|
Genelkurmay; II. Başkanı Orgeneral
İlker BAŞBUĞ’un “BİLGİ ÇAĞI VE TEKNOLOJİK GELİŞMELER IŞIĞINDA TOPLUM,
YÖNETİM, YÖNETİCİ VE LİDER YAKLAŞIMLARI SEMPOZYUMU”nda yaptığı konuşmada
“… 21 nci yüzyılın ilişkiler ağında tam bağımsızlık kavramı üzerinde de
düşünmek zorundayız. Ulusların egemenlik haklarının belirli bir alanını,
kendi arzusu ve kendi iradesiyle, o kuruluşun karar mekanizmalarında yer
alması kaydıyla ve o kuruluştan kendi arzusuyla çekilebilmesi mümkün olduğu
sürece, uluslararası bir kuruluşa devretmesi acaba tam bağımsızlığı zedeler
mi? Sanırım bu soruyu tartışmalı ve bir uzlaşıya varmalıyız…” sözleriyle
tartışılma açılmasını önermiştir.
A- Müdafaa-i Hukuk Bildirisi
ULUSAL EGEMENLİK
VE BAĞIMSIZLIK TARTIŞMASI
“KURTULUŞ” VE “KURULUŞ” TARTIŞMASI DEMEKTİR
Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral İlker
Başbuğ’un “Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim,
Yönetici ve Lider Yaklaşımları Sempozyumu” açış konuşmasında ileri sürdüğü
“21. yüzyıl ilişkiler ağında tam bağımsızlık kavramı üzerinde de düşünmek
zorundayız. Ulusal Egemenlik haklarının belirli bir alanını, kendi arzusu
ve kendi iradesiyle, o kuruluşun karar mekanizmalarından yer alması kaydıyla
ve o kuruluştan kendi arzusuyla çekilebilmesi mümkün olduğu sürece, uluslar
arası bir kuruluşa devretmesi acaba tam bağımsızlığı zedeler mi? Sanırım
bu soruyu tartışmalı ve bir uzlaşmaya varmalıyız” sözleri “Ulusal Egemenliğimiz
ve Bağımsızlığımız’ın tartışılması yolunu açmıştır.
Türk Milleti, Ulu Önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde, Mondros
ve Sevr dayatmalarına karşı milli mücadelesini “Kurtuluş ve Bağımsızlık”
adı altında “Ya istiklal, ya ölüm” andıyla yapmıştır.
Türk milli mücadelesi, ebedi önderimiz, eşsiz insan, o yüce komutan tarafından,
Baş kitabımız Nutuk’ta, “ Temel ilke, Türk Milletinin haysiyetli ve şerefli
bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke ancak tam istiklâle sahip olmakla
gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, İstiklâlden
yoksun bir millet, medeni insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden
yüksek bir muameleye layık görülemez.
Halbuki, Türk’ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür.
Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!..
O halde, ya istiklâl ya ölüm!..” şeklinde tarif edilmiştir.
Bu itibarla, tartışmaya açılmak istenen ve üzerinde uzlaşıya varılması
çağrısında bulunulan husus, bir anlamda, “kurtuluş ve kuruluş felsefemiz”
le, onun önderi ve yaratıcısı Mustafa Kemal’de olmaktadır.
Milletin, bu asla görmezden gelebileceği ve kabul edebileceği bir husus
değildir. Bu, millette hayal kırıklığı yaratan bir açıklamadır.
Milletimizi üzmüştür; çünkü konuşma, AİHM’in terör örgütü PKK’nın başının
yeniden yargılanmasını isteyen kararının açıklandığı güne rastlamıştır.
Bu nasıl bir tesadüftür? Bu günde, PKK başının yeniden yargılanmasına
dair AİHM kararı konusunda “biz tarafız” diyerek konuyu geçiştirmek yerine,
milletimizin acısını dindirecek bir açıklama beklenirken, “ulusal egemenlik
ve tam bağımsızlık tartışılarak uzlaşmaya varılmalı” açıklamasının yapılması
elem vericidir; başka ne söylenebilir ki!..
Düş kırıcıdır; çünkü Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin üyelik talebine karşı
Kıbrıs, Ege, Patrikhane, yeni azınlık hakları talepleri ile sözde insan
hakları ve demokrasi söylemleriyle ülkemizi etnik ve mezhepsel bölünmeye
götürme niyetinin 17 Aralık kararıyla tamamen gün ışığına çıkmış olmasına
rağmen, bu durum, demek ki hala görmezlikten gelinmektedir. İki ucu açık,
her zaman askıya alınabilir olduğu karşı tarafça açıklanmış olan sözde
müzakerelere, nasıl bel bağlanmaktadır?
Ayrıca; “Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlık” kavramlarının, bir asker, yani
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en üst komuta kademesinin bir mensubu tarafından
tartışmaya açılmak istenmesi yanlış anlamalara neden olabilecektir. Belki
de, Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlık kavramlarını tartışma ve bir uzlaşmaya
varma çağrısı sanki, Türk Silahlı Kuvvetleri adına yapılmış gibi sonuç
çıkaranlar da olabilecektir…
Ancak, Türk Milleti “Ulusal Egemenliği’nin ve Bağımsızlığı’nın” koruyucusu
ve teminatı olarak ordusunu bilmektedir; O’na güvenmektedir ve inanmaktadır.
Çünkü, Mustafa Kemal Atatürk’ün milletine vasiyeti ve buyruğu böyledir.
Çünkü Ata’sı, O’na: “Türkiye devletinin bağımsızlığı kutsaldır. O, sonsuza
kadar güven içinde ve her çeşit tehlikeden korunmuş olmalıdır. Devletin
bağımsızlığının, millet ve memleket hayatının tek koruyucusu kahraman
ordumuzdur” demiştir. Türk Ordusu’nun Ebedi Başkomutanı, bu buyruğunu
“Türkiye yalnız iki şeye güvenir. Biri Millet kararı diğeri ...... dünyanın
takdirlerine hakkıyla layık olma niteliği kazanan ordumuzun kahramanlığı;
bu iki şeye güvenir.” tespitiyle de ebedileştirmiştir.
İşte! Bu nedenlerden dolayı; “Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlık” kavramının
tartışılmasına ilişkin isteğin Genelkurmay II. Başkanı’ndan gelmiş olması,
hüzünden öte acı vermekte ve yaratacağı sonuçlar itibariyle de kaygı uyandırmaktadır.
Böyle bir açıklama olmamalıydı! Yapılmamalıydı! Bu milleti derinden üzmüştür,
yeise düşürmüştür…
Sevinenler elbette vardır. Bunlar II. Cumhuriyetçiler, AB ve ABD’nin içimizdeki
uzantıları ve diğer tüm ulusalcılık karşıtlarıdır. Bu açıklamayı fırsat
bilip, malum medya desteğinde, amaçları doğrultusunda, yeni bir kampanya
başlatmakta gecikmeyeceklerdir. Öncüleri, fırsatı ganimet görüp, çoktan
işe koyuldular bile.
Görüş ve inançlarımızı, şimdilik, bu kadar açıklamakla yetinmekteyiz.
Çünkü, yetkililerin açıklamanın yanlış anlaşıldığını, maksadın başka olduğunu,
ifade de eksiklik bulunduğunu belirtecek ikinci bir açıklama yapabileceklerini
beklemekteyiz, ümit etmekteyiz.
İlkemiz; Mustafa Kemal Atatürk’ün “ Egemenlik, hiçbir anlam, hiçbir şekil
ve hiçbir renkte ve yönde ortaklık kabul etmez” sözüdür.
İnancımız; “Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti” ne “yokluk ve yoksulluk içinde”
dahi sahip çıkmaktır.
Bu “kudret” de Türk Milleti’nde “mevcut”tur.
B- Yazarlarımızın Düşünceleri
ULUSAL EGEMENLİK
DEĞİL, 17 ARALIK KARARI TARTIŞILMALIDIR
Talat SARAL
Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral Sn. İlker Başbuğ 12 Mayıs 2005 günü
“Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici
ve Lider Yaklaşımları Sempozyumu” nda yaptığı açış konuşmasında Atatürk’çü
Düşünce Sistemi’nin diğer temel noktası olarak ulusal egemenlik ve tam
bağımsızlık konusuna da değinmiş ve “21. Yüzyılın ilişkiler ağında tam
bağımsızlık kavramı üzerinde de düşünmek zorundayız” ifadesini kullandıktan
sonra, hemen devamında şu ilginç soruyu ortaya atmış, daha doğrusu bizleri
şaşırtıcı bir değerlendirmede bulunmuştur: “Ulusların egemenlik haklarının
belirli bir alanını, kendi arzusu ve kendi iradesiyle, o kuruluşun karar
mekanizmalarında yer alması kaydıyla ve o kuruluştan kendi arzusuyla çekilebilmesi
mümkün olduğu sürece, uluslararası bir kuruluşa devretmesi acaba tam bağımsızlığı
zedeler mi? Sanırım bu soruyu tartışmalı ve bir uzlaşmaya varmalıyız.”
Bu bakış açısı üzerinde enine boyuna ve derinliğine düşünmek zorundayız.
Çünkü:
1. Yukarıda başlığını verdiğimiz sempozyum konusuyla ulusal egemenliğin
bağdaşır tarafını göremiyoruz.
2. Ulusal egemenliği ve tam bağımsızlığı tartışmaya açmak demek, Sn. Başbuğ’un
savunur göründüğü Atatürk’çü Düşünce Sistemi’ni tartışmaya açmak, daha
doğrusu Atatürkçülüğü tartışmaya açmak demektir.
3. Yukarıda alıntı yaptığımız ifade bir soru şeklinde yöneltilmiş olmakla
beraber, aslında benimsendiği anlaşılan bir bakış açısını da içermektedir.
Ancak benimsenen bu bakış açısında çok riskli unsurlar da bulunmaktadır.
Şöyle ki:
a) “21. Yüzyılın ilişkiler ağı ile” kastedilenin yaşadığımız küreselleşme
olduğu, bu günkü küreselleşme kavramının Batı emperyalizminin demokratik
makyajlı yeni yüzü olduğu acı gerçeği karşısında, bu kavram çerçevesinde
Atatürk’ün tam bağımsızlığını tartışmaya açmak büyük bir talihsizliktir.
b) Ulusal egemenlik haklarımızın belli bir alanı maalesef kendi arzu ve
irademizle uluslararası kuruluşlara devredilmiştir. 6 Mart 1995 tarihli
Gümrük Birliği anlaşmasını ve 7.5.2004 gün -5170 sayılı kanunla değiştirilen
Anayasa’nın 90. maddesini örnek gösterebiliriz. İlk düzenlemeyle Anayasa’nın
6, 90 ve 167/2. maddeleri ihlal edilmiş ve dış ekonomik ilişkilerimizin
dış ticaret ve gümrük politikaları ayağı AB’ye devredilmiştir. İkinci
düzenlemeyle ise temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalar,
anayasa dahil iç hukukun bütünüyle önüne geçirilmiştir.
c) Bu yasal düzenlemeler dışında ulusal egemenlik haklarımız fiilen de
çeşitli şekillerde yine uluslararası kuruluşlara devredilmiştir. Bunların
başında İMF ve Dünya Bankası’na çeşitli anlaşmalar ve niyet mektuplarıyla
devredilen yetkileri sayabiliriz. Bunun sonucu olarak Türkiye en hayati
ve güncel ekonomik sorunlarında bile bu kuruluşlardan icazet veya onay
alamadan sıradan adımları bile atamamaktadır.
d) Yetki devrettiğimiz/devredeceğimiz uluslararası kuruluşun karar mekanizmalarında
yer almamız kaydı, ancak AB’ye tam üye olmakla mümkündür. Oysa AB tam
üyeliği son 17 Aralık Konsey Kararı ile adeta imkansız hale getirilmiş,
özel statü Türkiye’ye diğer pek çok ağır şartla birlikte dayatılmıştır.
Tüm bunların gerçekleşme olasılığı ise, bir mucize doğduğu takdirde en
erken 20 sene sonrası için söz konusudur. Bu kadar uzun süre sonrası için
verdiklerimiz yetmiyormuş gibi şimdiden yeni yetki devirlerini tartışmaya
açmak aklın ve mantığın kabul edebileceği bir yaklaşım biçimi değildir.
e) Kaldı ki yetki devredeceğimiz kuruluşun statüsü de belli değildir.
AB kendi iddialarına göre “uluslararası” değil, “uluslarüstü” bir kuruluştur.
Hatırlanacağı üzere Kıbrıs Rum kesiminin uluslararası anlaşmalara aykırı
olarak tam üye yapılmasına itiraz ettiğimizde bize bu gerekçe ile cevap
vermişlerdi.
f) AB’ye üye olduktan sonra üyelikten kendi arzumuzla ayrılmamız yeni
AB anayasasına göre adeta imkansız hale getirilmiştir. Bırakınız mucizevi
tam üyeliğimizi, şu anda sözde AB adaylık sürecinde ufak bir duraksama
bile hem AB yetkililerince hem de içimizdeki lobilerince suçlanmamıza
vesile teşkil ediyor. Böyle bir ortamda kendi arzumuzla bir ayrılıktan
nasıl söz edilebilir.
g) Sn. Başbuğ’un bu beyanında “soruyu tartışmalı ve bir uzlaşmaya varmalıyız”
denmektedir. Ulusal egemenliğin bunca yaşadıklarımızdan ve bize dayatılanlardan
sonra hangi unsuru konusunda uzlaşmaya varabiliriz? Daha şimdiden uzlaşma
ifadesini kullanırsak, yeni tavizlere yatkın olduğumuzu ihsas etmiş olmaz
mıyız ve böyle bir yaklaşımda Atatürk’ün kemiklerini sızlatmaz mıyız?
4. Sonuç: Bütün bu risk ve belirsizlikler, tartışılması gereken esas konunun,
Atatürk’ün bize en büyük emaneti olan Cumhuriyeti köklerinden sarsacak
ve ulus devletimizi ortadan kaldıracak, tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik
kavramları değil, bunlara yönelik en büyük tehlikeyi oluşturan özellikle
AB’nin 6 Ekim 2004 tarihli İlerleme Raporu ve Etki Raporu, 15 Aralık 2004
tarihli Avrupa Parlamentosu’nun Tavsiye Kararı ve 17 Aralık 2004 tarihli
AB Konseyi’nin kararlarıdır. Bu kararları olduğu gibi kabul eden siyaset
kurumu Türkiye’nin geleceğini en büyük risklere atıyor demektir. Çünkü
söz konusu rapor kararlar Kıbrıs, Ege, Güneydoğu, Ermenistan, Patrikhane,
Alevilik, Pontus vd. konularında Türkiye’ye ağır dayatmaları ve bu yolla
II. Sevr’i kabul ettirmeyi öngörmektedir. AİHM’nin son almış olduğu teröristbaşı
ile ilgili kararı da bunun açık bir belgesidir.
C- Basından Görüşler
BU NASIL SÖZ PAŞA!
Necdet SEVİNÇ
Yeniçağ gazetesi 14 Mayıs
2005
Yazıya başlamadan önce mermi büyüklüğünde iki hap aldım.
Zehir zıkkım, bir sâde kahve içtim.
Fakat baş ağrılarımı dindiremedim.
O sebeple aşağıdaki satırları okumadan önce oldukça müessir bir müsekkin
almanızı, tansiyon ilacınızı da yanınızda bulundurmanızı rica ve tavsiye
ederim. Şu laflar Genelkurmay Başkanlığı tarafından tertiplenen ve 12
- 13 Mayıs 2005 tarihlerinde Harp Akademileri Komutanlığı''nda icra edilen
"Bilgi Çağı ve Teknolojik Gelişmeler Işığında Toplum, Yönetim, Yönetici
ve Lider Yaklaşımları" konulu toplantıda sarfedilmiştir.
Ve maalesef Genelkurmay 2.Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ''a aittir.
Bakın ne diyor: "...
21.yüzyıl ilişkiler ağında tam bağımsızlık kavramı üzerinde de düşünmek
zorundayız.
Ulusların egemenlik haklarının belirli bir alanını, kendi arzusu ve kendi
iradesi ile o kuruluşun karar mekanizmalarında yer alması kaydıyla ve
o kuruluştan kendi arzusuyla çekilebilmesi mümkün olduğu sürece, uluslararası
bir kuruluşa devretmesi acaba tam bağımsızlığı zedeler mi? Sanırım bu
soruyu tartışmalı ve bir uzlaşıya varmalıyız." Niye tartışmalıyız
Paşa? Seksen yıl önce hükme bağladığımız bir dâvâyı niçin yeniden tartışmalıyız?
Şunca çileden sonra imzalanan Lozan Antlaşması''nı, Gazi''nin ifadesiyle
"İstikla-i tam"ı esas alan millî iradenin milletlerararası bir
belgesi olarak kabul etmiyor musunuz ki yeniden başa döndürmeye kalkıyorsunuz
bizi? Kendi ülkenizin efendisi olmaktan rahatsız mısınız Paşa? Rahatsız
mısınız ki millî hakimiyetin uluslararası kuruluşlara devredilebileceğine
dair bir kanaat uyandırarak küresel emperyalizmin elegeçirdiği elemanlara
malzeme teşkil ediyorsunuz? Egemenliğin uluslararası bir kuruluşa devredilmesi
acaba bağımsızlığı zedeler miymiş? Tabi zedeler! Bu nasıl söz Paşa? İşte
egemenlik kısmen Avrupa Birliği''ne devredilerek adlî kapitülasyonlar
hortlatıldığı için 30 bin kişinin kâtili olan câni hakkındaki mahkeme
kararını infaz edemiyor Türkiye. Şahsen yüzümü kızartan bu utanç verici
gerçeğe rağmen egemenliğin devrini nasıl gündeme getirebilirsiniz siz.
Unutmayın ki Paşa; şeref ve namus dahil, millî, insanî ve ahlakî bütün
değerler ancak ve sadece millî egemenliğe sahip olunduğu aksi hâlde savunulabilir.
Aksi takdirde onun - bunun ayakları altında ezdirirsiniz bizi.
Onun - bunun ağız kokusunu çektirirsiniz.
Egemenlik deyince kısmî egemenlikten falan bahsetmiyoruz biz, tam egemenlikten
bahsediyoruz. Konuşmanızda Atatürk''ten sık sık bahsetmenize rağmen Gazi''yi
anlayabildiğinizi ne yazık ki söyleyemiyorum Paşa. Nutkun 2.cilt, 700.sayfasında
"egemenlik hiçbir mânâ, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve belirtide
ortaklık kabul etmez" diyen Atatürk bakın nasıl devam ediyor: "...
Tam bağımsızlık denildiği zaman elbette siyasî, malî, iktisadî, adlî,
askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik
demektir.
Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve
memleketin gerçek mânâsıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyet demektir."
Yazıyıa gene Nutuk''tan bir alıntı ile devam etmek gerekiyor.
"...
Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır.
Bu esas, ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir" Anlaşıldı
mı Paşa. |