş KKTC’nin çöküşünü ve tasfiyesini hızlandıracaktır. Bu ise meselenin kökünden halledilmesi anlamını taşımaktadır. Böyle bir durumda artık bir anlaşma zamana bırakılacaktır. Anlaşılan o ki, Türk ulusunun kabul edemeyeceği anlaşmalara imza atamayacaklarını anlayanlar Kıbrıs’tan “kurtulmanın” yolunu böyle tespit etmişlerdir.

Yukarıda belirtilen çözülmeler yanında, özellikle son zamanlarda Kıbrıs meselesinin BM çatısından AB şemsiyesi altına kaydırılması yönündeki gelişmeler de bu süreci hızlandıracak ve süreyi kısaltacaktır. KKTC Cumhurbaşkanı Talat’ın girişimiyle Brüksel’de yapılan gizli görüşmeler, yine Talat’ın Kıbrıs’ta “çözümün”, AB’nin mevcut sınırı tanımasıyla 25+1 formülü olarak adlandırılan bir yaklaşımla sağlanabileceğini, yani “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin devlet denetiminin bulunmadığı ve dolayısıyla şimdilik AB müktesebatının uygulanamadığı KKTC’nin AB toprağı olarak dikkate alınması ve dolayısıyla AB içinde ayrı bir bölge olarak muamele görmesinin Türk tarafınca kabul edilebileceğinin söylenmiş olması gidilmekte olan yolu göstermektedir. Bu yol Kıbrıs’ta “AB Çözümü”dür. Yani Rum devletine Türk halkının azınlık statüsü ile yamalanması ve Türkiye’nin Kıbrıs’tan tamamen (askeriyle, “yerleşikleri”yle ve meşru haklarını-statüsünü terk ederek) çıkmasıdır. Bu sonuç mevcut Türk-Yunan dengesini bozacak ve Yunanistan lehine değiştirecektir.

Yunanistan bağımsızlığını kazandıktan sonra devamlı Türkiye’den toprak alarak büyümüştür. Bu büyüme, ilk kez Lozan Barış Antlaşması’yla, sonra Zürih ve Londra Antlaşmaları’nın sağladığı hak ve statü ile 1974 Barış Harekatı ile Kıbrıs’ta durdurulmuştur. Türkiye’nin ve Türk ulusunun hayati çıkarlarını, geniş anlamıyla (Ege+Kıbrıs) mevcut olan “Lozan dengesi” korumaktadır. Dolayısıyla Türk-Yunan ilişkilerinde ve Kıbrıs’ta Türkiye’nin ve KKTC’nin çıkarlarını koruyacak ve geriye gidişe imkan vermeyecek yeni bir denge kuruluncaya kadar “Lozan dengesi”nin korunması Türkiye ve KKTC’nin hayati ulusal çıkarları açısından çok büyük stratejik öneme sahiptir.

Ege ve Kıbrıs sorunları, baskı, dıştan dayatmalar ve empoze ile çözülemez. Dayatmacı bir çözüm, “Lozan Dengesi”nin yerini alacak yeni bir denge kuramayacağı gibi, Türkiye’nin AB’ne tam üyeliğini de gerçekleştiremez. Yeni bir Lozan Dengesi kurulması ve Ege-Kıbrıs sorunlarının gerçekçi çözümü ancak, KKTC yaşatılarak ve eş zamanlı olarak Türkiye’nin AB’ne karşı dik durarak tam üye olmasıyla sağlanabilir.