5 Temmuz 2005

OKUYUCU KÖŞESİ

Osman GÜNEY

Biliyorum birçoğunuz bu dediklerime burun kıvırıp geçeceksiniz; olsun, ben yine de diyeceğimi diyeceğim ve size "sırlardan bir sır açıklayacağım”... Karşılığında teşekkür filan da beklediğim yok… Bu benimki bir tür amme hizmeti sayılabilir; söylediklerimi bir duyan, bir anlayan çıkarsa, bu bana yeter...
Aslında böyle büyük bir buluşu, benim yerime eğer Arşimet yapsaydı, "buldum! buldum!-evreka! evreka!- “ diye bağırarak sokaklara fırlar; ortalığı birbirine katar; tüm parsayı da toplar giderdi... Şayet ben bu yollara düşmemişsem, iyi bilesiniz ki, bu benim saflığımdan falan değil, tamamiyle “molla gibi ağırbaşlı” oluşumdandır...
Biliyorsunuz Arşimet, sanki bilinmez bir şeymiş gibi, “ suyun kaldırma gücünü” buldum diye, çırılçıplak hamamdan dışarı fırlamış; edebe aykırı davrandığı için bir sürü polisi arkasına takmış; üstelik de bir güzel grip olup yataklara düşmüş biridir …
Onun bu davranışını rahmetli babam gayet sulu bulur ve "n'olacak, İtalyan cıvıklığı işte" diye küçümserdi... Arkasından da İtalyanlar’ın, Trablusgarp’ta üçbuçuk Arab kabilesinden nasıl dayak yediğini anlatır ve bu yaygaracı, farfara milletin fosluğunu böylece kanıtlamış olurdu… Herneyse, aslında Arşimet'in hamamdan terli terli ve de ıslak çıktığı gün gibi açık da, konumuz bu değil… Hatta bu yüzden daha sonra garip mi, gırip mi olduğu da bizi pek ilgilendirmiyor...Üstelik tarihçiler de, bu can alıcı ayrıntıyı nedense hep es geçiyorlar..
İşte bu nedenle babacığım hafifliği asla hoş görmez ve bize hep: "ağır olun da molla desinler"diye nasihat ederdi...
Biliyorum “sır”rı açıklamamı büyük bir merakla bekliyorsunuz, ama sabreden derviş olun biraz; şunun şurasında bunu bilmeden yıllardır yaşamadınız mı sanki... Acele işe şeytan karışır canlarım...
Konuyu açmak için, önce, "yaşam" nedir, ne değildir, bunu bilmek gerekiyor... Yemek, içmek, sevmek, sevilmek, nefret, hiddet, nedâmet, üremek, üretmek,türemek, türetmek, anmak, anılmak, hâyâller ve hatta rüyalar yaşama dahil midir... Çünkü bilirsiniz ölüler hiç rüya görmezler... Görürler mi dersiniz; kimbilir, belki de...
Ee uzatma da söyle artık, diyorsunuz, değil mi… Ne kadar hazır lopçusunuz… Herşeyin hazırına alışmışsınız birkez... Hoop lop, oh ne ala ne güzel... Yağma yok, ben bu sırrı hangi dipsiz kuyulardan çıkardım, biliyor musunuz... Bir ömür tükendi bunun için, bir ömür...
Hadi neyse, sabrınızı daha fazla zorlamayım; işte a-çık-lı-yo-rum:
Bizim sokakta kimsesiz bir kedi yavrusu vardı. Ayıptır söylemesi onu ben çok severdim... Bu benimki acımak mıydı, sevmek mi, yoksa sevilmek gereksinmesi mi, doğrusu bunu bugün bile tam olarak bilemiyorum... Evdekiler izin verseler, yatağıma bile almak isterdim ama vermezlerdi…Hasılı o hep sokak kedisi olarak kaldı… Ama Allah sizi inandırsın geceler boyu tavşan uykusuna yatar, birazcık miyavlasa dışarı fırlar, süt, yoğurt, elime ne geçerse önüne serer, aman üşümesin diye karton kutulara pamuk yataklar döşerdim...

Tüm yaptıklarıma karşın, o nankör mahluk sevgime hiç karşılık vermez, hatta fırsatını buldu mu elimi kolumu tırmalar, kinli kinli hırlardı... Ben bunu yine de onun bildiği yegane sevme gösterisi olarak kabul eder, sevgide ve hizmette kusur etmez; “gözünün üstünde kaşın var” demezdim… Fakat , şimdi daha iyi anlıyor ve biliyorum ki, bu benim ilgi ve sevgim hep tek taraflı kaldı. Aslında ben, kedinin umurunda bile değildim... Her şeye karşın ona asla kızmaz, bunca iyilik yaptığıma göre, onun da beni mutlaka çok sevdiğini ve saydığını düşünürdüm...
Şimdi, kedi üzerine olan bu denememi aklınızın bir köşesinde tutun. Buluşumu açıklamaya ve kanıtlamaya, adım adım devam edeceğim.
Öğrencilik yıllarıydı, bilirsiniz gençler pek yufka yürekli ve merhametli olurlar.
Biri iyice fakir, diğeri oldukça varsıl iki arkadaş, hemen önümdeki sırada otururlardı. Öyle iyi anlaşırlardı ki, giyim kuşamları farklı olmasa ikisini kardeş bile sanardınız...
Fakir olan ne de olsa biraz daha kavruk ve çelimsizdi... Yıllarca sonra öğrendim ki, onu hep varsıl arkadaşı kollar, harçlığını bile evden habersiz onunla paylaşırmış...
Siz şimdi nasıl düşünürsünüz, “fakir çocuk zengine minnettardır ve onu çok sever”, değil mi... Hayır bunun tam aksi oldu; iyilik eden fakiri hep sevdi, kolladı, arayıp sordu… Ama inanmazsınız fakir onun cenazesine bile gitmedi... Vallahi bu hikayeyi “mesnevi”den filan aşırmadım; inanın bizzat gözlemledim... Etti mi iki…
Hem canım uzun söze ne gerek var, dilencileri çaktırmadan bir gözleyin… Ben şimdiye kadar, sadaka verenin arkasından sevgiyle bakan tek bir dilenci görmedim... Evet dilenirken döktükleri dil ve pozlar tabii ki profesyonelce… “Allah ne muradın varsa versin, Allah sevdiklerine bağışlasın....”falan, filan ama arkadan öyle bir zehir gibi bakışları vardır ki, sanarsınız “boyun-posun devrilsin” diyor... Oysa ki, sadaka verenin yüzünde sevecen, mütebessim bir çehre, huzur içinde geçip gider...
Kedi yavrusundan, yani hayvanlardan başlayıp insan oğluna uzanan bu örnekler, size de bir şeyler söylemiyor mu dersiniz…
Evet sıkı durun, hayatın gerçek sırrı işte bu: Bu dünyada az sevecek, ama çok sevileceksin…. Bunun içinde tek formül: iyilik etmeye değil, iyilik görmeye çalışacaksın... Şimdiye kadar ki inançlarınızla taban tabana zıt bir şey söylüyorum, değil mi… Ama neyleyim ki, gerçek böyle… İyilik eden iyilik ettiğini daima sever; çünkü iyiliği bilerek, isteyerek yapar ve sonucunda rahatlar, huzur duyar… Halbuki iyilik gören, çoğukez istemeden minnet altında kalmıştır, ezilmiştir… O andan itibaren bilinçli veya bilinçsiz olarak karşısındakine karşı kinle dolmuştur ve nahoş duygudan biran önce kurtulmaya çalışır… Bazen,“Sen bana ne yaptın ki” diye başlayan, anlamsız inkâr mekanizmalarına sapar… Bu duygunun psikolojik kökenlerini ister Jung’da, ister Freud’da ya da bir başka öğretide arayın ve de ne ne derseniz deyin, bunun kökeninde aynı zamanda basit, insani bir duygu yatar…
Hazreti peygambere birgün yanındakiler: “falanca sizin hakkınızda kötü şeyler söylüyor...” demişler. Mübarek uzun uzun düşünmüş, sakalını sıvazlamış ve “Allah Allah” demiş, “ben ona hiç iyilik yaptığımı hatırlamıyorum...”
Ne yapalım yani, kimseye iyilik yapmıyalım mı, bu insanlığın sonu olmaz mı… dediğinizi biliyorum... Hayır, siz yine iyilik yapmaya devam edin, ama sakın ola ki, iyilik ettiğinizden sevgi ve saygı beklemeyin...Dindeki o: “sağ elin verdiğini, sol el duymayacak” önermesi de, belki bunun için yapılmıştır; daha az utandırmak ve nefret ettirmemek için…
Sözün kısası şu ki, sevilmek, sayılmak ve de hayırla anılmak istiyorsanız; karşınızdakilerin size iyilik etmesini sağlayın,bunu teşvik edin ve de hiçbir iyiliği asla geri çevirmeyin; hatta karşılığında teşekkür edip olayın sihrini bozmayın, minnettar küçük bir tebessümünüz, iyilik perinizi mest etmeye yetecektir... İyi bilin ki, o andan itibaren artık bir seveniniz, bir koruyucunuz, bir periniz var demektir... Az bir şey midir bu, aynı şeyleri hissetmeseniz de, sizi bütün kalbiyle seven, takdir eden, mutlu bir iyilik severinizin olması niye kötü olsun ki...
Bu kıymetli sırrı size açıkladım diye, umarım benden nefret etmezsiniz…