PAMUK GİBİ ATILIYORUZ!..
Yok olmaya yüz tutmuş meslekten
biri, pamuk atıcılığı;
Yani, hallaçlık.
Eskiden Anadolu’nun her
kasabasında, her kentinde sütçü gibi, kalaycı gibi mahalle mahalle
dolaşırlar, döşek, minder ve yastık pamuğu atarlardı.
Ellerinde tokmak,sırtlarında
kirişli kemâne sokak sokak gezerler, bir yandan da “pamuk attıran” diye bağırırlardı.
Avluya savan gibi sergiler serilir
ne kadar pamuk veya yünden yatak, yorgan, minder varsa hallacın önüne
yığılırdı. Hallaç toza karşı burnunu bir mendil veya tülbentle örter ve yığının
bir ucundan pamuk atmaya başlardı. Tokmak kirişe değdikçe sürekli tak-tak-dız, tak-tak-dız diye ses
çıkarırdı. Çıkan sesten, içeride, avluda hallacın pamuk atmakta olduğu
anlaşılırdı.
Pamuk atıldıkça ortalığı toz
kaplar, pamuklar tel, tel olur etrafa saçılırdı.
Şimdi ortopedik yaylı yataklarda
kauçuk süngerler kullanıldığından artık hallaçlara ihtiyaç kalmadı. Sadece
küçük kasabalarda yorgan “sırlayıcı”larına
rastlanabilir.
Artık, yatak yorgan pamukları
atılmaz oldu, ama, şimdilerde bazı sivil ve resmi kurumlarda “hallaçlık” özentisine soyunanlar çıktı…
Tabii, başta siyaset kurumu…
Usul-yordam, dur-durak
aldırmaksızın devlet kurumları, pamuk gibi atılmakta, iplik iplik
savrulmaktadır…
Öyle isteğe, arzuya bakmadan,
kurumların altından yatakları çekilmekte, meydanlarda, orta yerde, ibretlik
olsun diye, her şeyi, her yeri atılmaktadır.
Bir gün eğitim, diğer bir gün
sağlık, başka bir gün yargı ve sonunda da asker tezgaha oturtuldu; sonra da
elde tokmak, vurdukça kirişe, kurumlar toz duman ediliyor…
Sanki hallâciye
tutkusu, toplumu sarmış gibi. Kimileri pamuk atarken, toplumun bir kesimi de
işin seyrinde… Kimileri de hallaçlığa özeniyor, ne zaman görev verilir diye
beklemedeler…
İşin en garibi kimse altındaki
yatak-döşeğe sahip çıkamıyor, ya da çıkmıyor.
Altlarından çekildikçe etrafa şaşkın şaşkın boş
gözlerle bakınıp duruyorlar, ne yapıyorsunuz diye ağızları bile açılmıyor veya
açmıyorlar.
İster istemez, “acaba hallaçlarla yatak-döşek sahipleri el
altından anlaşmışlar olabilir mi?” sorusu, doğrusu, kendiliğinden akla
takılıyor.
Sanki döşek, yatak ve yorgandan
bıkılmış da, kurtulmak isteniyor gibi… Güzelim pamuk ve yün yataklardan bıkıp kauçuk ve süngerlere özenti
içerisindeyiz…
İçeriden biri çıkıp da, “arkadaş! bu döşekler özel değil, hepsi
demirbaşa kayıtlı, sahibi millettir; dilediğiniz gibi tozutup savuramazsınız
diyemiyor veya demiyor. Anadan, babadan kalma ata yadigarı… Bildiğiniz yatak,
döşek değil, bunlar Kutsal Vatan’dır,
pamuk gibi atılan Türkiye’dir. Türkiye’nin kutsal değerleri, dokunulmazlarıdır,
Egemenliğidir, bağımsızlığıdır, dilidir, dinidir, topraklarıdır, birliğidir,
dirliğidir, bütünlüğüdür; velhasıl hallaç tezgahında ipliği atılan Türklüğün
geleceğidir;” diye, ne hikmetse, kimse demiyor.
Hallaçlar da hem hallâb ve hem de halatlar; ama kendilerini Hallâ-ül-ukad ilan ettiler; ancak, çıka
çıka hallâlcı çıktılar…
Kısa bir hikaye ile noktalayalım,
hali-vehâmeti…
Hoca ani ölümden çok korkarmış…
Eşe dosta sormuş, çare nedir diye…
Azrail’le görüşmesini önermişler.
O da kalkmış Azrail’in huzuruna
varmış, sıkıntısını anlatmış.
Azrail’de “Hoca seni mi kıralım; var git, rahat ol, geleceğim zaman sana haber
vereceğim” demiş.
Hoca sevinç içinde evine döner;
etrafına, eskisi gibi neşe ve mutluluk vermeye devam eder.
Aradan günler, aylar, yıllar geçer
ve bir gün karşısına Azrail çıka-gelir.
Hoca “hayrola hani haber verecektin” deyince…
Azrail “Yahu Hocam, çok alem adamsın, etrafında senden başka erkek kaldı mı?
sen fark etmediysen kabahat bende mi?” demiş…
Kıssadan hisse.
Daha başka alâmet bekleyenlerin,
kulaklarına küpe olsun…
“Hek”[*]leştirme bireylerden başladı, kurumlara
sıçratıldı; şimdi sıra Türkiye’de…
[*] 8 Ağustos 2005 tarihli Hek(leş)mek ( www.mudafaai-hukuk.com.tr./test/ulusalforum/08082005.htm ) yazısına bakınız.