MÜDAFAİ HUKUK CEMİYETLERİ

 

Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik olarak ayrılan Osmanlı Devleti yaşamının sonuna gelmişti.
Osmanlı hükümeti Wilson ilkeler çerçevesinde bir mütareke yapmayı amaçlamış ve bu amaçla Mondros'a gitmiş ise de burada umduğunu bulamamış ve Londra'da hazırlanan bir mütarekeyi imzalamak zorunda kalmıştır.(30 Ekim 1918)

İngiliz diplomatlarının özenle seçip mütareke metnine yerleştirdikleri kavramlar, hükümler devletin toprak bütünlüğünü bozucu, ulusun bağımsızlığını tehdit edici nitelikler taşıyordu.

Osmanlı yönetimi ise yenilmişlik psikozu ile hareket ediyor, yenen devletleri gücendirici tavır ve davranışlardan kaçınıyor, ülkeyi o günkü kötü duruma sokan İttihat ve Terakki yönetimini suçluyor, İttihatçıları yönetimden uzaklaştırmaya çalışıyordu.

Devleti savaşa sürükleyerek dağılmanın eşiğine getirmekle suçlanan İttihat ve Terakki Partisi'nin önde gelen kişileri yurt dışına kaçıyor, kalanlar partinin feshini kararlaştırıyordu. Böylece yıllardan beri ülke yönetiminde egemen olan İttihat ve Terakki Partisinin açık siyasal işlevi de sona erdiriliyordu. Bu durumdan yararlanan İttihat Terakki karşıtları devlet aygıtlarına kendi yandaşlarını yerleştirirken, azınlık unsurları da özlemini çektikleri, kendilerine yakın hissettikleri bir devletle birleşme ya da ayrı bağımsız devletlerini kurma çalışmalarını başlatıyorlardı.

Savaşın galibi kimi devletlerin söz ve davranışları, mütarekenin uygulanma biçimi bu unsurlara güç veriyordu.

İşte bu ortamda asker ve sivil aydınların öncülüğünde, Wilson ilkelerinin Türklere tanıdığı haklardan, çağdaş milliyetçilik anlayışından daha ötesi milli haklardan yola çıkılarak, Osmanlı Devletinde yeni bir hareket başlatılmıştır. Hareketin içinde bulunan kişilerin kültür düzeylerine, siyasi görüşlerine, hareketin başlatıldığı bölgenin özelliklerine göre anlam kazanan bu hareket "Müdafaa-i Hukuk" hareketi idi.

Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir ay sonra başlayan "Müdafaa-i Hukuk" hareketi, başlangıçtaki bölgesel niteliğini 1919 yılının ikinci yarısında bırakmaya başlamıştır. Karadeniz Bölgesiyle Doğu Anadolu'da kurulmuş olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin çabasıyla toplanan Erzurum Kongresi'nde Doğu Anadolu'daki cemiyetler "Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir. Batıdaki cemiyetler ise Balıkesir ve Alaşehir Kongreleriyle bir çatı altında toplanmaya çalışılmıştır. Amasya Tamimi çerçevesinde toplanan Sivas Kongresi'nde ise ülkedeki "Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiş", cemiyetin kuruluş bildirisi cemiyetler kanunu gereğince Sivas Valiliğine bildirilerek, bu örgüte yasallık kazandırılmıştır.

Dernekler yasası gereğince resmilik kazanan örgüt bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildiride Anadolu ve Rumeli'deki tüm "Müdafaa-i Hukuku Milliye", "Milli ve Vatani Cemiyetler" ve "Reddi İlhak Heyetleri'nin" "Hukuk-u milliye ve menafi-i Osmaniyeyi" savunmak üzere "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" (ARMHC) adı altında birleştikleri bildirilmektedir. Cemiyetin şimdilik idare merkezinin Sivas'ta olduğu, fakat ülkenin her yanında şubeler açacağı da vurgulanmaktadır.

Müdafaa-i Hukuk cemiyetleriyle başlayan milli hareket, Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya geçmesinden sonra O'nun desteğiyle, giderek güç kazanmıştır. Sivas Kongresi'nden sonra ise tüm milli hareketin odak noktasını Heyet-i Temsiliye dolayısıyla da Mustafa Kemal Paşa oluşturmuştur.

Erzurum Kongresi'nde alınan karar uyarınca köylerden başlayarak illerin merkezlerine doğru bir örgütlenme stratejisi izlenirken, Sivas Kongresi'nden sonra bu konu yeniden ele alınmış ve 13.10.1919'da "Müdafaa-i Hukuk Teşkilatına Dair Nizamname" hazırlanmış ve tüm Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderilmiştir. Buna göre, "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti vatanın maruz kaldığı maruzat hadisat ve vakayi ile ve tamamen aynı maksatla vicdani milliden doğmuştur" , "her türlü fırka cereyanlarından aridir". Cemiyetin amacı "Osmanlı vatanının tamamiyetini ve Makam-ı Muaalay-ı Hilafet-i Saltanatın ve İstiklal-i millinin masuniyetini temin zımmında Kuvay-ı Milliyeyi amil ve İrade-i Milliyeyi hakim kılmaktır". Bu amaç doğrultusunda çalışacak olan cemiyetin "bilumum İslam vatandaşları" tabii üyesidirler. Örgütlenme, "köy ve mahallattan başlayarak nahiye, kaza, liva, vilayet, müstakil liva taksimatına tabi olacaktır."

Osmanlı yurtseverliğini savunan Müdafaa-i Hukuk hareketi, İstanbul hükümetince ittihatçılıkla, bolşeviklikle, saltanata ve hilafete isyankarlıkla, cumhuriyetçilikle, asillikle suçlandırılmıştır. Yukarıda da vurguladığımız gibi ülkenin içinde bulunduğu somut koşulların bir ürünü olan Müdafaa-i Hukuk hareketinin bu suçlamalarla herhangi bir ilgisi yoktu. Müdafaa-i Hukukçular, geçen dönemin aktif siyasal güçleriyle organik bir ilişki içine girmekten kaçınmışlardır. Rauf Bey'in de vurguladığı gibi "Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin amacı halkı birleştirmek, bütünleştirmektir". Bu nedenle de ayrılmalarına yol açacak olan "Fırkacılık'a" karşı idiler. Nitekim Sivas Kongresi'nde Fırkacılıkla ilgili uzun tartışmalardan sonra, "meclis-i milli" toplanıncaya kadar geleneksel ittihatçı yörüngesinde gelişen siyasetten uzak durularak, halkın birliğini, bütünlüğünü sağlamanın zorunluluğu benimsenmiş ve 5Eylül 1919'da "İttihat ve Terakki Cemiyetini yeniden canlandırmaya çalışmayacaklarına, mevcut siyasi partilerden hiçbirinin siyasi amaçlarına "hadim" olmayacaklarına ilişkin yemin şeklini benimsemişlerdir.11 Eylül 1919'da yayınlanan Umumi Kongre Beyannamesi'nin 9. maddesinde de "Vatan ve Milletimizin maruz olduğu nezalin ve alam ile ve tamamen aynı gaye ve maksatla vicdan-e milliden doğan vatani ve milli cemiyetlerin ittihadından mütehassil kitleyi umumiye bukere Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ünvanıyla tevsim olunmuştur. Bu cemiyet her türlü fırkacılık cereyanlarından ve ihtirasat-ı şahsiyeden külliyen müberra ve münezzehtir. Bir cümle müslüman vatandaşlarımız bu cemiyetin aza-yı tabiyesindendirler." denilmektedir.

Heyet-i Temsiliye adeta Anadolu'da "geçici" hükümet rolünü oynamıştır. Zira Heyet-i Temsiliye ulusal örgütlerin amaç ve ilkelerini eldeki araçlarla yurdun her tarafına yayıyor halka açıklıyor, örgüte güç kazandırmaya çalışıyor, mevcut ulusal örgütlerin varlığını ve devamlılığını sağlamak için çaba gösteriyor, bu örgütleri bir noktada birleştirmeye, bunlar arasında uyumlu bir bağ kurmaya özen gösteriyordu. Böyle "kutsal amacı" izlemek ve tüm Müdafaa-i Hukuk hareketini yönlendirmekle yükümlü kılınıyordu.

Müdafaa-i Hukukçular, ülkenin yazgısının, halkın temsilcileri tarafından çizilmesi kanısında oldukları için Erzurum Kongresi'nden itibaren seçimlerin yapılarak Meclis-i Mebusan'ın toplanmasını istiyorlardı.Heyet-i Temsiliye; 13 Eylül 1919'da ordu ve sivil yöneticilerle, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderdiği telgrafta; yaşanılan günlerin korku ve tehlikesine karşı Türk ulusunun haklarını savunmak ve varlığını korumak için Mebuslar Meclisi'nin toplanmasını sağlamanın, bunun için gerekli sürecin kısaltılmasını o günün en önemli işi olduğunu vurguluyor, örgütlerin seçim için hazır olmalarını belirtiyordu.

ARMHC bir yandan ulusal eylemi halka indirici çalışmalar yaparken öbür yandan da Müdafaa-i Hukuk karşıtı olan Damat Ferit Paşa hükümetine karşı yoğun bir eyleme girişmiş ve bu hükümetin yıkılmasını sağlamıştır.

Ülkenin içinde bulunduğu olumsuz seçim şartlarına rağmen Müdafaa-i Hukukçular halkı politize etmek için yoğun bir uğraşın içine girmişlerdir.Yayınladıkları bildirilerde sık sık "Osmanlılar" "Vatandaşlar", "Milletdaşlar" gibi kavramlar kullanmışlardır.Seçime katılarak hükümet işlerine girmenin hem mübarek bir hak, hem de mukaddes bir vazife olduğunu vurgulamışlardır. Böylece de seçimi sadece bir oy verme işlemi düzleminden çıkararak, "hem hak" "hem de görev" konumuna getirmişlerdir. "Millete hayır ve şer'in" mebuslardan geleceğine dikkati çeken milliyetçi güçler, seçilecek mebuslarda aranması gereken nitelikleri belirtirken seçmenlerin dikkatlerini şu noktalarda toplamaya çalışmışlardır.

Harp meshullerinin fazla İttihatçılık fazla hürriyet ve itilafçılık yapanların bilerek ya da bilmeyerek ülkeyi felakete sürükleyen eski mebusların ihtikarla, hırsızlıkla namus-ı milliyi ihlal edenlerin Türklüğe merbut ve hakiki milliyetperver olmayanların, seçilmemesini önermişlerdir. Çünkü "bu defa seçilecek olanların memleketin mukadderatı hakkında rey vereceklerini bilmeleri gerekiyordu.

Böylece:
"Müdafaa-i Hukuk Türk ulusunun Sevr'e karşı verdiği savaşın adı ve zaferidir."