ANTLAŞMALAR
VE MÜTAREKELER
|
BİRİNCİ DÜNYA
SAVAŞI'NIN SONUNA DOĞRU YAPILAN ANLAŞMALAR: |
|
ORTADOĞU'NUN PAYLAŞILMASI: ANADOLU'NUN PAYLAŞILMASI:
Birinci Dünya Savaşı başlarında, İngiltere, Osmanlı İmparatorluğu'nu içerden vurmak için, bütün Arap dünyasını ayaklanmaya teşvik etmek üzere Mekke Şerif Hüseyin ile temasa geçmişti. Şerif Hüseyin, bu ihanetinin bedeli olarak İngiltere'den Hicaz'ın bağımsızlığını istemiş, buna ek olarak ayrıca hilafetin de Osmanlı Padişahı'ndan alınıp, kendisine verilmesini şart koşmuştu. Bu aşırı istekler karşısında İngiltere geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu kez Şerif Hüseyin, Osmanlı Devletinin içine düşmüş bulunduğu zor durumdan yararlanmak için, Hicaz emirliğinin babadan oğula geçmek üzere kendisine verilmesini istemiş, bu isteği Babıali tarafından reddedilmişti. Savaş şiddetlenmeye başlayınca İngiltere
yeniden Şerif Hüseyin'e döndü, Hüseyin'de ihanetinin bedelini arttırarak,
bütün Arap yarımadası ile Suriye ve Irak'ı içine alacak bağımsız bir devlet
kurulmasını ve başına da kendisinin geçirilmesini istedi. Uzun mütarekelerden
sonra, İngiltere bu isteği (Lübnan hariç olmak üzere) kabul etti. Bu anlaşmayla İngiltere Mekke Şerifi Hüseyin'i
atlatıyor, ona verileceğine söz verdiği bölgeler üzerinde şimdi Fransa
ile birlikte nüfuz bölgeleri kuruyordu. Bu gizli anlaşmayla, böylece İngiltere
Şerif Hüseyin'e büyük bir oyun oynamış oluyordu. Ayrıca İngiltere Arap
Yarımadası için Necd Emiri İbn-i Suud ile görüşmüş, Aralık 1915'te de
onunla bir anlaşma yaparak Necd toprakları üzerinde ve Kuveyt hariç Basra
Körfezi'nin güneyinde İbn-i Suud'un bağımsızlığını ve egemenliğini tanıtmıştı. Böylece aynı zamanda bir İslam Halifesi
olan Osmanlı Padişahı Sultan Reşat'ın cihad çağrısı hiçbir işe yaramıyor,
o kutsal topraklara Hristiyan ayağı basmasın diye var gücüyle savaşan
Mehmetçik en büyük ihaneti Müslüman Araplardan görüyordu.
İngiltere ve Fransa Ortadoğu'yu kendi aralarında paylaşırlarken, İtalya'yı hep devre dışında bırakmışlardı. İtalya bu duruma bozuluyor, gelişmelerden kendisinin de haberdar edilmesini istiyordu. Ayrıca Anadolu'nun paylaşımında da Antalya, Mersin ve İzmir'i mutlaka istiyordu. Zaten savaşa İngiltere'nin yanından girmesinin başlıca nedeni, İngiltere'nin İzmir ve yöresini İtalya'ya söz vermesiydi. Oysa İngiltere aynı İzmir Bölgesini Yunanistan'a da söz vermişti ve İtalya'nın bundan haberi yoktu. İtalya'nın Anadolu'dan pay alabilmesi için,
öncelikle Osmanlı Devleti'nin çökmesi gerekiyor, bunda da başlıca rol
Rusya'dan bekleniyordu. Oysa Bolşevik İhtilali ile Çarlık devrilip, Rusya
savaş dışı kalınca İtalya endişeye düştü ve isteklerini kapsayan konuda
bir anlaşma yapılması konusunda İngiltere ve Fransa üzerinde bir baskı
kurdu ve sonunda bu üç devlet arasında 21 Nisan 1917'de St. Jean de Maurienne
Anlaşması yapıldı. Buna göre İtalya 1916'da İngiltere-Fransa-Rusya arasında
yapılan anlaşmaları kabul ediyor, buna karşılık Mersin hariç, Antalya,
Konya, Aydın ve İzmir Bölgeleri İtalya'ya veriliyordu.
1917 yılında savaşçı yanlar arasında kuvvet
dengesinin var olduğu görülmekle beraber Antlaşma Devletleri'nde ekonomik
ve sosyal durum gittikçe çökmekteydi. Mustafa Kemal uzun ve gizli bir
raporunda, bu durumun üzerine parmak basmakta ve şöyle demekteydi. "Savaş sürerse karşısında bulunduğumuz
en büyük tehlike her yandan çürüyen azametli saltanat binasının bir gün
içinde ve birdenbire, her yönden çökmesi olasılığıdır. Savaşı bitirmenin
anahtarları artık bizim tarafın elinde değildir". Amerika, Türkiye'ye savaş açmamış olmasından
yararlanarak onu Almanya'dan ayırdığı taktirde Bulgaristan'ın aynı yoldan
ve kolaylıkla savaş dışı edileceğini, dolayısıyla da Almanya ile savaşın
da kısa zamanda sona erdirileceğini hesaba katmaktaydı. Amerika Dış İşleri
Sekreteri bu konuda İstanbul'daki Amerikan Elçisi Abraham Elkus'un yanından
gelen özel sekreter M. Alsberg'ten ümit verici bir bilgi alamadı. Alsberg,
Türkiye'nin ekonomik sefaletinin tablosunu çizmekle ve hatta halkın Almanlardan
hoşnut olmadığını işaret etmekle beraber, Türklerin ayrı bir barışa cesaret
edemeyeceklerini söylemişti. Buna neden olarak da Almanların komutasında
bulunan iki savaş gemisinin (Yavuz ve Midilli) İstanbul önlerinde topları
kente çevrili olarak demirli bulunduklarını göstermişti. Aynı konuda düşüncesi
sorulan eski Elçi Morgenthau daha iyimserdi. O, İsviçre'ye giderken kimi
aracılarla Enver ve Talat paşalarla barış görüşmelerine girişmek üzere
kendi hizmetini önerdi. Washington'da bu hususta bir karar almadan önce,
Mister Balfour'dan İngiltere'nin ne düşünmekte olduğu soruldu ve İsviçre'de
bazı girişimlerin yapılmakta olduğu öğrenildi (16 Mayıs). Ne var ki, bu
görüşmeler çürük bir temele dayanmaktaydı. Londra Hükümeti'nin İsviçre'ye
göndermiş olduğu F. Kerr adlı temsilci, Osmanlı temsilcisi olarak Doktor
Parodi adlı birisi ile karşılaşmıştı. Bu zat Osmanlı kabinesinde hiç de
önemli etkisi bulunmayan ve azınlıkla olan barış yanlısı grup adına hareket
ediyordu. Dolayısıyla ön ayak olmak istediği barış girişiminden olumlu
bir sonuç beklenemezdi. 1917 yılı sonlarına doğru savaştan usanç duyan
yalnız Antlaşma Devletleri halkları değildi. Uzlaşma Devletleri memleketlerinde
de savaşa karşıt olanların sayısı artmaya başlamıştı. Özellikle İngiltere'de
işçiler arasında bir intikam savaşı sürdürülmesine katlanmak istemeyenlerin
sayısı artmaktaydı. Bunları sakinleştirmek ve Alman tarafını gevşetmek
için uzlaşmacılar yeni bir barış saldırısına geçtiler. I. Kara ve Deniz Kuvvetlerinin Silahsızlandırılması:
Uzlaşma Devletleri'nce iç sınırların güvenliğini sağlamak için kararlaştırılacak
sayıdaki kuvvetlerin dışında kalan kara kuvvetlerinin terhisi, aynı maksatla
bırakılacak küçük gemilerin dışındaki savaş gemilerinin İtilafçılara teslim
edilmesi, askerlikten ayrılacakların araç, gereç ve her çeşit silahların
kullanılmasına dair uzlaşmacılar tarafından verilecek talimata uyulması Yukarıdaki hükümlerinden de anlaşılacağı
üzere Mondros Mütarekesi'nin karakteri Osmanlı İmparatorluğu'na son vermesi,
İmparatorluk dışında kalan Türkiye'nin paylaşılmasına zemin hazırlanması
ve Osmanlı Devleti'nin egemenliğini kısıtlaması noktalarında toplanabilir.
Gerçek şudur ki, Mısır ve Kıbrıs, Birinci Dünya Savaşı'nın başında hukuk
yönünden Osmanlı Devleti'nden ayrılmış, İngilizlerin eline geçmişti. Mütareke
ile Arap memleketleri de fiilen Osmanlı egemenliğinden çıkmaktaydı. Dolayısıyla
henüz usulüne göre imzalanmış bir barış antlaşması bulunmamakla beraber,
Osmanlı İmparatorluğu artık tarihe karışmış görünümdeydi. Ortada sözü
yalnız Türk topraklarında geçerli bir Osmanlı Devleti kalmıştı. Antlaşmanın toprak hükümleri dışında kalan
hükümlerinin tümünün devletin egemenliğine dokunur yanları vardı. Bunlar
arasında özellikle silahsızlandırılan kara ve deniz kuvvetlerinin statüsü,
haberleşme araçlarının, taşıt araçlarının, ticaret ve iaşe işlerinin bile
Uzlaşmacı Devletler denetimi altına konması, Osmanlı Devleti'nin egemenliğinin
ne derece kısıtlanmış olduğunu göstermeye yeterlidir. |