Yargı, İktidar ve Siyasi Partilerin Kapatılması...
Nuri ALAN
Emekli Danıştay Başkanı
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın AKP'nin kapatılması için açtığı dava üzerine, ilgili partinin başta genel başkanı olmak üzere bazı yöneticileri ve bakanları estiler, gürlediler; devlet adamı kimliğiyle bağdaşmayan ağır sözlerle yargıyı ve başsavcıyı topa tuttular. Kamuoyu, yapılan eleştirilerde kullanılan üslup ve sözcükleri kanıksamış olsa bile aynı başsavcı tarafından DTP'nin kapatılması için kısa süre önce açılan dava nedeniyle TBMM Başkanı'nın, Başbakan'ın ve Adalet Bakanı'nın olumlu sayılabilecek söylemleri ile aynı parti mensuplarının bugünkü sözleri arasındaki tutarsızlık gerçekten şaşırtıcı oldu.
AKP'nin, başbakan sıfatını da taşıyan genel başkanının yargıyla bu derecede kavgalı olmasını ve her fırsatta onu hırpalamak istemesini anlamak gerçekten güç... Üstelik bugün bulunduğu yere ağırlıklı olarak yargı kararlarıyla gelmiş olan bir siyasetçiden, yargıya karşı söylemlerinde daha dikkatli ve saygılı olması beklenmez mi?
Başbakan'ın, yargıya karşı hırçın tavrını düzeltebilmesi ve sıfatının gerektirdiği saygınlığı koruyabilmesi için biraz gerilere gitmesi ve kendisine milletvekilliği ve başbakanlık yolunu açan yargı kararlarını anımsaması yararlı olacaktır.
O yargı kararları, 4777 sayılı Kanunla yapılan anayasa değişikliği ve 4616 sayılı dava ve cezaların ertelenmesine ilişkin yasa ile birlikte kendisini başbakanlığa taşıyan sürecin kilometre taşları olmuştur.
Anayasanın 138'inci maddesi, hiçbir organ, makam, merci veya kişinin yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremeyeceğini, genelge gönderemeyeceğini, tavsiye ve telkinde bulunamayacağını ifade etmektedir. Başbakan bazı yargı kararları nedeniyle yaptığı açıklamalarda birçok kez bu kuralı ihlal etmiştir. Yeni bir anayasa ihlalinde bulunmaması için bu kuralı ve bugüne kadarki söylemlerini gözden geçirmek zorundadır.
Çağdaş devletlerde hukukun üstünlüğü, hukuk devleti, laik devlet, kuvvetler ayrılığı, egemenlik, yargının bağımsızlığı, özgürlük, özgürlüklerin sınırlandırılması gibi temel anayasal kavramlar siyasi partiler arasında tartışma konusu olmaktan çıkmış, bunların içeriği ve genel esasları üzerinde uzlaşma sağlanmıştır. Ayrıntılarında farklı görüşler olabilir.
Yargıya öfke
Ülkemizde sorun, AKP'nin bu temel kavramları, çağdaş yorumlarından farklı şekilde algılamasından ve uygulamak istemesinden doğmaktadır. Bunun kaynağında ise partinin geldiği kültürün altyapısını oluşturan din ağırlıklı değer yargıları ve bunlara bağlı olarak biçimlenen yanlış ve eksik bilgiler yatmaktadır.
Bugün kuvvetler ayrılığı ilkesi, parlamenter rejimde yürütme ve yasama organlarının birbirlerine yakınlığı ve genelde birlikte hareket etmeleri nedeniyle, yargı organının bağımsızlığının sağlanması ve korunması temeline oturtulmuştur. Hukuk devletinde yargının bağımsızlığı ilkesine ve yargı kararlarına tüm kurum ve kuruluşlar, siyasi partiler saygılıdır. Kararları bilimsel eleştiriler dışında tartışılmaz ve uygulanır.
Ülkemizde ise durum tamamen farklıdır. İktidar partisi, yargıya kin, nefret ve öfke ile bakmakta, söylemleri bu duyguların etkisi altında şekillenmektedir. Partinin genel başkanının yargıya karşı takındığı tavır ve kullandığı özensiz sözler toplumu ayrışmaya doğru sürüklemektedir. Yargının ve kararlarının, devlet sorumluluğu yüklenmiş kişiler tarafından böylesine ulu orta tartışıldığı bir hukuk devleti yoktur.
Siyasi partilerin yargı kararı ile kapatılması konusu siyasal yerindelik açısından tartışılabilir. Dinci ve etnik kökenli siyasi partilerin seçmen tarafından küçümsenmeyecek oranlarda desteklendiği ülkemizde, Cumhuriyetin demokratik, laik ve hukuk devleti niteliğinin korunabilmesi için siyasi partilerin tüzük ve programlarının, eylemlerinin ve söylemlerinin yargı organı tarafından denetlenmesi, yasal koşulları oluştuğunda da belli yaptırımların uygulanması gereklidir. Belki temelli parti kapatılması yerine, ilgili siyasi partinin devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılması yanında etkili başka yaptırımlar düşünülebilir.
Ancak dava açıldıktan sonra bu konuyla ilgili bir değişiklik yapmak hem anayasanın önemli ilkeleriyle bağdaşmaz hem de siyaset etiğine uygun düşmez. Görülmekte olan bir davanın tümüyle ortadan kaldırılmasına veya seyrini ve sonucunu değiştirmeye yönelik bir anayasa değişikliği yasama organının yargı organına müdahalesinin ötesinde, yasamanın yargıya ait bir yetkiyi kullanması demektir. Kuvvetler ayrılığı ilkesiyle taban tabana zıttır, asla kabul edilemez. Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.
Anayasal zorunluluk
Anayasa bu konudaki hassasiyetini 138'inci maddesinde de göstermiştir. Görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinde yargı yetkisi ile ilgili soru sorulmasını, görüşme yapılmasını veya herhangi bir beyanda bulunulmasını yasaklayan bu maddenin, açılmış olan bir davanın sonucunu etkileyecek bir yasal tasarrufa hiç izin vermediği açıktır.
Anayasa değişikliği, AKP'nin kapatılmasını veya diğer yaptırımlardan kurtulmasını sağlamak amacıyla yapılacağı için yasaların genellik ve nesnellik ilkeleri ile de bağdaşmaz ve bu nedenle kamusal bir tasarruf olan Anayasa değişikliğini " maksat unsuru " yönünden sakatlar.
Son söz olarak anayasa değişikliğini gündeme getiren MHP'ye ve AKP'ye bir sorum var:
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı DTP hakkında kapatma davası açtığında anayasa'nın 68'inci ve 69'uncu maddeleri yürürlükte değil miydi? Yürürlükteydi de bu maddelerin farkına yeni mi vardınız?
Cumhuriyet Gazetesi - 20.03.2008