ULUSAL EGEMENLİK VE BAĞIMSIZLIK TARTIŞMASI BAŞLATILDI

NU: 5

Genelkurmay; II. Başkanı Orgeneral İlker BAŞBUĞ’un “BİLGİ ÇAĞI VE TEKNOLOJİK GELİŞMELER IŞIĞINDA TOPLUM, YÖNETİM, YÖNETİCİ VE LİDER YAKLAŞIMLARI SEMPOZYUMU”nda yaptığı konuşmada “… 21 nci yüzyılın ilişkiler ağında tam bağımsızlık kavramı üzerinde de düşünmek zorundayız. Ulusların egemenlik haklarının belirli bir alanını, kendi arzusu ve kendi iradesiyle, o kuruluşun karar mekanizmalarında yer alması kaydıyla ve o kuruluştan kendi arzusuyla çekilebilmesi mümkün olduğu sürece, uluslararası bir kuruluşa devretmesi acaba tam bağımsızlığı zedeler mi? Sanırım bu soruyu tartışmalı ve bir uzlaşıya varmalıyız…” sözleriyle tartışılma açılmasını önermiştir.


A- Müdafaa-i Hukuk Bildirisi

ULUSAL EGEMENLİK VE BAĞIMSIZLIK TARTIŞMASI
“KURTULUŞ” VE “KURULUŞ” TARTIŞMASI DEMEKTİR

Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un “Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Lider Yaklaşımları Sempozyumu” açış konuşmasında ileri sürdüğü “21. yüzyıl ilişkiler ağında tam bağımsızlık kavramı üzerinde de düşünmek zorundayız. Ulusal Egemenlik haklarının belirli bir alanını, kendi arzusu ve kendi iradesiyle, o kuruluşun karar mekanizmalarından yer alması kaydıyla ve o kuruluştan kendi arzusuyla çekilebilmesi mümkün olduğu sürece, uluslar arası bir kuruluşa devretmesi acaba tam bağımsızlığı zedeler mi? Sanırım bu soruyu tartışmalı ve bir uzlaşmaya varmalıyız” sözleri “Ulusal Egemenliğimiz ve Bağımsızlığımız’ın tartışılması yolunu açmıştır.
Türk Milleti, Ulu Önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde, Mondros ve Sevr dayatmalarına karşı milli mücadelesini “Kurtuluş ve Bağımsızlık” adı altında “Ya istiklal, ya ölüm” andıyla yapmıştır.
Türk milli mücadelesi, ebedi önderimiz, eşsiz insan, o yüce komutan tarafından, Baş kitabımız Nutuk’ta, “ Temel ilke, Türk Milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, İstiklâlden yoksun bir millet, medeni insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemez.
Halbuki, Türk’ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!..
O halde, ya istiklâl ya ölüm!..” şeklinde tarif edilmiştir.
Bu itibarla, tartışmaya açılmak istenen ve üzerinde uzlaşıya varılması çağrısında bulunulan husus, bir anlamda, “kurtuluş ve kuruluş felsefemiz” le, onun önderi ve yaratıcısı Mustafa Kemal’de olmaktadır.
Milletin, bu asla görmezden gelebileceği ve kabul edebileceği bir husus değildir. Bu, millette hayal kırıklığı yaratan bir açıklamadır.
Milletimizi üzmüştür; çünkü konuşma, AİHM’in terör örgütü PKK’nın başının yeniden yargılanmasını isteyen kararının açıklandığı güne rastlamıştır. Bu nasıl bir tesadüftür? Bu günde, PKK başının yeniden yargılanmasına dair AİHM kararı konusunda “biz tarafız” diyerek konuyu geçiştirmek yerine, milletimizin acısını dindirecek bir açıklama beklenirken, “ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık tartışılarak uzlaşmaya varılmalı” açıklamasının yapılması elem vericidir; başka ne söylenebilir ki!..
Düş kırıcıdır; çünkü Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin üyelik talebine karşı Kıbrıs, Ege, Patrikhane, yeni azınlık hakları talepleri ile sözde insan hakları ve demokrasi söylemleriyle ülkemizi etnik ve mezhepsel bölünmeye götürme niyetinin 17 Aralık kararıyla tamamen gün ışığına çıkmış olmasına rağmen, bu durum, demek ki hala görmezlikten gelinmektedir. İki ucu açık, her zaman askıya alınabilir olduğu karşı tarafça açıklanmış olan sözde müzakerelere, nasıl bel bağlanmaktadır?
Ayrıca; “Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlık” kavramlarının, bir asker, yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en üst komuta kademesinin bir mensubu tarafından tartışmaya açılmak istenmesi yanlış anlamalara neden olabilecektir. Belki de, Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlık kavramlarını tartışma ve bir uzlaşmaya varma çağrısı sanki, Türk Silahlı Kuvvetleri adına yapılmış gibi sonuç çıkaranlar da olabilecektir…
Ancak, Türk Milleti “Ulusal Egemenliği’nin ve Bağımsızlığı’nın” koruyucusu ve teminatı olarak ordusunu bilmektedir; O’na güvenmektedir ve inanmaktadır. Çünkü, Mustafa Kemal Atatürk’ün milletine vasiyeti ve buyruğu böyledir. Çünkü Ata’sı, O’na: “Türkiye devletinin bağımsızlığı kutsaldır. O, sonsuza kadar güven içinde ve her çeşit tehlikeden korunmuş olmalıdır. Devletin bağımsızlığının, millet ve memleket hayatının tek koruyucusu kahraman ordumuzdur” demiştir. Türk Ordusu’nun Ebedi Başkomutanı, bu buyruğunu “Türkiye yalnız iki şeye güvenir. Biri Millet kararı diğeri ...... dünyanın takdirlerine hakkıyla layık olma niteliği kazanan ordumuzun kahramanlığı; bu iki şeye güvenir.” tespitiyle de ebedileştirmiştir.
İşte! Bu nedenlerden dolayı; “Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlık” kavramının tartışılmasına ilişkin isteğin Genelkurmay II. Başkanı’ndan gelmiş olması, hüzünden öte acı vermekte ve yaratacağı sonuçlar itibariyle de kaygı uyandırmaktadır.
Böyle bir açıklama olmamalıydı! Yapılmamalıydı! Bu milleti derinden üzmüştür, yeise düşürmüştür…
Sevinenler elbette vardır. Bunlar II. Cumhuriyetçiler, AB ve ABD’nin içimizdeki uzantıları ve diğer tüm ulusalcılık karşıtlarıdır. Bu açıklamayı fırsat bilip, malum medya desteğinde, amaçları doğrultusunda, yeni bir kampanya başlatmakta gecikmeyeceklerdir. Öncüleri, fırsatı ganimet görüp, çoktan işe koyuldular bile.
Görüş ve inançlarımızı, şimdilik, bu kadar açıklamakla yetinmekteyiz. Çünkü, yetkililerin açıklamanın yanlış anlaşıldığını, maksadın başka olduğunu, ifade de eksiklik bulunduğunu belirtecek ikinci bir açıklama yapabileceklerini beklemekteyiz, ümit etmekteyiz.
İlkemiz; Mustafa Kemal Atatürk’ün “ Egemenlik, hiçbir anlam, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve yönde ortaklık kabul etmez” sözüdür.
İnancımız; “Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti” ne “yokluk ve yoksulluk içinde” dahi sahip çıkmaktır.
Bu “kudret” de Türk Milleti’nde “mevcut”tur.

B- Yazarlarımızın Düşünceleri

ULUSAL EGEMENLİK DEĞİL, 17 ARALIK KARARI TARTIŞILMALIDIR
Talat SARAL


Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral Sn. İlker Başbuğ 12 Mayıs 2005 günü “Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Lider Yaklaşımları Sempozyumu” nda yaptığı açış konuşmasında Atatürk’çü Düşünce Sistemi’nin diğer temel noktası olarak ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık konusuna da değinmiş ve “21. Yüzyılın ilişkiler ağında tam bağımsızlık kavramı üzerinde de düşünmek zorundayız” ifadesini kullandıktan sonra, hemen devamında şu ilginç soruyu ortaya atmış, daha doğrusu bizleri şaşırtıcı bir değerlendirmede bulunmuştur: “Ulusların egemenlik haklarının belirli bir alanını, kendi arzusu ve kendi iradesiyle, o kuruluşun karar mekanizmalarında yer alması kaydıyla ve o kuruluştan kendi arzusuyla çekilebilmesi mümkün olduğu sürece, uluslararası bir kuruluşa devretmesi acaba tam bağımsızlığı zedeler mi? Sanırım bu soruyu tartışmalı ve bir uzlaşmaya varmalıyız.”
Bu bakış açısı üzerinde enine boyuna ve derinliğine düşünmek zorundayız. Çünkü:
1. Yukarıda başlığını verdiğimiz sempozyum konusuyla ulusal egemenliğin bağdaşır tarafını göremiyoruz.
2. Ulusal egemenliği ve tam bağımsızlığı tartışmaya açmak demek, Sn. Başbuğ’un savunur göründüğü Atatürk’çü Düşünce Sistemi’ni tartışmaya açmak, daha doğrusu Atatürkçülüğü tartışmaya açmak demektir.
3. Yukarıda alıntı yaptığımız ifade bir soru şeklinde yöneltilmiş olmakla beraber, aslında benimsendiği anlaşılan bir bakış açısını da içermektedir. Ancak benimsenen bu bakış açısında çok riskli unsurlar da bulunmaktadır. Şöyle ki:
a) “21. Yüzyılın ilişkiler ağı ile” kastedilenin yaşadığımız küreselleşme olduğu, bu günkü küreselleşme kavramının Batı emperyalizminin demokratik makyajlı yeni yüzü olduğu acı gerçeği karşısında, bu kavram çerçevesinde Atatürk’ün tam bağımsızlığını tartışmaya açmak büyük bir talihsizliktir.
b) Ulusal egemenlik haklarımızın belli bir alanı maalesef kendi arzu ve irademizle uluslararası kuruluşlara devredilmiştir. 6 Mart 1995 tarihli Gümrük Birliği anlaşmasını ve 7.5.2004 gün -5170 sayılı kanunla değiştirilen Anayasa’nın 90. maddesini örnek gösterebiliriz. İlk düzenlemeyle Anayasa’nın 6, 90 ve 167/2. maddeleri ihlal edilmiş ve dış ekonomik ilişkilerimizin dış ticaret ve gümrük politikaları ayağı AB’ye devredilmiştir. İkinci düzenlemeyle ise temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalar, anayasa dahil iç hukukun bütünüyle önüne geçirilmiştir.
c) Bu yasal düzenlemeler dışında ulusal egemenlik haklarımız fiilen de çeşitli şekillerde yine uluslararası kuruluşlara devredilmiştir. Bunların başında İMF ve Dünya Bankası’na çeşitli anlaşmalar ve niyet mektuplarıyla devredilen yetkileri sayabiliriz. Bunun sonucu olarak Türkiye en hayati ve güncel ekonomik sorunlarında bile bu kuruluşlardan icazet veya onay alamadan sıradan adımları bile atamamaktadır.
d) Yetki devrettiğimiz/devredeceğimiz uluslararası kuruluşun karar mekanizmalarında yer almamız kaydı, ancak AB’ye tam üye olmakla mümkündür. Oysa AB tam üyeliği son 17 Aralık Konsey Kararı ile adeta imkansız hale getirilmiş, özel statü Türkiye’ye diğer pek çok ağır şartla birlikte dayatılmıştır. Tüm bunların gerçekleşme olasılığı ise, bir mucize doğduğu takdirde en erken 20 sene sonrası için söz konusudur. Bu kadar uzun süre sonrası için verdiklerimiz yetmiyormuş gibi şimdiden yeni yetki devirlerini tartışmaya açmak aklın ve mantığın kabul edebileceği bir yaklaşım biçimi değildir.
e) Kaldı ki yetki devredeceğimiz kuruluşun statüsü de belli değildir. AB kendi iddialarına göre “uluslararası” değil, “uluslarüstü” bir kuruluştur. Hatırlanacağı üzere Kıbrıs Rum kesiminin uluslararası anlaşmalara aykırı olarak tam üye yapılmasına itiraz ettiğimizde bize bu gerekçe ile cevap vermişlerdi.
f) AB’ye üye olduktan sonra üyelikten kendi arzumuzla ayrılmamız yeni AB anayasasına göre adeta imkansız hale getirilmiştir. Bırakınız mucizevi tam üyeliğimizi, şu anda sözde AB adaylık sürecinde ufak bir duraksama bile hem AB yetkililerince hem de içimizdeki lobilerince suçlanmamıza vesile teşkil ediyor. Böyle bir ortamda kendi arzumuzla bir ayrılıktan nasıl söz edilebilir.
g) Sn. Başbuğ’un bu beyanında “soruyu tartışmalı ve bir uzlaşmaya varmalıyız” denmektedir. Ulusal egemenliğin bunca yaşadıklarımızdan ve bize dayatılanlardan sonra hangi unsuru konusunda uzlaşmaya varabiliriz? Daha şimdiden uzlaşma ifadesini kullanırsak, yeni tavizlere yatkın olduğumuzu ihsas etmiş olmaz mıyız ve böyle bir yaklaşımda Atatürk’ün kemiklerini sızlatmaz mıyız?
4. Sonuç: Bütün bu risk ve belirsizlikler, tartışılması gereken esas konunun, Atatürk’ün bize en büyük emaneti olan Cumhuriyeti köklerinden sarsacak ve ulus devletimizi ortadan kaldıracak, tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik kavramları değil, bunlara yönelik en büyük tehlikeyi oluşturan özellikle AB’nin 6 Ekim 2004 tarihli İlerleme Raporu ve Etki Raporu, 15 Aralık 2004 tarihli Avrupa Parlamentosu’nun Tavsiye Kararı ve 17 Aralık 2004 tarihli AB Konseyi’nin kararlarıdır. Bu kararları olduğu gibi kabul eden siyaset kurumu Türkiye’nin geleceğini en büyük risklere atıyor demektir. Çünkü söz konusu rapor kararlar Kıbrıs, Ege, Güneydoğu, Ermenistan, Patrikhane, Alevilik, Pontus vd. konularında Türkiye’ye ağır dayatmaları ve bu yolla II. Sevr’i kabul ettirmeyi öngörmektedir. AİHM’nin son almış olduğu teröristbaşı ile ilgili kararı da bunun açık bir belgesidir.


C- Basından Görüşler

BU NASIL SÖZ PAŞA!
Necdet SEVİNÇ

Yeniçağ gazetesi 14 Mayıs 2005
Yazıya başlamadan önce mermi büyüklüğünde iki hap aldım.
Zehir zıkkım, bir sâde kahve içtim.
Fakat baş ağrılarımı dindiremedim.
O sebeple aşağıdaki satırları okumadan önce oldukça müessir bir müsekkin almanızı, tansiyon ilacınızı da yanınızda bulundurmanızı rica ve tavsiye ederim. Şu laflar Genelkurmay Başkanlığı tarafından tertiplenen ve 12 - 13 Mayıs 2005 tarihlerinde Harp Akademileri Komutanlığı''nda icra edilen "Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici ve Lider Yaklaşımları" konulu toplantıda sarfedilmiştir.
Ve maalesef Genelkurmay 2.Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ''a aittir.
Bakın ne diyor: "...
21.yüzyıl ilişkiler ağında tam bağımsızlık kavramı üzerinde de düşünmek zorundayız.
Ulusların egemenlik haklarının belirli bir alanını, kendi arzusu ve kendi iradesi ile o kuruluşun karar mekanizmalarında yer alması kaydıyla ve o kuruluştan kendi arzusuyla çekilebilmesi mümkün olduğu sürece, uluslararası bir kuruluşa devretmesi acaba tam bağımsızlığı zedeler mi? Sanırım bu soruyu tartışmalı ve bir uzlaşıya varmalıyız." Niye tartışmalıyız Paşa? Seksen yıl önce hükme bağladığımız bir dâvâyı niçin yeniden tartışmalıyız? Şunca çileden sonra imzalanan Lozan Antlaşması''nı, Gazi''nin ifadesiyle "İstikla-i tam"ı esas alan millî iradenin milletlerararası bir belgesi olarak kabul etmiyor musunuz ki yeniden başa döndürmeye kalkıyorsunuz bizi? Kendi ülkenizin efendisi olmaktan rahatsız mısınız Paşa? Rahatsız mısınız ki millî hakimiyetin uluslararası kuruluşlara devredilebileceğine dair bir kanaat uyandırarak küresel emperyalizmin elegeçirdiği elemanlara malzeme teşkil ediyorsunuz? Egemenliğin uluslararası bir kuruluşa devredilmesi acaba bağımsızlığı zedeler miymiş? Tabi zedeler! Bu nasıl söz Paşa? İşte egemenlik kısmen Avrupa Birliği''ne devredilerek adlî kapitülasyonlar hortlatıldığı için 30 bin kişinin kâtili olan câni hakkındaki mahkeme kararını infaz edemiyor Türkiye. Şahsen yüzümü kızartan bu utanç verici gerçeğe rağmen egemenliğin devrini nasıl gündeme getirebilirsiniz siz. Unutmayın ki Paşa; şeref ve namus dahil, millî, insanî ve ahlakî bütün değerler ancak ve sadece millî egemenliğe sahip olunduğu aksi hâlde savunulabilir.
Aksi takdirde onun - bunun ayakları altında ezdirirsiniz bizi.
Onun - bunun ağız kokusunu çektirirsiniz.
Egemenlik deyince kısmî egemenlikten falan bahsetmiyoruz biz, tam egemenlikten bahsediyoruz. Konuşmanızda Atatürk''ten sık sık bahsetmenize rağmen Gazi''yi anlayabildiğinizi ne yazık ki söyleyemiyorum Paşa. Nutkun 2.cilt, 700.sayfasında "egemenlik hiçbir mânâ, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve belirtide ortaklık kabul etmez" diyen Atatürk bakın nasıl devam ediyor: "...
Tam bağımsızlık denildiği zaman elbette siyasî, malî, iktisadî, adlî, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir.
Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânâsıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyet demektir." Yazıyıa gene Nutuk''tan bir alıntı ile devam etmek gerekiyor.
"...
Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır.
Bu esas, ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir" Anlaşıldı mı Paşa.