BAĞIMSIZLIK KARŞITI HAREKETLER

A- DERNEKLER:

a. İNGİLİZ MÜHİPLERİ CEMİYETİ

Büyük Türk ulusunun Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Anadolu'da başlattığı Milli Mücadele hareketini ve Müdafaa-i Hukuk davasına karşı düşmanla işbirliği yapanların yönettikleri bir takım ihanet kuruluşları da vardır.

Bu Milli Mücadele'ye düşman kuruluşların başlangıçta gizli kalmış, ortaya çıkmamış asıl kurucuları ve perde arkası yöneticileri, yerli vatan hainleri ile yabancı düşmanlardır. Bu kuruluşların göstermelik yöneticileri kandırılmış üyeleri ise vatan hainlerine alet olan umudsuzlar, korkaklar ve düşmandan yardım uman zavallılarla safdiller ve gafillerdir.

Milli Mücadele'ye düşman bu çeşit kuruluşların en başta gelenlerinden biri, genellikle (İngiliz Muhipleri Cemiyetleri), bazı yazarlarca da (İngiliz Dostları Derneği) (Türk İngiliz Dostluk Derneği) şeklinde anılırsa da tam ve doğru adı ile (Türkiye'de İngiliz Muhipleri Cemiyeti=Association of the Frends of England in Turkey)'dir.

20 Mayıs 1919 Salı günü Beyannamsini Dahiye Nezareti'ne vererek kurulan bu cemiyet aslında Türlere karşı körü körüne ve şahsi bir düşmanlık politikası gütmüş bulunan eski İngiliz Başbakanlarından William Ewart Gladstone (1809-1898)'un tesirinde kalmış olan David Llyod George (1863-1945)'un Türkiye üzerindeki planlarını gerçekleştirmek için kurulmuş, açık faaliyetlere kadar fesadlıkları da bulunan bir casusluk teşkilatıdır.

İngiliz Mühipleri Cemiyetinin kurulmasında İngiltere'nin teşvikinin ve padişahın arzu ve tasvibinin amil olduğu anlaşılmaktadır. Kuruluşun asıl amacı ise Türkiye'deİngiliz'lerin lehinde bir hava yaratmak ve Amerikan taraftarlığına karşı İngiliz taraftarlığını yaymak ve benimsetmekti.

Dr. Mine Erol'un değerli araştırmasında belirttiği gibi "söylenebilir ki bu yüzden Amerikan Mandası taraftarları, İngiliz mandasını istemeyenlerin katıldığı bir cephe vasfını da kazanmıştır. Fakat bu her iki grubtan farklı düşünenlerde vardır.Bunlar kurtuluş çaresini silaha sarılmakta buluyorlardı. Türk halkının büyük çoğunluğunu bunlar teşkil ediyorlardı."

Atatürk Nutuk'unda bu kuruluşlardan şöyle bahsetmektedir.

"İstanbul'da mühim addolunacak teşebbüslerden biri İngiliz Muhipleri Cemiyeti idi. Bu isimden İngilizler muhip (dost) olanların teşkil ettiği bir cemiyet anlaşılmasın! Bence bu cemiyeti teşkil edenler kendi şahıslarını ve şahsi çıkarlarını sevenler ve şahıslarıyla çıkarlarının korunması çaresini Loyd George Hükümeti marifetiyle İngiliz himayesini teminde arayanlardır. Bu bedbahtların, İngiltere Devleti'nin kül halinde bir Osmanlı Devleti muhafaza ve himaye etmek emelinde olup olamayacağını bir defa mülahaza edip etmedikleri (iyice düşünüp düşünmedikleri) cay-i teemmüldür. (düşünülecek bir nokta üzerinde durulacak bir husutur.

Bu cemiyete intisap edenlerin başında Osmanlı Padişahı ve Halife-i ruy-i zemin (Yeryüzünün Halifesi) ünvanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, dahiliye nezaretini işgal eden Ali Kemal, Adil ve Mehmet Ali Beyler ve Said Molla bulunuyordu. Cemiyette, İngiliz Milletine mensup bazı sergüeştçiler de vardı. Mesela: Rahip Frew...

Bu cemiyetin iki cephe ve mahiyeti vardı. Biri aleni (açık gizli olmayan) cephesi v medeni teşebbüsetla, İngiliz himayesini talep ve temine matuf mahiyeti idi. Diğeri hafi (gizli, saklı) ciheti idi, asıl faaliyet bu cihette idi. Memleket içinde teşkilat yaparak isyan ve ihtilal çıkarmak milli şuuru felce uğratmak ecnebi müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, cemiyetin bu gizli kolu tarafından idare edilmekteydi. Sait Molla'nın cemiyetin açıktan yaptığı teşebbüslerde olduğu gibi gizli cihetinde de ondan daha çok rol oynadığı görülecektir. Bu cemiyet hakkında söylediklerim sırası geldikçe vereceğim izahat v icabında göstereceğim vesikalarla daha vazıh anlaşılacaktır.
Kazım Karabekir Paşa'da eserinde bu kuruluşun beyanname ve programını aynen yayınlayarak şunları söylemektedir.

"İngiliz Muhipler Cemiyeti beyanname ve programını da hatıralarıma yazıyorum. Yeni nesil görsün ki Erzurum'da Millet İstiklal'i için Erzurum Kongresi toplamak kararını verirken İstanbul'daki Padişah ve Hükümet ve bunlar gibi millet kanını emmeğe hazırlanan tufeyliler (Çanakyalayıcılar) Türk'ün geleceği için nelerle meşgul olmuşlardır. Yeni nesle ibret olsun ki emre ram olan menfaatperes mahluklarla (emre uyan çıkarcı yaratıklarla) milletin yolu bir uçuruma mühtehidir (uçurumda son bulmaktadır.) Kendi bağrında ve kendi hür evlatları ile kendi hükümetini kurmadıkça her millette olduğu gibi mazlum Türk Milleti'ne de İstikbal yoktur".

Görülüyor ki Türk mensubları bakımından (Türkiye'de İngiliz Muhipleri Cemiyeti), baştaki Padişah VI. Mehmed Vadeddin ve Sadrazam Damat Ferid Paşa, Dahiliye Nazırı Ali Kemal, Adil Mehmed Ali ve Sadeddin Beylerle Ayandan Hoca Vasfi Efendi olmak üzere, İngilizlerin idareye bir an önce el koymasını isteyen ve İngiliz himayesi projesini hazırlayan, milli güç ve güvenden yoksun, umudunu yitirmiş gafiller, korkaklarla bir takım satılmışlar tarafından, İngiliz'lere muhabbet ve taraftarlık, kendilerine çıkar sağlamak için, Milli Mücadeleye karşı kurulmuş bir ihanet şebekesidir.

Mustafa Kemal Paşa ve Karargahının dört gün önce Samsun'a çıktıkları, Kazım Karabekir Paşa'nın Erzurum'da faaliyette bulunduğu ve bütün Anadolu'nun yer yer Milli Mücadale için kaynaştığı bir tarihte 23 Mayıs 1919'da İstanbul'dan Said Molla'nın imzası ile bütün belediye başkanlarına çekilen birer telgrafla İstanbul'da (20 Mayıs 1919) kurulduğu bildirilen başlıca kurtuluş yolu(?)

(İngilizler Muhipler Cemiyeti) nin her vilayette şubelerinin açılması istemiştir. Ayrıca Halkın İngiliz'lere karşı derin muhabbet(?) ve tarafdarlık(!) beslediği; İngiliz himaye ve müzaheretini (koruma ve arkalanmasını) acele beklediği yolunda kaleme alınmış "düzme" "ısmarlama" telgrafların bütün işgal kuvvetleri komiserlerine. Hükümete, gazetelere ve Paris Barış Konferansı'na gönderilmesi bildirilmiştir.

Said Molla, devamlı surette Anadolu'daki Milli Mücadele'ye karşı olmaktan, her türlü mandayı reddeden Mustafa Kemal Paşa'nın şiddetle aleyhinde bulunmaktan geri durmamıştır.

Kurucu ve "Fa'al azaları arasında Halide Edip (Adıvar) ve Yunus Nadi (Abaluoğlu)'nin de bulundukları; 4 Aralık 1918 Çarşamba günü kurulan (Wilson Prensipleri Cemiyeti) 'nin kuruluş ve faaliyetlerinin 6 ve 15 Aralık 1918 Tarihli gazetelerde haber verilişi, bu işte gecikmiş bulunan Said Molla'ya ateş püskürtmüşdü.

Dikkate diğer bir husustur ki (Wilson Prensipleri Cemiyeti) mensupları başında Halide Edip Hanım'la Yunus Nadi Bey'in adlarına rastlanmasını yadırgayan ve yeren Said Molla, bu kuruluşta kendi görmek istediği ve "bulunsalardı haydi neyse ne" dediği kısaca beğendiği kimselerin adlarını da sıralamıştır. Altı ay sonra ise bu saydığı hanım, bey ve paşaların kendi kurduğu (İngiliz Muhipleri Cemiyeti) nin açıklanan kadrosunda yer aldıkları görülmektedir.

Padişahın ve kendi şahıslarının emniyetleri için İngilizlerden güvene dilenen Damat Ferid Paşa ve Said Molla gibi omuzdaşları, (İngiliz Muhipleri Cemiyeti) gibi bir kuruluşu kurmak ve desteklemekle İngilizlerin gözüne gireceklerini güvenlerini kazanacaklarını ve yardımlarını sağlayacaklarını sanıyorlardı.

Damad Ferid'in görüşünce, Türkiye eğer bir himaye altına verilecekse Fransa'nın çürümüş ve Amerika'nın manda yönetiminde tecrübesiz olması sebebiyle, "Padişahdan köylülere kadar bütün Türkiye'nin en içten dileği" böyle bir idarenin İngiltere'ye verilmesiydi.

Said Molla "...Milletimizin büyük çoğunluğunun Amerika muhit ve tarihinden haberdar olmadığı buna mukabil kendisi gibi İngiliz muhabbetini taşıyanların kat'i galibiyete ulaşdığı" yollu gerekçesiyle.

Anadolu köşelerine kadar memleketimizin bütün muhitinde İngilizler hakkında büyük bir hürmet ve muhabbet inkişaf eylemiş olduğundan, Türkiye'de ufak bir İngiliz müzaheretinin büyük ve vasi mikyasda başarıya ulaşacağı pek aşikardır hüküm ve sonucuna vardığı yazılarını devamlı olarak yayımlamaktadır.

Said Molla, "İngiltere ve Biz" başlığı altındaki seri makalelerinde: "Osmanlılar eski Türler ancak İngiliz kavm-i necibinin samimi müzheretiyle te'min-i hayat ve refah edebilir" tezini savunuyordu.
Çıkarmakta olduğu Yeni İstanbul gazetesinin birinci sahifesinde Sultan VI. Mehmet Vahideddin Han ile, /Alem-i İslamın muhip ve müzahir-i hakikisi İngiltere Kralı ve Hindistan İmparatoru Haşmetlü George Hazretleri diye vasıflandırdığı İngiltere Kralının yan yana büyük boyda resimlerini sık sık yayınlıyordu.

Said Molla'nın şiddetli İngiliz tarafdarlığı ve Milli Mücadele düşmanlığı suretinde beliren alçakca propagandalar, hürriyet ve istiklal taraflısı milliyetçi çevrelerde nefretle karşılanıyor; kendisine karşı gösterilen protesto hareketleri Yeni İstanbul matbaası önünde şahsına fi'len taarruz edilerek dayak yemesine kadar ileri götürülüyordu.

Said Molla'nın İşbirlikçisi Refi' Cevat (Ulunay) açıkca: (İngilizleri istiyoruz!) başlıklı yazısında: "İngiltere ile hareket ederek asri düşünce ile mücehhez bir Türkiye olalım. Çünkü kuvvet nurdur. Nur ise irfandır." diye nur ve irfanını ortaya döktüğü gün Alemdar gazetesinin aynı sayısında: "İngiliz dostluğuna azami bir kıymet ve ehemniyet veren bilcümle Osmanlılardan mürekkep olmak üzere İngiliz Muhipleri Cemiyeti teşekkül etmiş ve dün (20 Mayıs 1919 Salı) beyannamesini Dahiliye Nezareti'ne tevdi eylemişdir haber ve ilanı da yayınlamış bulunuyordu.

Milli Mücadele'nin şiddetle karşısında olan Alemdar gazetesi kurulan (İngiliz Muhipler Cemiyeti) hakkında ayrıca şu bilgi ve notu vermektedir.

"Cemiyet, memleketin en yüksek simalarının dahi tasvibiyle vücude gelmiş olup ihmalimizin şimdiye kadar izhar edemedikleri bipayan (sonsuz tükenmez) İngiliz muhabbetinin tezahürüne hizmet edecekdir. Cemiyetin başka bir gayesi olmayıp vatanını, istikbalini düşünen her fert aza olur. Cemiyetin merkezi Cağaloğlu'nda Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi karşısında İstanbul İdarehanesinin üst katındaki daire-i mahsusadır. Aza tahririr ve şifahi müracaatlarla kaydolunmaktadır."

Alemdar'ın Notu:
Şehrimizde bir İngiliz muhipleri Cemiyeti teşekkül ettiğini bildirerek dün akşam matbaamıza verilen yazıyı yukarıya derceyledik. İngiliz dostluğunun bu mülk ve millet için ne büyük bir beka (devam bakilik) amilii olduğunu son zamanlardaki neşriyatımızla daima tekrar eyliyoruz. Bu dostluğun daha belirli bir çerçeve içinde tecellisini gösterecek olan yukarıdaki cemiyetin kuruluşu cidden şayan-ı şükrandır. Anlamakla müsterih oluyoruz ki, hakikatın parlak ışıkları artık yollarımızı aydınlatıyor ve bütün millet böyle bir cemiyete istinad etmemiş olsa bile bu dostluğu yine sinesinde bütün hararetiyle taşıyor"

İki gün sonraki basında (İngiliz Muhipleri Cemiyeti) Yönetim Kurulu'nun şu kimselerden kurulduğu ilan edilmektedir.


Fahri Başkan: Adil Beyefendi Defter-i Hakani Emini
1.Başkan : Mehmet Nazım Paşa Eski Selanik Valisi
II: Başkan:Hamdi Paşa Erkan'ı Harbiye Mirlivaanlarından
Başkanvekili:Nazım Paşa Eski Suriye Valisi
Üyeler:Asaf Bey Eski Amdi-i Divan-ı Hümayun(Padişah Divanı Başkatibi)
Subhi Bey Eski Şehremini
Nebil Ziya Bey Umum Şirketler Komiseri
Enver Paşa Erkan-ı Harbiye Miralaylarından
Safiyüddin Bey İskonra eski Valisi ve Milli İktisad Bankası Müdürü
Cemal Bey Eski Amasya Mutasarrıfı
Vahid Bey Mülga Muhacirin Komisyonu Reisi
Mahmud Celaleddin Bey Eski Gümüşhane Mutasarrıfı

Aynı faaliyetler İstanbul dışında da görülüyor ki bazı kaza ve vilayetlerde şubeler açıldığı haberleri basında yer alıyordu.

b - Padişah Yanlısı ve Dinsel Yönlere ve Şahsi Çıkarlara Hizmet Eden Zararlı Cemiyetler:

1- Kürdistan Teali Cemiyeti:

Azınlıkların kurduğu bu cemiyetlerin dışında, Kuva-yı Milliye aleyhinde olan başka cemiyetler de vardı. Bu cemiyetlerden birisi de Kürdistan Teali Cemiyetidir.Kürdistan Teali Cemeyeti, 1918 de kurulmuş olup, Osmanlı Devletinin can çekişmesi sırasında, Wilson prensiplerinden yararlanarak bölücü bir amaç gütmüştür.Daha doğrusu, yabancılar doğuda karışıklık çıkarıp, ulusal bilinci işlemez kılmak için, müslüman olan bu kişileri devlete karşı kışkırtmışlar ve onları ayaklandırmak istemişler ama başarılı olamamışlardır.Büyük Amerikan Heyeti ile ilişkiler kuran bu teşekkül, milli bağımsızlık savaşı aleyhinde girişimlerde de bulunmuş; ancak Anadolu hareketinin başarısı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşuyla ortadan kalkmıştır.Biz 1919'daki duruma göz atalım.

Kürt sorunu diye bir sorun olmadığı halde, bu sorun, ulusal bağımsızlık savaşı sırasında suni olarak yaratılmıştır.

Devlet ve milletin bağımsızlığını ve ekseriyetin azınlıklara feda edilmesi düşüncesi, Elazığ eşraf ve ileri gelenlerini harekete geçirmiş ve bunlar 50 imzalı telgrafı İstanbul'a yollamışlardır.Elaziz Kürt Klubü, 10 kişilik bir idari heyeti seçmiştir.Bu kulübü kuran Ahmet Bey'in kürtlük ile ilişkisi yoksada, babası Doktor Abdullah Cevdet Bey'e önemli bir makam elde etmeye çalıştığı bildirilmekte idi.13.Kolordu Kumandanı Cevdet, Harbiye nizaretine 13 Haziran 1919 da çektiği telde bütün bu hususları anlatırken "Maalesef,buralarda teşkil edilen klüp azaları menafi-i umumiye-i vataniyeden ziyade menafi-i şahsiyeyi izliyorlar" demekteydi.Bundanda anlaşıldığı üzere,şahsi çıkarlar ön plandadır.

Silvan ve Siverek'deki Kürt Teali Klübü kapatıldı.Silvan eşrafından Sadık Bey ile Ali Ağa, kolorduya ortaklaşa çektikleri telde, yüzyıllardır Osmanlı sayesinde rahat yaşıyan ve Osmanlı Kürt Teali Klübü maskesi altında sadakate uymayan bu derneğin kapatılmasında duyulan sevinci belirtmişlerdi. Bu husus, 13.Kolordu Vekili Cevdet tarafından, 14 Haziran 1919'da, Harbiye Nezaretine duyurulmuştu.

Bu konuda, yabancılarında girişimi olmakta, ancak yöredekiler kendilerine pek fazla iltifat göstermemekte idiler. 13 Haziran 1919'da, Siverek'e giden ve İngiliz himayesi altında bir Kürdistan teşkilini, Kürt Klübüne açıklayan İngiliz Binbaşısı Nowil'e red cevabı verilmiş ve Nowil, Haleb'e gitmiştir.

Vilayet-i Sitte'nin, Ermenistan olacağı yolundaki haberlerin çıkması üzerine, Elaziz'de Kürt Klübleri kurulmuş, ancak, her klüb azası arasında bir birlik olmamıştır. Elaziz Kürt Klübü Başkanı, Dersim eşrafından Mustafa Ağa, Dersim'e gitmişti. Ancak, bununda aşireti üzerinde bir nüfuzu yoktu. Dersim ve Malatya'da Kürt Klübü kurulması yolundaki propagandalar bir işe yaramamıştır.21/22 Haziran 1919'da, 13.Kolordu Vekili Cevdet, Harbiye Nezaretine bu bilgileri verirken, Elaziz Kürt Klübüne kimsenin ehemmiyet vermediğinide belirtmiştir. Ancak 25 Haziran 1919 da, Dersim'de bir kürt klübü kurulmuş, resmi açılışta türkçe okunan nutukta klübün amacının islamiyeti ve vatanı kurtarmak ve "Başka bir maksat ve emel beslememek" olduğuda açıklanmıştır.

Kürt klübleri arasında anlaşmazlık olduğu gibi, bu klübler kimse tarafından tutulmamaktaydı. 17 Ekim 1919 1919'da ise, Milli Aşireti Başkanı Mahmud Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine çektiği telde, Türk bağımsızlık savaşının yanında olduklarını savunmaktaydı. Harbiye Nazrı Erkan-ı Umumiye Reisi Cevat da aynı hususları tekrarlamaktaydı. 6-7 Ocak 1920'de, Kazım Karabekir Paşa, Cevat Paşa'ya, konuyu etraflıca açıklamaktaydı.
Padişaha körü körüne bağlı, halifelik düşüncesi ve halkası etrafında toplanan kişilerin kendi şahsi çıkarları için cahil halkı kışkırttıkları ve dış düşmanların maddi yardımlarından da yararlanarak zararlı cemiyetler kurduklarını bilmekteyiz. Bu cemiyetler Kızıl Hançerliler, Cemiyet-i Ahmediyye, Askeri Nigehban, İlay-ı Vatan, Teali İslam, Hürriyet ve İtilaf gibi adlar altında çalışmalarını sürdürmekteydiler.

2. Hürriyet ve İtilaf Fırkası:

İlk kez, 21 Kasım 1911'de kurulan ve bir8 sene sekiz ay çalıştıktan sonra kapatılan ve 10 Ocak 1919'da siyasi hayata yeniden başlayıp, 22 Ocak'ta bir beyanname yayınlay,an ve müdafaa-i hukuk derneklerine karşı çıkan Hürriyet ve İtilaf Fırkası pek çok partiyi bünyesinde toplamakta olup, İngilizler'e taraftar bir dernek olarak bilinmektedir. Ancak,y ulusçuluğu reddeden Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İzmir'in işgaline karşı büyük tepki göstermiştir. Örneğin 17 Mayıs 1919'da, kendi genel merkezinde yaptığı toplantıda, diğer fırkalarla -Sulh ve Selamet, Milli Ahrar, Demokrat Sosyalist, Osmanlı Demokrat, Trabzon Müdafaa-i Milliyet, İzmir redd-i İlhak Cemiyetleri, Trakya ve Adana delegeleri- itilaf devletleri için ortak bir muhtıra hazırlamış ve bunu itilaf devletlerine göndermişlerdi. Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın 8 Ocak 1919'da şube kurulması ile ilgili talimatnamesini yayınladığını ve daha önce kurulmuş olan Sulh ve Selamet Cemiyeti ile birleşme haberinin gerçekleşmediğini duyurduğunu bilmekteyiz. 14 Ocak 1919'da genel toplantısını yapan cemiyet bu toplantıda hükümetin hangi fırkaya dayandığının sorulmasın, kendilerine dayanmıyorsa da, hükümete yardım edilmesi kararını almıştı.
Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensupları, İttihat ve Terakki Partisi'ne düşman idiler. İttihat ve Terakki resmen ve hukuken dağılınca bunların üyelerini tamamen yok etmek için çalışmalara da giriştiler. Ancak bunlar, İttihat ve Terakki Fırkasının kötülüklerine katılmamış olanlara güvenmenin gerektiğini de söylemekteydiler. Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Kuva-yı Milliye aleyhinde olduğu gibi, Osmanlılık prensiplerine bağlı ve batılılaşmaya karşı idi. Fırka, bünyesinde Damat Ferit, Gümilcineli İsmail, Miralay Sadık Bey, Konyalı Şeh Zeynelabidin, Hoca Mustafa Sabri Efendi, Seyyid Abdülkadir, Sait Molla gibi ünlü kişileri bulundurmaktaydı. Bunlardan Zeynelabidin, Bozkır ve Konya isyanlarını yürüten şahıstı. Seyyid Abdülkadir, Kürdistan Teali Cemiyetinin başkanıydı. Sait Molla ise, İngiliz Muhipleri Cemiyetinin önemli üyelerindendi. Bu fırkanın Türkiye'nin her yerinde şubeleri vardı. Partinin programını bazı gazeteler de desteklemekteydi. İttihat ve Terakki ile Müdafaa-i Hukuka düşman olan ve İstanbul dışında da örgütlenen Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İngilizler ile ortak çalışmış, Müdafaa-i Hukuk aleyhinde propagandalar yapmıştı.
Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Anadolu tarafından da tasvip edilmiyordu. 57. Fır8ka Komutanı Albay Mehmet Şefik (Aker), çok önceleri, Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensupları için "Milli Mücadele uğrunda, vatani fedakarlıktan kaçınanlar, çoğu zengin ve ticaretle uğraşanlar, bazı Hürriyet ve İtilaf mensupları, icra kuvvetinin ve hükümet nüfuzunun milli ellere geçmesini hazmedemeyen hükümet ileri gelenleri" diye bir tanıtım yapmaktadır. 10 Ekim 1919'da, İlhami imzalı, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile ilgili olarak çekilen telde, bu fırka mensuplarının vatan namusu için çalışanları "hainane bir nazarla tahkir" ettikleri açıklanmakta ve her türlü "fırıldak çevirerek, İslamın siyasi hayatını" ayaklar altında ezmek isteyen "bu gibi zevat emin olsunlar ki inayet-i hakka istinaden Anadolu'nun kalb-i pakından doğan bir tecelliyat-ı maneviyat-ı tesirat-ı kutsiyenin" kendilerini ezeceği ve bunlar için, kendilerini "protesto eder ve hakk-ı millimizin her türlü taarruz ve tahkirden masuniyeti esbanının" tamamlanacağı açıklanmaktaydı. 1922'de zafer kesinleşince, itilafçılar yurt dışına kaçmaya başlamışlardır.

3. Teali-i İslam Cemiyeti:

Teali-i İslam Cemiyeti, medrese öğretmenleri tarafından kurulmuştu. İlk kuruluşunun adı Ceamiyet-i Müderrisin (Medrese Öğretmenleri Derneği) olup, Hürriyet ve İtilaf Fırkasını destekleyen, padişahlık düzenine karşı olanları istemeyen bir cemiyet olarak göze çarpar. 26 Eylül 1919'da, bu cemiyet, İkdam gazetesinde, Anadolu hareketi aleyhinde bir beyanname yayınlamıştır. İlk yönetim kurulunda Mustafa Sabri (Başkan), İskilipli Mehmet Atıf (İkinci Başkan), Said-i Kürdi (İttihat-ı Muhammediye Cemiyeti önderlerinden) bulunuyorlardı. Tasvir-i Efkar'da "Teali-i İslamiye Cemiyet-i Hayriyesi" adı altında, 21 Aralık 1919'da yayınlanan bir yazıdan cemiyetin, Tekfurdağı, Isparta, İskilip, Kastamonu, Çal, Manisa, Eskişehir, Bursa, Çorum, Ödemiş, Konya, Uşak, Merzifon, Çankırı, Yenişehir, Karahisar-ı Sahip, Kütahya ve Bolu'da şubeler açtığını, asıl maksadının gerçekleşmesi için Muğla, Sungurlu, Boyabat, Bandırma, Kirmasti, Düzce, Beyşehri, Sinop, Sivas, Kayseri, Amasya, Nevşehir, Bolvadin, Maraş ve diğer şubelerin açılacağı belirtilmekteydi. Bursa şubesinin başkanlığına da Abdülkadir Feyzi getirilişti. Cemiyet, dini yayınlar yapmakta ve çalışmalarını yayınlar üzerine toplamaktaydı. Dini amaçlara yönelik ve halifeci olan Konya'daki Teali-i İslam Cemiyetinin isteği ve amacı belli olmayı, halkın kafasını karıştırmaktaydı. Mustafa Kemal Paşa, 12 Şubat 1920'de, Konya'daki 12. Kolordu Komutanlığına çektiği telde, vatanın bahtsız gününde millet fertlerinin birleştirilmesinin önemli olduğunu, bunun dışındaki hareketlerin milli birliği bozup, ayrılma ve parçalanmaya neden olacağını belirtmekte idi. Mustafa Kemal Paşa, bunun önlenmesi için "her ne ad ile olursa olsun milletin birlik ve düşüncesini bozan bu gibi din ve siyaset perdesi altında kurulan, ilerde kurulması umulan, bütün olumsuz hareketlerin derhal genişleme ve kurulmasına" engel olunmasını istemiş ve milletin birleşmeye muhtaç olduğunu, bunun dışında her hareketin "Hiyanet-i Vataniye" kabul edileceğini ve derhal yok edilmesi gerektiğini de duyurmuştu. Görüldüğü üzere, Mustafa Kemal Paşa, ne Teali-i İslam Cemiyetinin, ne de ilerde bu amaçla kurulması düşünülen cemiyetleri benimsemediğini, hiç kimsenin de bunları benimsememesi gerektiğini açık seçik ifade etmektedir.
Teali-i İslam Cemiyetinin, 2 Ağustos 1920'de bir beyanname yayınlamıştır. Bu beyannamede Anadolu halkına hitap etmekte, İslam şehirlerindeki bazı şahısların zararlı kişilerle anlaşıp, onların başlarına geçecek "teba-ı sadıka-i şahaneye hiyel ve tezvirat ile iğfal ve ıdlale ve bila-emri-i ali ahaliden asker cem'ine kıyam edip, zahirde askeri iaşe ve tecçhiz bahanesiyle ve hakikatte cem-i mal sevdasıyla hilaf-ı şer-i şerif ve mugayir-i emr-i münif" vergi topladıklarını, halka eziyet ettiklerini ileri sürmekteydi. Burada kastedilen milli kuvvetler8di. Teali-i İslam Cemiyet,i padişahtan başka kuvvet tanımıyor ve Kuva-yı Milliye taraftarlarını kesinlikle tasvip etmiyordu. Bu durumda Mustafa Kemal Paşa'nın ne kadar isabetli davrandığını ve bu tip cemiyetleri neden tasvip etmediği çok açık olarak ortaya çıkmaktadır.

4. İlay-ı Vatan Cemiyeti:

Zararlı cemiyetlerden bazıları kendi aralarında toplantılar da yapmakta idiler. Bunlardan İlay-ı Vatan Cemiyeti, müfrit Hürriyet Fırkası ile ilişkiler kurup, birlikte çalışmalar yapmak için ortam hazırlamaktaydı. İla-yı Vatan Cemiyeti (Yurdu Yüceltme Cemiyeti), 19 kasım 1919'da kurulmuştu. İstanbul Hükümetini destekleyen, dini görüşlü siyasi bir cemiyetti. Cemiyetin esas özelliği gizli olarak örgütlediği Tarik-i Salah ya da Tarikat-ı Salahiye adlı cemiyet ile beraber çalışmış olmasıdır. İngiliz taraftarı olan cemiyet "kemalist" Hükümete yaklaştıkları için Fransa ve İtalya'yı kınamıştır. Bu cemiyetten bir grup, Rum Patrikhanesine giderek, 17 ekim 1921'de bir görüşme yapmışlardı. Bu vatan hainleri, Rum Patriği ile beraber, Anadolu harekatına karşı durmak istediklerini Patriğe ifade etmişlerdi. Ertesi gün, bu ziyaretlerini yinelemişler ama, Patrik kendileriyle görüşmemiş, onların samimiyetine inanmadığı için heyetin Olağanüstü Yunan Komiseri el konuşmaları gerektiğini belirtmişti.

5. Cemiyet-i Ahmediye:

Kuva-yı Milliye'yi parçalamak amacıyla, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Askeri Nigehban Cemiyet,i Kızılhançerliler Cemiyeti, boğazlardaki İngiliz egemenliğine güvenerek "Cemiyet-i Ahmediye"yi kurmuşlar, halkın yobazlığından da yararlanarak "Kuva-yu Muhammediye" adı ile kuvvet toplamayı tasarlamışlardı. Önemli kişilerce kurulan "Cemiyet-i Ahmediye"nin askeri kısmını yönetenler Kızıl Hançerliler Cemiyeti'ne mensup bazı subayları Kara Biga'ya gönderip, halkı aldatmak ve kışkırtıcılıkta bulunmak gibi girişimlerde de bulunmuşlardı. İngiliezlerin bu cemiyete peye bir yardımda bulunduğunu bilmekteyiz.

Aslında bu karışık ortamda, Kuva-yı Milliye aheyhinde çalışan vatan hainlerine İstanbul. Hükümeti de tam güvenmemektedir. İşte, bu yüzden Sadrazam ve Harbiye Nazırı, Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Fırkasına subayların girmesini engellemek için çalışmalar yapmışlardır. Esasen, subayların siyaset yapmaları yasaktı. Onların siyaset yapmalarının9, belki de muhtemel bir darbenin ortaya çıkmasına neden olabileceği korkusu, sarayı tedirgin etmekteydi. Sekizinci Ordu Komutanlığına, 9 Ekim 1920'de yollanan şifrede, subayların siyaset yapmamalarının gerektiği açıklanmış ve kimlerin Hürriyet Fırkasına girmek için başvurduklarının ve kimlerin partiye girmiş olduklarının ortaya çıkarılması emr olunmuştu.

6. Askeri Nigehban Cemiyeti:

Zararlı cemiyetlerden olan Askeri Nigehban (Askerlerin Bekçileri) Cemiyeti'nin kuruluş tarihi kesin olmamakla birlikte, 1-2 Ocak 1919'da, Alemdar gazetesinde, Harbiye Nezaretine sunulan bir beyanname yayınlanmıştır. Kurmay subaylara çatan bu beyanname, subaylar tarafından da beğenilmemiştir. Bu cemiyet, ordudan kovulan ve emekliye ayrılanların yeniden orduya alınmalarını istemekteydi. Devlet, onların bu görüşüne iltifat etmiş ve bu tip kişilerle ilgilenmeye başlamıştı. Bu cemiyet açık açık Kuva-yı Milliye'ye karşı olduğunu belirtmekteydi. Askeri Nigehban Cemiyeti, milli müdafaa adı altında, Anadolu'da harekete geçenlerin cinayet ve siyasete yöneldiklerini, bunların oyun oynadıklarını, cemiyet olarak bunları lanetlediklerini ve kendilerinin padişaha karşı olan bağlılıklarının üç bin subay adına, 25 Eylül 1919'da, Sadrazam'a sundukları dilekçelerinde belirtilmektedir. Bu cemiyetin kaldırılması için 12 Ekim 1919'da, Mustafa Kemal, Harbiye Nazırı Cemal Paşa'ya bir telgraf çekmiş, ancak, bu da bir işe yaramamıştır. Çünkü bu cemiyet, Padişaha bağlı olduğunu, beyannamesinde "Beyanat-ı şahane'yi okuken, gözlerimizin yaşıyla ıslatup, hak-pa-yı şahaneye tekrar ale't-tekrar, kalben arz-ı sadakat ve ubudiyyet ettik" diye belirtilmekteydi. Bu durumda, Padişah'ın, bu cemiyeti desteklemesi doğal karşılanmalıdır.

Askeri Nigahban Cemiyetinin delegeleri, toplantıları, programları hakkında Dahiliye Nezaretine bilgi verilmediğini açıkça görmekteyiz. Ama, cemiyetin bir beyanname yayınladığı ve bir gazete çıkardığını da bilmekteyiz. 10 Ekim 1919'da, Da9hiliye Nezaretine yazılan yazıda, bu zamana kadar, bu cemiyetin çalışmalarının ve programının verilmediği, yayınlanan beyannamesinin kimler tarafından basına verildiği hakkında Matbuat Müdürlüğünün bilgi vermesi istenmişti. Esasen, bu cemiyetin teşekkülünden sonraki çalışmalarından da kimse haberdar değildi. 1919 Ekiminde, Dahiliye Nazırı adına, Müsteşar Keşfi, yazdığı gizli ve acele olan bir yazıda, Askeri Negahban Cemiyeti adıyla bir cemiyetin kurulduğuna dair bir başvurunun kendilerine yapılmadığını, dolayısıyla bu cemiyetin kanunen ve resmen kurulmuş bir cemiyet olamayacağının anlaşıldığını belirtmiştir. Ancak, Cevat Paşa'nın gözetiminde, Alemdar gazetesinde, Dahiliye Nezaretine hitaben bir yazı çıkmış ve cemiyetin nizamnamesinin bulunduğu açıklanmış ve Gazetenin 94. sayısında cemiyetin genel katibi tarafından millete hitaben bir beyanname yayınlanmıştı.

Mustafa Kemal, bu zararlı cemiyetin çalışmalarını yakından izliyor ve gerekli tedbirleri alıyordu. Nitekim, Askeri Nigahban'dan elli kadar subayın Ferit Paşa Hükümeti tarafından İzmit'e gönderileceği ve bunların Kuva-yı Milliye aleyhinde oldukları, Kuva-yı Milliye'ye karşı halkı kışkırtmak için girişimlerde bulunacakları, Mustafa Kemal tarafından öğrenilmiş, 15 ve 17 ekim 1920'de komutanlar bu konuda uyarılmışlardı.

Askeri Nigehban Cemiyeti, Padişaha yakın olduğu ve Kuvay-ı Milliye'ye karşı olduğunu belirtmekteydi. Yine de, İstanbul Hükümeti, bu cemiyetten kuşkulanmakta ve bu cemiyeti resmen tasdik etmemekteydi. Esasen, son zamanlardaki Osmanlı padişahları, son derece kuşku ve korku içinde hayatlarını sürdürmekte idiler. Bu cemiyeti subayların kurması, saray ve çevresini tedirgin etmiş olsa gerektir. Cemiyetin, Tasvir-i Efkar gazetesinde "Efkar-ı Umumiyede (Kamu Oyunda) Bir Sual" başlığı altında yayınlanan beyannamesi, İstanbul Hükümeti tarafından araştırılmaya başlanmış, beyannamenin kimler tarafından gazeteye verildiği hususu, Matbuat Cemiyeti'ne sorulmuştu. Ama, Matbuat Reisliğinden, İstanbul Muhafızlığına verilen cevapta, eskiden beri gazetecilerin aldıkları bilgilerin kaynaklarını bildirmek zorunluluğu olmadığı ifade olunmuştu. Ancak, İstanbul Hükümeti, Askeri Negahban Cemiyeti hakkındaki soruşturmalarını genişletmekteydi. İstanbul Hükümeti, Hariciye Nezareti vasıtasıyla, Askeri Nigehban Cemiyetie mensup subaylardan bazılarının tutuklanmasını ve bütün cemiyet mensupları hakkında kovuşturma yapılmasını da istemiştir. Görüldüğü üzere, Askeri Nigehban üyelerinden İstanbul Hükümeti kuşku duymaktadır.

7. Teceddüd Fırkası:

Osmanlı İmparatorluğundaki zararlı derneklerden birisi de, Osmanlıcılık ülküsünü benimseyen, 9 Kasım 1918'de kurulmuş olan, parlamenter ve meşrutiyetçi tutumlu, Ulusal Savaş sırasında bazı müspet hareketleri de görülen Teceddüd Fırkasıdır. Bu dernek, Osmanlı İmparatorluğunu, Birinci Dünya Savaşına sokan ve sonra haklarında soruşturmalar açılan ve Osmanlı Tarihinde önemli bir yere sahip bulunan İttihat ve Terakki Fırkasının mirasına konmak isteğindedir. Nitekim, İttihat ve Terakki Fırkasının, 1 Kasım 1918'de yapmış olduğu son kongresinde siyasi programını değiştiren bu partinin yerine, "Teceddüd Fırkası" adını alarak çalışmalarına devam etmesi de bunu doğrulamaktadır. Ancak, bu cemiyet, İttihat ve Terakki'nin devamı olduğunu reddetmektedir. Anadolu'da şubeleri de mevcuttur. Üyeleri, 1919 seçimlerine katılmamış ama, içlerinden bir kısmı, daha sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisine girmişlerdir.

Teceddüd Fırkası'nın, fikirlerini yaymak için bir de Teceddüd adıyla haftalık bir gazete çıkardığını da bilmekteyiz. Bu gazetenin ilk sayısında, İttihat ve Terakki Fırkası'nın on seneden beri devam ettiği ve artık ömrünü tamamladığı ve yerine Teceddüd Fırkası'nın kurulduğunu, bunun çalışmalarının siyasi hayatta şimdilik yalnızca Meclis-i Mebusan'da olacağı, ayrıca, partinin amacı ve programı açıklanmaktaydı. Şu halde, bu fırkanın, İttihat ve Terakki'nin devamı olmadığını belirtmesi doğru değildir. Bu olsa olsa ittihatçılara karşı olan hücumlardan kurtulmak için ortaya atılmış bir iddiadan ibaret olsa gerektir.
Nitekim, İttihat ve Terakki Fırkası, 1 Kasım 1919'da yapmış olduğu son kongresinde siyasi programını tanımlarken, adını Teceddüd Fırkasına çevirdiğini, taşınır taşınmaz mallarını devre karar verdiğini açıklamış, Meclis-i Vükelanın kararı ile bu mallara el konulmuş, Ayandan Hüsnü Paşa, Kongre'de, Teceddüd adlı yeni bir fırkanın kurulduğunu Sadarete (Sadrazamlığa) sunmuştu.

Mustafa Kemal Paşa, Teceddüd Fırkasının çalışmalarını da dikkatle izlemekte idi. Teceddüd Fırkasının resmi mührüyle on sayfalık programı, İttihat ve Terakki'nin lağvından önce İstanbul'da ilmi bir heyet tarafından dört lisanda basılmış ve çoğaltılmış, bütün yabancı devletlere verilmesi düşünülmüş ve bunda manda fikri kabul edilmeyip, bağımsızlığı korumak ve savunmak amacı ile ilgili hususlar yer almıştı. Teceddüd Fırkası hakkındaki düşüncelerin Kazım Karabekir Paşa, 17 Eylül 1919'da, Mustafa Kemal Paşa'ya, ve 3, 14, 24, 41. Ordu Komutanlıklarına yazmıştı. Kazım Karabekir Paşa, fırkanın kendisine yolladığı mektubunda "zat-ı devletlerini kendi aralarında ve başlarında bulundurmakla müftehir addettiklerini" ve "İttihat ve Terakki'ye ruhen merbut" olduklarını anlatmıştır. Mektupta güvenilir kişilerin fırkaya alındığı, bazı livalarda adayların noksan olduğu da açıklanmaktaydı. Mektupta, Mustafa Kemal Paşa'nın her türlü fırka düşüncesinin üstünde olduğu, kendisini "Tezahürat-ı milliyenin mümessili bilmekle beraber bu ahir ve mühik hadisata canla başla iştirak eden fırka mensubunu zat-ı alilerine fırkanın reis-i hakikisi" olarak düşündükleri de anlatılmaktaydı. Fransa, İngiltere ve Amerikalıların fırkanın niyetini öğrenmek istedikleri, Cemiyetin "İstiklal-ı vatan ve temin-i meşrutiyete ve bilhassa mülk-ü sarihinin Yunanistan ve Ermenistan"ca işgaline karşı olduğu açıklanan programında Türklerin, Ermeni ve Rumlardan üstün oldukları örneklerle gösterilmekteydi. Doğal olarak hem Padişaha bağlı kalarak, meşrutiyet kurarak ulusal bağımsızlığı sağlamak ve hem de İttihat ve Terakki'nin izinden giderek bunu başarmak ve böylece, milli davaya hizmet olanaksızdı.

8. Amerikan-Yunan İttihatı Cemiyeti

Londra'daki, "Cemiyet-i İslamiye" Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşının yanında yer alırken, "Amerikan-Yunan İttihatı Cemiyeti" üyeleri Trakya'nın Yunanistan'a katılması için hareketlere girişmişlerdi. Bunlar, Trakya'ya bir takım ihtilalci adamlar göndermek kararını da almışlardı. Bu konuda, Kırkkilise Mutasarrıfına, 22 Aralık 1919'da bir de mektup yazmışlardır Kırkkilise Mutasarrıfı, Trakya'nın, Yunanistan'a katılması konusunda Amerika'dan Dimitriyos Mihas imzasını taşıyan, kendisine gönderilen mektubun suretini Dahiliye Nezaretine 18 Ocak 1920'de göndermiş, Dahiliye Nezareti de, durumu Hariciye Nezaretine duyurmuştu.

Bütün bu anlattıklarımızdan anlaşılıyor ki, Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında, herkes ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Birçok vatansever, yalnız yörelerini kurtarmak için cemiyetler kurarken, bir kısmı da yabancı devletlerin mandasını ister olmuştur. Bu arada, azınlıklar ve saraya bağlı olanlar Osmanlı İmparatorluğu içinde zararlı cemiyetler oluşturmuşlardı. Mustafa Kemal Paşa, bir taraftan bu zararlı derneklere karşı savaş verirken, diğer taraftan da yabancı devletlere karşı savaş vermiştir.

Kurtuluş Savaşının kazanılmasında en büyük etken ise, Türk halkının, Mustafa Kemal Paşa gibi, birleştirici ve yönlendirici bir lider bulması, halkın ulusal bağımsızlık savaşına inanması ve Mustafa Kemal Paşanın Türk halkına inanması, onun sayesinde muhakkak surette başarıya ulaşacağını bilmesi ve halka bunu açıklayıp, onları bağımsızlık savaşı etrafında toplamasıdır.


B- MİLLİ MÜCADELE'DE HIYANET YARIŞI

a. GİRİŞ

Milli mücadelenin çok yanlı olan olaylarından bir parçasını "İç Ayaklanmalar ve Hıyanetler" kısmı oluşturur.

Milli mücadeleye karşı olanları, bunların nedenlerini, nasıl hazırlandıklarını, hıyanet yarışlarının nasıl sürdürüldüklerini ve bastırıldıklarını, hangi yönlerden bugünkü gidişe benzediklerini, bunlardan nasıl ibret dersi alınmasının gerekli olduğu ortaya çıkarılmalıdır.
Hıyanetlerin kaynaklarını, kimler tarafından beslendiklerini, zayıf düşen bir ülke içinde ne gibi hain emellerin doğabileceğini ve ne gibi düşüncelerin hortlamak isteyeceğini meydana koymak gerekmektedir.

Her yanı ile ibret dolu olan bu iç ayaklanmalar, bu hıyanet yarışları, milli mücadele tarihimizin en acı, en üzücü yanıdır.

Bu olayları günümüzde ölçerek, yabancı, emperyalist devletlerin kimler ile nasıl işbirliği yaptıklarını ve taassub, irtica ve yobazlığın, siyasi ihtirasların, satılmışlığın ve içimizde yaşadığı halde yabancı emeller taşıyan kişi ve zümrelerin en karanlık ve en bunalımlı günlerde örnekleri görülecektir.

b. MİLLİ MÜCADELENİN FİİLEN BAŞLAMASI:

Yunan ordusu bir yolcu kafilesi, bir turist grubu gibi İzmir'e çıkmıştı. İngilizler ne hakla Türk vatanını, Türk topraklarını başka bir devlete peşkeş çekiyorlardı? Mondros Mütarekesinin 7 inci maddesi kendilerine asla böyle bir hak vermemiş, tanımamıştı.

Yunanlılar, İzmir bölgesine çıktıktan sonra taşkınlıklara, azgınlıklara, yerli Rumlarla beraber halka aşağılık davranışlarda bulunmaya başlamışlardı. Olaylar bu ağırlıkla devam ediyor, İtilaf Devletleri temsilcileri gözleriyle gördükleri çirkin ve facia haline gelen hareketlere karşı ilgisiz kalmakta idiler.

Türk ordusu savaş sonrası kadro haline gelmişti. Yedek subaylar, erlerin çoğu terhis olmuşlardı. Büyük bir moral çöküntüsü içinde idiler. Bunun yanında İstanbul Hükümetinin gaflet ve delaleti büsbütün olumsuz etkiler yapıyordu. Oysa Yunan ordusu Anadolu'ya çıkmıştı. Türk-Yunan savaşı kendiliğinden başlamış demekti. Fakat askeri birlikler çok zayıftı. Savunma yapma, yer yer direnmelere ve döğüşmelere başlama, bir çok subaylar, komutanlar ve yerli halk liderleri tarafından istenilmesine karşılık çok güç görülüyordu.
Yer yer Kuvayı Milliye müfrezeleri kurulmaya başlamıştı. Bu işi ilk kavrayanlardan Ödemiş Kaymakamı Bekir Sami de (3) İtilaf Devletleri temsilcilerine çektiği protesto telgrafında, Paris Barış Konferansının İzmir hakkında aldığı kararın bir cinayet olduğunu, artık kalemlerin değil, silahların konuşacağını bildirmişti. Bölgedeki kaynaşmaları belirttikten sonra, Yunan işgal kuvvetleri İzmir'den çekilmediği takdirde dökülecek kanların sorumluluğunu İtilaf Devletlerine yükleneceğini beyan ediyordu.

Bu olaylar zinciri içinde Ödemiş'te, Ayvalık'ta, daha sonra Salihli bölgesinde ordu birlikleriyle beraber düşmana karşı döğüşmek ve vatanı savunmak üzere milis kuvvetleri kurulmuştu. Bunların başında subaylar ve bazı sivil kişiler vardı. Böylece Kuvayi Milliye doğmuş ve milli mücadele için ilk olarak Ayvalık'ta, Ödemiş'te, Aydın ovalarında düşmana ilk kurşunlar atılmıştı.

İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalinden dört gün sonra 19 Mayıs 1919 da Mustafa Kemal Paşa da Samsun'a çıkmıştı. Onun kararı, "milletin egemenliğine dayanan kayıtsız şartsız bir Türk Devleti kurmaktı. Bu kararın dayandığı fikir ise, haysiyet, şeref ve izzetinefsine düşkün olan Türk Milletinin milli varlığı ve bağımsızlığı uğruna gösteremeyeceği fedakarlık yoktu. Bu güven ile ya bağımsızlık ya ölüm" diyerek mücadeleye atılmak, problemin çözüm yolu gözüküyordu. Bu fikir ve davranış konunun gerçek psikolojik yönü idi.

c. MİLLİ MÜCADELENİN KADERSİZ YANI

Milli Mücadelenin bir kadersiz ve güç yanı vardı. Buda Devletin başı olan Padişahın ve onun hükümetinin bu mücadele ile beraber olmayışıdır. Bununla da kalmayarak düşmanlarla beraber bu mücadelenin karşısında oluşu ve onu baltalamak, boğmak için uzun zaman büyük çabalar göstermesidir.

Padişah, hilâfet yüzyıllar boyunca Türk halkının kafasında mukaddes bir varlık haline gelmişti. O, yer yüzünde Allah' ın gölgesiydi. Beşeri ve dünyevi düşüncelerin dışında ve üstünde bir güce dayanıyor, bir kaynaktan geliyordu. Padişahın arzu ve iradesi olmadan herhangi bir iş yapmak, savaşa, mücadeleye karar vermek akıl alacak bir mesele değildi.

Bu sebeple milli mücadelenin başlamasında ve sürdürülmesinde Padişah ve hilafet ve bunlara bağlı olarak şeriat meselesi büyük rol oynamış, bir çok ayaklamanın hazırlanmasında ve yürütülmesinde halkı bu yöne sürüklemek kolay olmuştur. Osmanlı Devletine bir işin şeriata uygunluğunun ya a uygun olmayışı bir siyaset prensibi idi. Bu yüzden çok kanlı olaylar olmuştur.

Padişah, Devlet Bakanı olduğu gibi, yine Osmanlı Devletinde Padişah Başkomutandı. Hilâfetin gereği olarak da halkın en büyük imamı idi. Onun emri ve iradesi olmadıkça yapılacak mücadele meşru sayılamaz, şeriata uygun olamaz. Padişaha karşı isyan olurdu.

Bu nedenlerle, milli mücadelede, irticaın ve tutuculuğun ortaya koyduğu dini sözler, propagandalar ve fetvalar çok etkili birer silah olmuşlardı. Gülünç olan taraf, bunlar çok kere düşmanlara karşı değil de halkın birbirine karşı kullanılması şeklinde meydana çıkmıştır.

Milli Mücadelenin davranışları. Din cephesinden uzun tartışmalara yol açmıştı. Fakat aslında bu mücadelenin yaptıklarının dine aykırı hiç bir yanı yoktu.

Padişah milli mücadeleye karşı olması, mevcut koşulların ağırlığı, yeni bir savaşın getireceği fedakarlıklar, bir takım sebepleri ortaya koymayı zorluyor, bunlar kolay tutuluyordu.

Ayrıca milli mücadeleye her karşı koyma, her hıyanete kaçmak isteyen kişi yada zümreler bu faktörleri istismar ediyorlardı.

Padişahın, onun hükümetinin ve Dürrüzade fetvaları ile milli mücadecilerinin, bunlara karşı haklı olarak çıkardıkları fetvalar bir yana, Halife tarafını tutarak milli mücadeleye cephe alan din adamları yada yobazlar bu mücadele sırasında ve olaylar içinde etkisiz kalmamışlardır. Bunlar görevlerini, yalnız ibadet ve vaizler yolu ile de değil, kan dökerek ve döktürerek yapmışlardır.

Bu silâhşör hocalar arasında 31 Mart olayından kalma şeriat düşkünü, tahsil düşmanı bazı yobazlar, ne istediğini bilmeyen cahil kişiler, din yolunu çıkar sayan açık gözler, bu temaları kullanan ve dini istismar eden hainler yada başka emeller arkasında koşan insanlar çoktu.

Bayburt' un Şeyh Eşrefi, Yozgat' ın Şeriat Hakimi Hafız Şahap' ı, Bolu ve Gerede olaylarının Kör Ali hocaları, Düzce' nin Ahmet hocası, Biga' nın Anzavur çetesi ile birleşen Gavur imamı, Konya ve Bozkır ayaklanmalarını hazırlayan Zeynel Abidin hoca ve ona bağlı yobazların öldürdükleri subayları ve idare amirlerini soyarken, Şeyhül İslam'ın fetvası yerine geldi diye bağıran kara cahiller ve hainler, Biga Kaymakamı yurtsever Hamdiyi aşağılık davranışlarla öldüren softaların yeri bir Genç Osman olayı yaratmaları, milli mücadeleye karşı bir ihtilal amacıyla harekete geçtiklerini gösteriyordu. Bir çok yerde iç cepheler açarak ciddi tehlikeler yaratmışlar, hıyanet yarışları uzun süre düşmana karşı koyan direnme güçlerini kösteklemişlerdir.

Milli mücadelecileri dağıtmaya çalışan Anzavur çetecilerine Kuvayı Muhammediye ve Zile, Yozgat isyancılarına Halife ordusu adının takılması, bir çok erlerin onlarla döğüşmeden kaçmalarına sebep olmuştur.

Bütün bunlara karşılık, din faktörünü ve din adamlarımızı aralıksız ve tümü ile milli mücadele aleyhine çalıştıkları da söylenemez. Memleketi gerçekten seven, dinin esaslarını iyi bilen çıkarcılıktan, yobazlıktan uzak, politikacılara alet olmayan bir çok din adamının milli mücadeleyi tuttuğu ya da aleyhinde bulunmadığı görülmüştür. Örnek, İzmir'in işgali üzerine Denizli Müftüsü, toplanan halka:

"Her ne pahasına olursa olsun, Yunanlılara karşı koymak gerektir. Onların işgal ettiği memleketler halkı için kavgaya girişmek farz'ı ayındır. Ben fetva veriyorum, silah ve cephane azlığı veya yokluğu kavgaya engel olmayacaktır. Hiç bir müdafaa vasıtası olmayan bir müslüman yerden üç taş alarak düşmana atmağa mecburdur." Demiştir.

Yine Saray Müftüsü:

"Üzerimize düşen vazife memleketimizi muhafaza ve müdafaa etmektir. Düşman istilası olan yerde cihad farz'ı ayındır. Biz mukavemet etmezsek, Padişahın emrinden ayrılmış oluruz. Boşu boşuna oturmuş olursak, miskinlik ve zilleti kabul etmiş bulunuruz. Cihad'ın en güzel oluşu, islamlığın şerefini yükseltmesindedir." demiştir

Ayrıca bir çok yerde, Müdafaayı Hukuk Cemiyeti içinde gerçek din adamları, milli mücadeleyi destekliyerek çalışmışlardır. Birinci Büyük Millet Meclisinde de hizmet edenler olmuştur.

Bütün bunlara karşılık, iç ayaklanmaların elebaşıları din, hilafet ve Padişah konularını istismar etmişler, isyanların çoğu bu yüzden çıkmış, genişlemiş ve yaygın hale gelmiştir.

İç ayaklanmalar ya da milli mücadeleye karşı çıkarılan ihtilallerden Haçin, Pontus, Ali Batı ve Koçkiri dışındakiler hep dini, hilafeti ve Padişahı propaganda aracı olarak almışlar, istismar etmişler ve halkı kandırmışlardır. Yine de yurtsever Türk toplumu yavaş yavaş uyanmış, milli mücadelecileri, onların amaçlarını kavramış, milli birliği sağlıyarak düşmanı yok etmesini bilmiştir.

Denebilir ki, başlangıçta çoğunlukla halka rağmen yapılan milli mücadele sonra bir kaç hainin dışında tüm halkla beraber zafere ulaşmıştır. Milli mücadele tarihimizin en şerefli yönünden birisi de budur.

Genel olarak hürriyet ve itilafçılar, milli mücadelenin aleyhine çalışmışlar ve çok yerde iç ayaklanmaları hazırlamış ve yürütmüşlerdir. Fakat İttihat ve Terakki mensupları bunun tersine milli mücadeleye yardımcı olmuşlardır. Yalnız bunlardan bazıları Mustafa Kemal'i yurdu kurtardıktan sonra ekarte ederek iktidarı ele geçirme sevdasında idiler. İzmir suikastinin temelinde bu fikir de yatar.

Çökmüş bir imparatorluğun harabeleri üzerinde her yönü ile yokluklarla karşı karşıya bulunan, yüzyıllar boyunca kafasına, bu dünyadan çok öbür dünyanın gerekli olduğu yerleştirilen din, hilafet ve padişah mefhumlarından başka faktör tanımayan bir toplumu bunlarla çatışarak yeni bir mücadeleye atmak ve onu zafere ve sonuca götürmek, insan üstü çabalara ihtiyaç göstermiştir. Mustafa Kemal'in büyüklüğü, kurtarıcılığı bir yardan da buradan geliyor.


d. İSYANLAR

1. ŞEYH EŞREF AYAKLANMASI (26 Ekim - 24 Aralık 1919)

Milli mücadelenin başında irticanın, maksatlı yobazlığın tipik bir örneği olan Şeyh Eşref ayaklanması ibret vericidir.

Atatürk' ün nutkunda özet olarak değindiği bu olay Bayburt'un Hart bucağında, kendisini şeriat sahibi ve beklenen Mehdi diye çevresine ve köylülere tanıtan sahte peygamber Şeyh Eşref' in çıkardığı çirkin bir gericilik olayı, bir ayaklanmadır.

Hart, Bayburt ilçesinin 20 km. kadar kuzey batısında bulunan bir bucaktı. Burada oturan Şeyh Eşref adındaki bir yobaz bazı saf kişileri başına toplayarak kendisine özel bir mezhep kurmuştur. Çalışmalarının 1908 lere dayandığı anlaşılmışmaktadır. Şeyhin etkisi yavaş yavaş Bayburt, Sürmene ve Erzurum dolaylarına kadar da yayılmıştı.

Şeyh Eşref' in kurduğu mezhep ya da tarikat, Saidi Nursi' nin, nurculuğuna çok benziyordu. Onun iddiaları da Müslümanlığın esaslarıyla çelişmekte, Müslümanlığı bozucu fakat kendisine ve bir takım insanlara çıkar sağlayıcı, çevresinde bir çeşit hakimiyet kurma amacına dayanıyordu. O da, Saidi Nursi gibi Ahirzaman Peygamberliğinden, uydurma ve anlamsız sözlerle saf kişileri Müslümanlığın temel kural ve felsefesini bilmeyen ya da yanlış anlayan cahil insanları maksatlı olarak başka yönlere çekmek istiyordu. Milli duyguların bozulmasından yararlanarak kendi uydurmalarını yaymak istiyordu. Bunun için de Doğu bölgesinin en elverişli ve buhranlı bir aşamasında başkaldırmağa, kimseyi dinlememeye koyulmuştu.

Kurtuluş Savaşımızın başında ortamı daha elverişli görerek faaliyetlerini hızlandıran ve halk arasına bölücülük sokan karışıklıklar çıkaran bu adamın çeşitli tarihlerde, çeşitli devlet makamları tarafından yapılan uyarmalara, nasihatlere aldırış etmemiş, bildiğini sürdürmekten çekinmemişti. Milli mücadeleye karşı olduğunu da ilan ediyordu.

Kazandığı kolay başarılarından cesaret alan Şeyh Eşref, Ahirzaman Peygamberi "Mehdi" olduğunu söylüyor, yayıyor, kendisine kurşun işlemediğini halka karşı iddia ediyor, her şeye hakim olacağını büyük laflarla ilan ediyordu. Bunun yanında da müritlerini Hart çevresinde toplayarak Bayburt üzerine, oradan da Erzincan'a yürümeyi hazırlıyordu. Bundan sonraki hedef Erzurum olacaktı.

Durumun nezaketini göz önünde tutan 15 inci Kolordu Komutanı yeteri kadar kuvveti toplayıp bu düzenbazın cezasını vermek, bölgenin huzur ve asayişini sağlamak istiyordu. Fakat vakit kazanmak ihtiyacındaydı. Bu amaçla Şeyh üzerinde oldukça etkisi bulunan Erzurum Müftüsü Hurşit' i derhal Hart' a gönderdi. Maksadı onu yola getirmekten çok oyalamaktı. Diğer yandan da bu irtica olayını kökünden yok etmek üzere 9 uncu Tümen Komutanı Yarbay Halit (7) komutasında bir tenkit gücü toplanmasını emretti. Bu kuvvetlerin toplamı 600 kadar piyade, 110 kadar süvari ve 4 toplu bir otobüs bataryası olmuştu. Ayrıca gerekli tedbirler de, diğer noktalarda aldırılmıştı. Bir kısım kuvvetler Gümüşhane'ye getirilmiş ve bir piyade taburu Of bölgesindeki Şeyhin müritlerinin Hart'a yardıma gelmesini önlemek için Of dolaylarına yanaştırılmıştı.

17 Aralık 1919 tarihine kadar bu tedbirler alındı ve tenkil müfrezesi Bayburt'ta toplandı. 24 Aralıkta ise Hart önüne geldi. Aynı gün bucağı kuşattı. Şeyh ve müritleri müfrezeye şiddetle karşı koymaya ve saldırmaya başladılar. Yapılan çarpışmalar gece yarısına ve ertesi gün öğleye kadar sürdü. Bu sırada iki erimiz şehit oldu. Üç Şubat ve 41 er de yaralanmıştı. Müfreze Komutanını cesur idaresi özellikle topçumuzun iyi kullanılması ve onun etkili ateşi karşısında isyancılar gittikçe güç duruma düşüyorlardı. Bir aralık topçunun tam isabetinden Şeyh Eşref ile oğulları, ailesi ve yanında bulunan avanesinden 5 müridi bir anda havaya uçurulmuş, yok edilmişlerdi. Bu olay diğerleri üzerinde korkunç bir moral yıkıntısı yaptı. Kurşun işlemediğini söyleyen Şeyhin bir top mermisi ile ve bütün yanındakilerle birlikte bir anda param parça olması müritlerinin inanç ve morallerini tüm yıkmıştı. Bu hal daha da çok dayanmalarına imkan bırakmadı, biraz sonra direnmeleri çöktü ve bütün irtica elemanları teslim olmak zorunda kaldılar, bucağı girildi.

Bu çarpışma sonucunda daha önce esir edilen subay ve erlerimizde isyancıların eline geçmiş silah ve gereçlerde geri alındı. Planlı ve şiddetli bastırma hareketi Doğuda çok önemli etkiler yaptı ve benzeri olayların çıkmasına engel olduğu gibi, halkın moralini de yükseltti.

2. İNGİLİZLERİN OYUNCAĞI

ALİ BATI AYAKLANMASI (11 Mayıs - 18 Haziran 1919)

Bu ayaklanma, Güney Doğuda İngilizlerin teşviki, parası ve bölgede bir Kürdistan kurma propagandasının yapılmasıyla meydana çıkmıştır.

Ayaklanma, Midyat - Nusaybin - Ömerkan çevresinde cereyan etmiştir. Ayaklanmanın başlangıç tarihi Anadolu'nun , Mondros Mütarekesinden sonra en hassas zamanına rastlamaktadır. Mustafa kemal henüz Anadolu' ya çıkmamıştır. Yalnız yer yer direnme güçleri, cemiyetleri kurulmaktadır. Midyat güneyindeki aşiretlerden birisinin başı olan Ali Batı, bu nazik zamandan ve karışıklıklardan yararlanarak, Cizre - Nusaybin - Savur ve Mardin bölgesine hakim olmak istiyordu. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için çalışmalarına, İngilizlerin de yardımını katmak amacıyla onlarla işbirliği yapıyor ve anlaşıyordu. Her hain gibi o da Devletin en zayıf zamanını seçmişti.

Midyat, Nusaybin ve Savur ilçeleri aşiretlerinin bir kısmını da egemenliği altına almıştı. 11 Mayıs 1919 günü bir kaç yüz atlı ile Nusaybin'e gelmişti. Bu sırada orada iki taburlu 24 üncü Alay bulunmakta idi. Birlikler dağınıktı, mevcutları savaş sonrası kadro halindeydiler. Nusaybin'deki kuvvetlerin sayısı 100 kişiyi aşmıyordu (10). Mütareke sonrasının yoksullukları ve moral bozukluğu henüz devam ediyordu. Bu bakımdan Kaymakam ve 24 üncü Alay Komutanı meselenin büyümemesi için işi nasihat yoluyla çözümlemek istemişlerdi. Fakat, Ali Batı onları tehdit eder bir davranışla karşılık vermiş, hapishanede bulunan mahkumları serbest bırakmış, ondan sonra da halktan zorla para ve insan toplamağa başlamıştı.

Bu tedbir ve tertibin sonucu, 18 Haziran 1919 günü Ali Batı'nın gizlendiği Medah yeri basılarak iki saat kadar süren bir çarpışmadan sonra azılı, hain ve isyancı ölü olarak ele geçirildi. Cesedi Midyat'a getirilerek ibret için halka gösterildi.

Bu ibret verici sonuçtan sonra Güney Doğu bölgesinde asayiş normale döndü ve halk huzura kavuştu. Milli kuvvetler duruma hakim oldular ve İngilizlerin bölge üzerinde oynamak istedikleri oyunun fiili kısmı söndürüldü.

Ali Batı ayaklanması, güney doğuda İngilizlerin istediği amaca ulaşamamış, egemenliği kuramamıştı. Oysa İngilizler güney doğuda bir yandan Kürtçülüğü tahrik ederek, Anadolu'nun bölünmesini, parçalanmasını sağlamak ve milli güçleri o bölgede uğraştırmak, diğer yandan güya bağımsız fakat esasında kukla bir hükümet kurmak, bunu kendi emelleri yönünde kullanmak istiyorlardı. Bu amaçlarını Ali Batı gerçekleştirememişti. Ona fiili yardım yaparak hedefe götürmeye de durumları elverişli değildi. Ali Batı küçük adamdı, çapsız bir isyancı idi. Büyük laflar etmesine karşılık bir yağmacının üstüne çıkacak niteliği yoktu. Bu bakımdan da eşkıya hareketleriyle her şeyi çözeceğini sanıyordu.

Devletin en zayıf zamanında, asayiş birliklerinin ve askeri kuvvetlerin her duruma hemen hakim olamıyacakları bir aşamada bunu fırsat bilerek yabancı emellere araç olan Ali Batı ayaklanması tüm bir hıyanetti. Her çeşit güçlüğe karşılık kısa sayılacak bir süre içinde bastırılmış ve Ali Batı hıyanetini hayatı ile ödemişti.


3- BÜYÜK HAYAL

HAÇIN AYAKLANMASI (13 Temmuz - 15 Ekim 1920)

Birinci Dünya Savaşı (1914 - 1918) sonunda iki büyük değişiklik olmuştu; Çarlık Rusyası Komünizmin ihtilali ile yeni bir rejime girmiş, Osmanlı İmparatorluğu çökmüş, Anadolu'nun bile en önemli bölgeleri düşman kuvvetleri tarafından işgal edilmiştir.

Bu iki büyük olay, galip İtilaf Devletleri için yeni gaileler açmış, siyasi meseleler getirmiş, anlaşmazlıklar çıkarmıştı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, memleketin iç güvenliğini sağlamak amacıyla İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından rahat durmayan, değil vatandaşlık vazifelerini yapmak, tersine çok yıkıcı emeller besleyen ve çok hırçın hareketlere giren Güney Doğu Anadolu Ermenilerini de Arabistan'a sürmüştü.

Savaş, Osmanlı İmparatorluğunun yenilgi ve çöküşü ile sona erince, Mondros Mütarekesi gereğince Fransız kuvvetleri Adana bölgesini işgal ettiler. Bunu fırsat bilen, güneyde Anadolu dışında bulunan Ermeniler de onların arkasından geriye geldiler. Tersine ve enteresan bir göç başlamıştı.

Bir ülke yenilgiye uğrar, ya da güçsüz bir duruma düşerse, bütün yabancı unsurlar ve onun üzerinde başka emeller besleyenler yeni heveslere, ihtiraslara kapılırlar, hayallerini gerçekleştirmek çabasına girerler.

Adana çevresine geriye dönen Ermeniler, eski hiyanetlerini unutarak büyük bir hırç ve öç alma şevki içinde geldiler. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden yararlanarak Kilikya'da (Adana ve havalisi) bir Ermenistan kurmayı amaç aldıklarını açığa vurdular ve hemen bu yönde çalışmalara başladılar.

Fransızlar Adana bölgesine yerleştikten sonra 15 Eylül 1919 da İngilizler bir anlaşmaya vardılar. Buna göre Fransa, Musul'daki petrol haklarını İngiltere'ye bırakacak, karşılığında Urfa, Antep, Maraş sancaklarını, ingilizler onlara terk edeceklerdi.

Türklere sorulmadan yapılan bu garip değişiklik bölgedeki Türk halkı üzerinde çok olumsuz etki yaratmış, milli gururları bir kat daha zedelenmiş ve kamçılanmıştı.

Göç ettikleri yerlerden İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin arkasından ve onların yardımı ile geriye gelen ve tekrar Anadolu'ya sokulan ve yerleştirilen Ermeniler, yeni bir maceranın ve büyük hayalin arkasına takılmaya başlamışlardı. Bir yandan silahlanıyorlar, bir yandan da güçlendikçe Türk halkına kinli saldırılarını artırıyorlardı. Bu hal bölgedeki halkın mal ve canını korumak zorunluluğunu doğuruyordu. Bu amaçla bölge halkı tarafından bir takım savunma tedbirlerine başvurulmuştu. Bununla milli kuruluşlar her gün biraz daha güçlenerek varlıklarını duyurmağa başlamışlardı. Ermeniler ise hızla silahlanıyor, küstahlıklarını, azgınlıklarını, sürdürüyorlardı. Kilikya' da Ermenistan kurma ideali yada ham hayali içinde Ceyhan nehri ile Göksun ilçesi arasındaki dağlık bölgelerde Zeytin, (Süleymanlı) Ermenileriyle yine dağlık kesimde bulunan Haçin (Saimbeyli) ve Şar Ermenileri ayaklanmaya başladılar.

Haçin (Saimbeyli) büyük bir ilçe idi. Yedi bine yakın binaları içinde 30-40 bin halkı vardı. Bu nüfusun ancak %30' u Türkdü. O sırada ermeni çetelerinin ayaklanma merkezi, Ermenistan hayalinin beslendiği yerdi. Fransız' ların Adana ve Maraş bölgesinde destekledikleri Ermeniler çok şımarık davranışlar içine girmişler, Türk halkına olmadık zulümler yapıyorları, bir afyoncu rüyası içinde, büyük hayaller arkasında koştuklarını bağırıyorlardı. Milli gururu kırıcı hareketlerini her gün biraz daha şiddetlendiriyor, azıtıyorlardı.

Ayaklanma sonucu kaymakamlık makamını Haçin' li Çavdaryan işgal etmişti. Yaptığı bir törenle ve büyük bir Ermeni topluluğunun söylediği ermeni marşından sonra ilçenin ortasında Türk bayrağını direkten indirmiş, yerine Ermeni bayrağını çekmişti. Bölgede bunlarla mücadele eden Bucak Müdür Süleyman Bey ile İstanbul' dan Anadolu' ya geçmiş genç hukukçu ve yedek subay Saim bey vardı. Saim bey Anadolu' ya geçtikten sonra kendisine verilen memuriyetleri kabul etmemiş "Memleketim işgal altındadır, oraya gidip dövüşmek gerekir..." demişti. Bu iki yurt severin meydana getirdikleri milli kuvvetler, Ermeni çeteleriyle devamlı çarpışmalar yapıyorlardı.

Fransızlardan da yardım gören bu hayalperest, azgın ve ikinci çeteler zaman zaman yakın Türk köylerine saldırarak zulüm ve yağmalar yapıyorlardı. Süleyman ve Saim beylerin savaşlardan kesin sonuç almak mümkün olamıyordu. Bunların verdikleri mücadeleler çok yönlüdür, ilginçtir ve kahramanlıklarla doludur. Fakat kuvvetleri çok azdı, istenilen neticeye varamıyorlardı.

Elbette bu durum böyle devam edemezdi. Bu bölgede kurulan Kuvvayi Milliye' den Tufan bey, binbaşı Kemal ve yüzbaşı Osman emrindeki müfrezeler biraz güçlenince hazırlanan plan gereğince 13 Temmuz 1920' de Haçin' e taarruz ettiler. Şiddetli dövüşler oldu. İlçeyi ele geçirmek mümkün olmadı. Fakat onu sıkı bir çember altına aldılar. Haçin' de sarılmış bulunan Ermeniler 24 Eylül günü kuzey cephesinden bir çıkış yaparak Kuvvayi Milliye müfrezelerinin bir kısmını dağtımışlar ve Rum bucağına saldırmışlardı. Bu hareket Feke, Göksun ilçelerini telaş ve endişeye düşürmüştü. Ermeniler çevrede bazı yağmalar, taşkınlıklar yaptıktan sonra Haçin' e döndüler.

Haçin ayaklanmasının önem kazanması üzerine 13' ncü Kolordudan milli müfrezelere top ve cephane gönderilmişti. Bunlarla bu çevreden toplatırları milislerle kuvvetlendirilmiş müfrezelerimiz 14 Ekim 1920 günü tekrar Haçin' e taarruza başlamışlardı. Gittikçe sıkıştırılan ve yok edilme durumuna düşen Ermenilerin 200 kadarı gece karanlığından yararlanarak güney cephesinden bir çıkış yapmışlar ve kaçmayı başarabilmişlerdi. Ele geçen diğer isyancılar ise tümü yok edilmişlerdi. Bir gün sonra Haçin milli kuvvetlerce işgal olundu, durum normale döndü. Çevrede gerekli güvenlik tedbirleri alındı. Sağa sola kaçan Ermeni çeteciler temizlendiler. Böylece Adana ve Maraş havalisinde sükun devam etti. Bu sırada milli güçler aynı zamanda Mersin, Tarsus, Adana ve Osmaniye demiryolu bölgesine kadar olan kuzey kesimi ellerine geçirmişlerdi.


4- KONYA VALİSİNİN İHANETİ

BİRİNCİ BOZKIR AYAKLANMASI (27 Eylül - 4 Ekim 1919)

Osmanlı İmparatorluğu can çekişirken, Türk Ordusuna büyük sorumluluklar düştüğü gibi, kurtuluş mücadelesinin başlatılması, devamlı ve olumlu sonuca vardırılması için Konya olayı bu düşüncenin tipik bir örneğidir. Askeri otoriteler ortadan kalkınca yada zayıflayınca Vali Cemal kaskısı bir çeşit işkence halinde masum halk yığınları kendisine olumsuz yönde duyurmağa başlamıştı. Hapishanedeki eşkıya ve katillerin çoğu serbest bırakılmıştı. Bnlara silah dağıtılarak halkın huzur ve güvenliğinin kaçmasına maksatlı olarak yol açılmıştı.

Vali Cemal, İstanbul Hükümeti ile aralıksız temasta idi. Oradan altığı emirleri yerine getirmekte bir an gecikmiyordu. Diğer yandan Konya' yı kontrolleri altında bulunduran yabancılar ile yakın işbirliği yapmaktan ve onları haince milli hareket aleyhine teşvikten geri kalmıyordu. Bir yandan da cahil halkı milli kuvvetler ve hareketlere karşı gelmek için çeşitli yollarla zorlamakta idi.

Kendisine karşı yapılacak hareket sezen ve başına gelecek felaketi gören kurnaz Vali, 25 polis koruyuculuğunda bir marşandiz kararı ile 27 Eylül 1919 gecesi yakın adamları ile birlikte İstanbul' a kaçtı. Fakat yeteri kadar zehrini bölgeye akıtmıştı. İstanbul' dan efendilerine sevindirici bilgiler verebilecekti.

Valinin kaçışı üzerine halkın ileri gelenleri Belediye binasında toplanarak Müderris Mehmet Vehbi' yi Vali vekili seçtiler ve Konya şehri bu tarihten itibaren Milli Mücadeleciler tarafından kazanılmış oldu.

İşte Konya bölgesi yukarıdaki koşullar içinde bir takım çalkantılar geçirirken şimdiye kadar yapılan fesatçı ve zehirli propagandaların etkisi ve irticaın, yobazlığın ve Padişaha bağlılığın yeni bir belirtisi olarak milli harekete karşı ayaklanma şeklinde ortaya çıktı. Bu karşı hareket Konya' nın güneyindeki Bozkır ilçende başladı. Bu ayaklanma hareketi, yayılma ve sonuç bakımından fazla bir önem taşımamakla beraber, daha sonraki ayaklanmalara örnek olması bakımından bir özellik taşımaktadır. Bu ayaklanma bir yandan Vali Cemal, diğer yandan İstanbul'da bulunan İngiliz Papazı (Frew) ile ilişki kuran Konyalı Zeynel Abidin hoca ve arkadaşlarının cahil ve müteassıp halkı kışkırtmaları ve milli hareket aleyhine körüklemeleriyle oluştu.

27 Eylül 1919 da Valinin Konya'dan kaçış günü, Kürdoğlu Musa, Bademli Hacı Halil ve Güzelçavuş adlarındaki elebaşılar, Arpa, Dinek, Hisarlık ve çevresi köylerinden topladıkları çoğu silahsız 100 kadar kandırılmış vatandaşla Bozkır'a girmeleriyle başladı.

Bozkır ilçesindeki jandarmaların silahlarını aldılar, sonra askerlik şubesinin deposuna saldırdılar, burada bulunan ne kadar silah ve cephane varsa hepsini götürdüler. Bu davranışa karşı gelmek isteyen yurtsever bazı kişileri de öldürdüler. Bazılarını da yaraladılar. Bu arada ilçenin yanındaki baruthaneyi de ateşe verdiler. Birçok evleri ve dükkanları yağma ettiler. Böylece isyancılar silaha da sahip olmuşlardı.

Bu olaydan sonra, Bozkır'a Konya'dan bir uyarma heyeti gönderildi. Bunlar halkı topladılar, memleketin durumunu anlattılar, uyarıcı konuşmalar yayıldı. Bozkır'a milli kuvvetler gönderilmeyeceği garantisi verildi. Bunun üzerine çevreden toplanan köylüler sükunetle 4 Ekim 1919 günü evlerine dağıldılar. Bu suretle bir hafta süren birinci Bozkır ayaklanması söndürülmüş oldu ise de, bu olayın bölgede bıraktığı kötü izler, etki ve yankılar, oldukça geniş olmuştu. İsyancıların ve bunları kışkırtanların mel'un ve hain ümitleri artmıştı. İngilizler özellikle İstanbul hükümeti bu durumdan memnun görünüyordu. Milli hareketi idare edenler ise pek açığa vurmamakla beraber, endişeli idiler. İlk yangının alevleri söndürülmüş, fakat kalın külünün altında henüz için için yanan bir ateş vardı. Bu ateş sinsi rüzgarların etkisiyle gittikçe kızışarak ve bir süre sonra yine yangın başlayacaktı.

Bu bakımdan Bozkır, daha doğrusu Konya bölgesi kuşku verici idi. Halkın çoğu uyarma heyetinin sözlerinden sonra durumu kavramış ve ayaklanmanın gereksiz olduğuna inanmıştı. Fakat bir takım çıkarcı, cahil ve yobazlar durmadan onları kışkırtıyor, kötü telkinlerde bulunuyorlardı. Bu haiz kişilerin zehirli çalışmaları bir süre sonra yeni olaylara yol açacak ve bir çok kardeş kanının dökülmesinin nedeni olacaktı. İç ayaklanmaların çoğu o bölgelerdeki bu çeşit fesatçılar tarafından körüklenmiş ve halk onların hıyanetleri yönünde bilinçsiz olarak sürüklenmiştir.


5- İKİNCİ BOZKIR AYAKLANMASI (20 Ekim - 6 Kasım 1919)

Birinci Bozkır ayaklanması, tatlıya bağlanmış ve güya isyancılar köylerine dağılmışlardı. Fakat meselenin tüm kapanmadığı 15 gün sonra meydana çıktı. İkinci Bozkır ayaklanmasının özelliği, ele başlarının yobaz hocalardan kurulmuş olmasıdır.

İkinci Bozkır ayaklanması gittikçe yayılıyor, genişliyor ve yeni safhalara giriyordu. Bastırma Komutanı kuvvetlerinin büyük kısmını toplu tutarak süvari kuvvetleriyle Ağırlı'ya yürüdü. Orada isyancıların elebaşısı olan Güzelçavuş'un evi yaktırıldı. Bununla halka bir göz dağı ve ibret dersi verilmek isteniyordu. Sonra bütün kuvvetlerle ikinci bir şer ve fesat yuvası olan Avdan'a varıldı. Bu köyde isyanın tertipçilerinden Zeynel Abidin Hocanın akrabası Hacı Osman yakalandı. Fakat ne yazık ki, nöbetçinin bir gafletinden ve karanlıktan yararlanarak kaçtı. Bu Hacı Osman, üzerinden çıkan imzasız mektupla isyancıların Çumra ve Konya üzerine yürüyecekleri yazılıyla. Yine bu mektuptan öğrenildiğine göre asiler Talat adında birisinden emir alıyorlardı. Bunun Beyşehirli Hoca Talat olması muhtemeldi.

Bu olaylar cereyan ederken, Kızılkuyu köyünde geceleyen 30 erimiz ile onların komutanları olan iki genç subaya yapılan çirkin davranışlar, ondan sonra da sakallı bir hocanın haklarında idam fetvası okuması, fakat halkın içinden bir kaç kişinin "yazık" diye müdahale etmesiyle idamların uygulanmaması çok ibret vericidir. Yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu içinde kendi çıkarlarını sağlamak için yobazların, böyle haiz ve aşağılık hareketlerde bulundukları çok görülmüştür. İmparatorluğun batısında bu çeşit davranışların büyük rolü olmuştur.

Bundan sonra 29 Ekim 1919 da Arap köyü, 1 Kasımda Dinek köyü çevrelerinde yapılan çarpışmalar sonucunda isyancılar büyük kayıplar verdiler ve dağılmaya başladılar. Yapılan araştırmalarda Bozkır ayaklanmasının İstanbul'dan Ayan Üyesi Konyalı Zeynel Abidin Hoca ile eski Konya Valisi Cemal'in hazırladığı ve yaptırdıkları kışkırtmalar ile başladığı anlaşılıyordu.

Zeynel Abidin'in Beyşehirli olan Abdullah, Abdulhalim, Sabit hocaların, Avdan köyünden Hacı Osman, Talat ve Arpa köyünden Hacı Hasan, Hacı Hüseyin, Hacı Halil, Hoca Mehmet, Hisarlı köyünden Şeyh Ali, Dinekli'den Şükrü, Bozkır' dan Hasan Ağa bu isyancıların başlıca elebaşları idi. Bunlar kaçmış, dağlarda saklanmışlardı. Görülüyor ki, tarih boyunca milletin her ileri hareketine, her kurtuluşuna engel olan, kendi çıkarları ya da cehalet ve yobazlıkları yüzünden felaketlerin doğmasını kolaylaştıran, bu sözde din adamları, İkinci Bozkır ayaklanmasının da öncüleri idiler. Halkı kolayca aldatabiliyorlardı.

İsyancıların bütün köyleri milli kuvvetlerce işgal edilince Bozkır' a da direnmesiz ve tek silah patlamadan girildi. Halkın çoğunluğu bu durumdan sevinç duydu ve ikinci Bozkır ayaklanması da bu sonuçla bitti.


6- SARAY VE İSTANBUL HÜKÜMETİNİN İHANETİ

BİRİNCİ ANZAVUR AYAKLANMASI (1 Ekim - 25 Kasım 1919)


Bu ayaklanma, Konya' nın Bozkır ayaklanmalarıyla aynı tarihlere rastlar. Bunlar birer tesadüf sayılmazlar. Ortak kaynaklardan güdüldükleri olaylarla kolayca anlaşılabilir.

Anzavur ayaklanmalarının amacı da milli hareketi, Anadolu halkının gönlünde tutuşturmak istenilen milli mücadele ve kurtuluş ateş ve aşkını söndürmek, düşmanların arzu ve emellerine boyun eğen Sarayın ve İstanbul Hükümetinin düşüncelerine hizmet etmekti. Kuvvet programını Saray ve İtilaf kuvvetlerinden almakta idi.

Ayaklanmaya başlangıçta Manyas' da teşebbüs edilmiş sonra Susığırlık, Gönen, Ulubat ve Bandırma bölgelerine kadar yayılmıştır.

Ahmet Anzavur Bigalıdır. Emekli Jandarma Binbaşı idi. İzmit Mutasarrıflığını yapmıştı. Sarayla bağları bulunduğundan, hilafet ve saltanatı birinci planda tutuyor, korumak istiyor, Saraydan aldığı paralarla yaşıyor, ata ve at yarışlarına meraklı idi. Kültürsüz, fakat zalim bir kişi idi.

Anzavur, Sarayın adamı olduğu gibi, İngilizlerin de uşağı haline gelmişti. Padişahın emri ile 14' üncü Kolordu bölgesinde Çanakkale Boğazının iki yakasındaki İngiliz ve Fransızların işgal bölgelerini ve buradaki çeşitli depoları güvenlik altına almak, özellikle Batı Anadolu kıyılarında Yunanlılara karşı savaştan milli direnme kuvvetlerini arkadan vurmak için Biga, Gönen, Manyas ve çevresindeki Çerkezler üzerinde nüfuzunu kullanmak düşüncesiyle Anzavur bu bölgeye gönderilmişti.

Bölgeye gelen Anzavur, kendinden yana adan toplamak ve güçlenmek için çalışmalara koyuldu. 25 Ekim 1919 günü Gönen, Manyas çevresini dolaşarak milli kuvvetler aleyhinde olduğunu açıkça söylemiş ve kendisine yaklaşanlara hemen teşkilat kurmağa başlamıştı. Bu maksatla ilk olarak eşkıya Kadir diye anılan Hacı Yakup ile birleşti. Bundan sonra 02 Kasım günü Susığırlık' a geldi. O sırada bu ilçede bir topçu taburu ile bir ulaştırma tabur vardı. Bu birliklerden onüç de subay vardı. Kadroları çok eksikti. Ayrıca ilçede on silahlı jandarma eri bulunuyordu, Anzavur, bu kuvvetlerden hiç bir karşı koyma görmeksizin orada serbeste çalışabilmiş ve meydana toplanan halka, "Milli mücadele için toplanan paraların hesabını görmek için Balıkesir' e gideceğini, isteyen kişilerin kendisine katılabileceğini, Padişahın arzusu dışında askerin silah altında tutulduğunu, bu bakımdan isteyen askerlerin evlerine dönebileceğini, istemeyenlerin kendisine katılmakta serbest olduklarını..." söyledi. Bu konuşmalar sırasında Susığırlık' da bulunan subayların durumuna müdahale etmemeleri, korkak ve çekingen bulunmaları dikkat çekici ve acıdır. Anzavur' un bu konuşmalarının sonucu olarak 40 kadar er ordunun hayvanlarıyla birlikte Anzavur çetesine katılmışlardı. Onları daha önce uyaran olmadığı anlaşılmaktadır.

05 Kasım günü çok cesur ve yurtsever bir idareci olan Edremit Kaymakamı Hamdi bey Balıkesir' den Manyas' a giderek Anzavur' u doğru yola girmesi için uyarmağa çalıştı. Anzavur dar ve geri kafalı bir kişi olmakla beraber kurnaz ve hain idi. Cehaletin önsezisiyle onu kandırmağa koyuldu ve inanmış görünerek, "Beni aldatmışlar, İslâmlar arasında ikilik sokan gizli eller var. Eğer isterseniz bana da cephede bir görev veriniz..." biçiminde konuşmalar yaptı. Bundan sonra Kaymakam Hamdi Balıkesir' e dönünce durumu 61' inci Tümen Komutanı Albay Kâzım (Özalp) a bildirdi. O da bu sözlere inanarak "Bu mesele çözümlenmiştir. Anzavur kovalamasına artık lüzum yoktur" diye telgraf çekti. Oysa Anzavur zaman kazanmak ve teşkilatını geliştirmeğe, halkı biraz daha zehirlemeye çalışıyordu. Bu sırada Şah İsmail' da Anzavur ile birleşti.

Böylece Anzavur gittikçe güçleniyor ve pervasız davranışlara girmekten çekinmiyordu. Bir hafta sonra 12 Kasım 1919 da 300 kişilik çetesiyle Susığırlık' a geldi. Bir taraftan halkı aldatıcı konuşmalar yaparken, diğer yandan avanesi önceden aldığı emirle askeri kışlayı yağma ediyor, hayvanlara ve toplara el koyuyorlardı.

Bölgede durmadan köyden köye ilçeden ilçeye çarpışmalar oluyordu, kaçan Anzavur 03 Aralık 1919 da yanında ancak yedi kişi kaldığı halde Sultançayırı' na sığındı. (Manyak yakınında) Bununla Anzavur ayaklanmasının bittiği de kabul edildi.

Oysa bu büyük bir hata idi. Anzavur' un neden yakalanmadığı anlaşılmamaktadır. Elinde kuvveti kalmamış, artık ne yapabilir diye mi yoksa başka gerçeklerle mi bunu bulmak bizce mümkün olmadı. Fakat bu yanlış hareket bir süre sonra İkinci Anzavur ayaklanmasının çıkışına ve uzunu zaman daha büyük çarpışmalara ve tehlikelere yol açmıştır.

7- AHMET ANZAVUR' UN İKİNCİ AYAKLANMASI (16 Şubat - 17 Nisan 1920)


İstanbul Hükümeti, İngilizlerin de telkin ve yardımlarıyla Anadolu halkını milli hareket aleyhinde tahrik ve teşvike devam ediyordu. İngilizler, Milli Mücadelecileri iç ayaklanmalarla yok etmenin mümkün olacağını düşünüyor ve telkin ediyorlardı.

Anzavur, milli teşkilatı ve hareketi kötüleyici propagandalarını hızlandırmıştı. Ortalık gittikçe bulanıyordu. Bu durumdan yararlanan Pomaklar, Gâvur İmam ve Şah İsmail adındaki elebaşlar 200 silahlı ve 10 den çok baltalı, bıçaklı, sopalı köylülerle 16 Şubat 1920' de Biga ilçesine saldırdılar. Buradaki kışlada bulunan taburun erlerinin çoğu Pomaktı. Eğitim ve disiplinleri zayıftı. Subaylar ile erler henüz kaynaşmamışlardı. Bir kaç silah sesi ile dağılmışlardı. Meydanı boş bulan Gâvur İmam, ilçeye kolayca girdi. Bu sırada Biga hapishanelerinde bulunan Kara Ahmet ile arkadaşları karşı bir hareket yapacak endişesiyle milli kuvvetlerce öldürmüştü.

Bu çetelerin Biga' yı işgal ettiğini haber alan Anzavur hemen harekete geçti ve ertesi gün 25 kişilik atlı adamlarıyla buraya geldi. Hükümet konağına yerleşerek ayaklanmanın idaresini eline aldı.

Hamdi beyi Biga yakınında bir değirmende çirkin şekilde şehit ettiler. Cesedini bir araba ile ilçeye götürdüler. Onunla beraber Kâni ve Üsteğmen Ali Rıza' nın cesetlerini belediye bahçesinin ortasına attılar ve o gün (18 Şubat 1920) iki İngiliz subayına gösterildi, mükafatlarını aldılar. Sonra Şah İsmail bu İngiliz subaylarıyla Karabiga' ya ve oradan da bir İngiliz torpido botuna binerek Çanakkale' ye gitti. Üç gün sonra Biga' ya dönüşünde yedi küçük torba içinde (5.000) İngiliz altınını beraberinde getirmiştir.

Biga' da hükümetin konağına yerleşen Anzavur, iki saldırı ile Yenice silah deposunu da almaya muvaffak olmuştu. Yenice silah deposuna ilk kez Anzavur kendi komutasındaki asi çetelerle baskın yaptı ve kuşattı. Pek az kuvvete sahip olan müfreze komutanı cesur davranışlarla iyi döğüştü ve asileri geri püskürttü. Fakat Anzavur oraya 500 kadar isyancı daha getirdi ve Yenice'yi tekrar sardılar. 21 şubat günü 800 den çok asi kuvvetle Yenice'ye taarruz ettiler. Biraz sonra köye girdiler, depo koruyucuları Avunya köyüne çekilmek zorunda kaldı. Bu çekilmeden önce de müfreze komutanı Dramalı Rıza, silah ve cephaneler asilerin eline geçmesin diye depoyu dinamitle havaya uçurdu. Bunun üzerine 14 üncü Kolordu Komutanı Çanakkale'deki Jandarma Taburunun işe el koymasını emretti. Fakat Kolordunun bu isteğine İstanbul Hükümeti engel oldu. Ona taburun olduğu yerde kalacağı bildirilmişti.

İstanbul Hükümeti, mevcut bütün imkanlardan yararlanarak bu ayaklanmayı destekliyor ve genişletmek istiyordu. Bunun için de Anzavur çetesine katılmak üzere İstanbul' dan Padişah'tan yana olan bazı subaylar gönderilmişti. İngilizler de para yardımlarına devam ediyorlardı.

Artık bu ayaklanmaya karşı ciddi tedbirler almak gerekiyordu. Biga ayaklanmasını ve olayları, Gönen Kaymakamı da bir telgraf mesafı ile 14' üncü Kolorduya ulaştırılmıştı. Bu haber üzerine 14' üncü Kolorduca Anzavur' un tenkili için civardaki çeşitli birlikterden, milli müfrezelerden kurulu kuvvetlerin gönderilmesi düşünülmüş ve bunlar yer yer sevk olunmuşlardı.

Ayaklanma gittikçe genişledi, kanlı olaylar, yağmalar, çarpışmalar devam etti. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa konu ile ilgili olarak aşağıdaki bildiriyi yayınladı.

"İtilaf Hükümetleri tarafından İstanbul' umuzun işgali ve memleketimiz hakkında hiç bir tarihin kaydetmediği tahriklere ve tecavüzlere cür' et edilmesi üzerine tekmil Anadolu ve Rumeli' de bir iman ve vicdan birliği ile feveran eden azmi milliyi ihmal için düşmanlarımızın en önce girişmek istedikleri çare dahili nifaktır. İşte sırf bu hainane maksadın tatbikatı cümlesinden olarak gerek İstanbul' da düşmanlarımızın emellerini tatmin için teşkil eyledikleri Ferit Paşa Hükümetini ve gerekse bizzat Anzavur' u teşvik etmişler ve bunun neticesi olarak Gönen ve Biga havalesinde fesat çıkarmaya teşebbüs eylemişlerdir.

Aydın cephesinde Yunanlıların taarruzu püskürtülerek bu cephenin durumu emniyetli bir şekle girdiği Kilikya havalesini de işgal kuvvetlerini tahliye ettikleri, Mersin, Tarsus, Adana, Haçin mevkiindeki işgal kuvvetleri de kâmilen muhasara edildiği bir zamanda Anzavur' un Gönen havalisindeki teşebbüsleri doğrudan doğruya Yunanlıların menfaatlerine hizmet ve yüksek millet menfaatlerine sarih ve faal bir hıyanettir. Bu caniyane teşebbüs, düşmanlarımızın istifdaf ettikleri gayeyi teminden pek uzak olup, hiçbir kuvvet ile de tezelzüle uğratılmayacak derecede kavi olan azami milli karşısında, pek yakında imha ve hainler müstahak oldukları adli cezaya giriftar edileceklerdir.

Binaberin, fevkalade meclisi milli azasından Ankara' da toplanmış olan murahhaslar ve mebusların rey ve kararı inzimam ederek, 61' inci Tümen Komutanı Kâzım Beye (Özalp) Karesi Sancağı, 56' ıncı Tümen Komutanı Bekir Sami Beye de Hüdavendigar Vilayeti dahilindeki tekmil mülkiye, askeriye ve Milli Kuvvetleri deruhte ederek memleket içinde ihdas edilmek istenilen tefrikaya mani olmak için her tedbire teşebbüs edebilmeleri ve milli istiklal ve vahdeti boğmaya teşebbüs edecek veya vahdeti devam ettirmek için çalışmayacak veya çalışabilecek olan bilumum mülkiye ve askeriye memurları hakkında cürmün derecesine göre azil, hapis, idam gibi her nevi cezaları tatbik için fevkalade selahiyet verilmiştir.

Milli istiklal uğrundaki mücahede ve vazifemizde her zaman olduğu gibi bundan sonra dahi Allah' ın yardımına mazhar olacağımızdan eminim. Cenabı hak bizimle beraberdir."

Mustafa Kemal' in bu bildirisi yurdun her yerinde halka kuvvet vermiş ve komutanlara da kılavuzluk etmişti.

Aznavur ayaklanmasının genişlemesinin ve uzun süre bastırılmamasının başlıca gerekçesi, Saray ve İngilizlerin ayaklanma bölgesini para ve bazı elemanlarla beslemeleri bölge halkının bir takım din adamlarının Padişahtan yana olmaları Aznavur çetecilerine Kuvayı Muhammediye adını vererek halkı ve erleri kandırmaları ve askeri kuvvetlerin mevcutlarının çok az hareket ve manevra niteliklerinin zayıf olması iş görecek mahalli güçlerin düşman cephesinde direnmelere devam etmesi ve Aznavur kuvvetlerinin ise çevik (atlı) bulunmaları çete savaşları vermeleri idi. Bu sebepledir ki aynı karakterde olan Ethem kuvvetleri ayaklanma bölgesine çağrılmıştır.

Ethem, kuvvetleri Balıkesir' de milli süvari bölüğü ve Merkez Komutanı Binbaşı Salim komutasında bir müfreze ile güçlendirildi. Hepsi 2.000 kişi buldular.

15 Nisan 1920 günü Ethem bu kuvvetlerle Susığırlık yönünde hareket etti. Anvazur kuvvetlerinin çoğunluğu ile Susığırlık' ın kuzeyinde Yahya köyü civarında bulunuyordu. 16 Nisan günü sabahtan akşama kadar süren şiddetli çarpışmalardan sonra isyancılar Milli Kuvvetler karşısında yenildiler, darmadağınık bir halde kaçmaya başladılar. Ahmet Aznavur, bu ağır yenilgi sonunda ikinci bir çarpışmayı göze alamayarak Karabiga' ya ve oradan da limanda bulunan düşman savaş gemileri arasında demirli duran İstanbul Hükümetine bağlı bir Türk gemisine binerek İstanbul' a kaçtı.


8- BİRİNCİ DÜZCE AYAKLANMASI (13 Nisan - 31 Mayıs 1920)


Birinci Düzce Ayaklanması Milli Mücadelemizin hassas bir aşamasında bölgeye geniş ölçüde ve kısa zamanda yayılması, çevrede doğurduğu tehlikeli durum, sosyal çalkantılara yol açması askeri harekat ile isyancıların inatçı ve hain davranışları kanlı olayların meydana gelmesi başlı başına bir kitap bir tarihi ibret vesikası olacak mahiyettedir. Fakat bizim amacımız daha çok Milli Mücadele sırasındaki ayaklanmaları genel çizgileriyle ve en önemli vesikalarıyla bir araya toplamak bugünkü ve yarınki kuşaklara derli ve toplu bir fikir vermektir. Olayların ayrıntılarına fazla girmeğe çalışmayacağız. Burada da çok önemli olaylar ve dersler alınacak noktalar üzerinde durulacaktır. Düzce ayaklanmasının gerçekten utanç verici milli tarihimi gölgeleyecek yanları vardır.

Milli Mücadeleyi baltalamak boğmak amacıyla durmadan olumsuz propagandalar yaptırıyorlar halkı Milli Mücadele aleyhinde tahrik ediyorlar fetvalar verdiriyor yobazları hainleri kullanarak ayaklanmalar çıkarmayı ve Anadolu' nun derlenip toparlanmasına engel olucu davranışları planlı olarak yürütmeğe çalışıyorlardı.

Batı Anadolu' nun en nazik bölgesinde bu maksatla çıkartılmış olan Birinci ve İkinci Anzavur Ayaklanmasının bastırılmasının arkasından Birinci Düzce ayaklanması baş göstermiştir.

Bu sırada Ankara Büyük Millet Meclisinin açılış hazırlıklarıyla meşguldü. Yunan kuvvetleri ise İzmir bölgesinden Anadolu' nun içerilerine doğru ağır ağır ilerlemeğe çalışıyorlardı.

Ayaklanma bölgesi, Kocaeli yarımadasının devamı idi. Batıdan ilerleyecek düşman kuvvetlerine karşı tutulacak savunma hatlarını kuzeyden tehdit ediciydi. İstanbul Hükümeti kuvvetleriyle bağlantı kurmayı kolaylaştıracaktı. Doğuya doğru yayıldıkça Ankara' yı etkisi altına alabilecekti. Nitekim bu ayaklanma Gerede ve Kızılcahamam bölgesine yayıldı ve Büyük Millet Meclisinin açıldığı gün Safranbolu halkının "Biz Padişah İsteriz" diye baş kaldırmaları ve aynı gün 200 isyancının Gerede' yi işgal etmesi büyük bir telaş uyandırmıştı.

Düzce ayaklanmasını desteklemek ve moral etkisi yapmak için bu sırada İngiliz donanmasına bağlı bazı savaş gemileri de bölgeye yakın Karadeniz kıyılarında gösteri yapıyorlardı.

Düzce' nin yakında bulunan Ömerefendi köyünde toplanan isyancılar Düzce' de bulunan Süvari Yüzbaşısı Avni' yi yanlarına çağırdılar. Yüzbaşı durumu sezmişti. Gitmedi. Bunun üzerine isyancılar asayiş müfrezesinin karargahını bastılar. Binbaşı Mahmut Nedim hemen teslim oldu. Piyade erlerini de teslim etti. Fakat iki süvari subayı birkaç erle birlikte karanlık basıncaya kadar Düzce' yi savundular. Yüzbaşı Avni ağır yaralandı. Teğmen Ruhsar şehit oldu. Gittikçe sayısı çoğalan isyancılar Düzce' ye girdiler. Hükümeti ve Jandarma binasını işgal ettiler. Mahkeme başkanı ile Jandarma Komutanını yaraladılar ve hapsettiler. İsyancıların elebaşları Berzak Sefer, Çerkez beylerinden Vahap ve emekli jandarma yüzbaşısı Koçbey idiler.

Düzce ayaklanmasının bir anda Bolu ve çevresine kadar yayılması genişlemesi Ankara' da büyük edişe ile izleniyordu.

Düzce ayaklanmasının ertesi gün Beypazarı, Gerede halkı "Padişah nerede ise biz oradayız" diye bağırarak askeri depoları bastılar ve silahları ele geçirdiler. Bir merkezden emir almış gibi hareket olunuyordu. Bolu boğazını tutmuş olan jandarmalara saldırarak onları dağıttılar ve isyancılar Bolu' ya girdiler.

Artık vatanı kurtarmak isteyenlere hainlerin ve satılmışların savaşı ciddi olarak başlamıştı. Bu savaşlar kanlı olaylar halinde Kuvayı inzibatiye harekatıyla birlikte 90 gün sürecektir. Genel olarak halkın büyük kısmı günahsızdı. Onun cahillik ve taassubundan yararlanmak isteyenler kolay başarı sağlıyorlardı. Yüzyıllar boyunca o Padişahı yer yüzünde Allah' ın gölgesi olarak bellemiştir. Taassup onu körü körüne bu inanışa bağlamıştı. Onlar Padişahın bir hain olduğunu kabul edemiyorlardı. Yobazlar ve bazı çıkarcı asiler bunları gerici ve tutucu duygulara doğru kolayca çekiyorlardı. Yurtlarını sevmediklerinden değil, durumu kavrayamadıklarından milli kuvvetlere yeni kurulan Anadolu Hükümetine karşı çıkıyorlardı.

Durumu tehlikeli gören Mustafa Kemal Paşa 18 Nisan 1920' de Geyve' de bulunan 24 üncü Tümen Komutanı Yarbay Mahmut' a "Düzce ayaklanmasını bastırmak üzere emrindeki kuvvetlerle vakit kaybetmeden Düzce' ye hareket etmesini" emrediyordu.

Anadolu ölüm kalım mücadelesine başlamışken bir kısım çıkarcı ve hain kişiler irticai körükleyen aşağılık yobazlar halkı birbiriyle boğuşturucu tahriklere devam ediyorlardı. Bu yüzden memleketin bir bölgesinde kabuslu acı olaylar kanlı çarpışmalar oluyor ve gittikçe endişe verici bir halde gelişiyordu. Bu sırada Anzavur ayaklanmasından moralleri bozulan halka görünmek için Bursa bölgesine gitmiş olan Ali Fuat Paşa hemen Geyve' ye döndü ve acele tedbirler almak ihtiyacını duydu. Önce topladığı ve biriktirebildiği kuvvetlerle Geyve boğazını kapatmaya çalıştı. Haber alındığına göre bu sırada Kuvayi inzibatiye birlikleri de İzmit bölgesine geleceklerdi.

Ayaklanma bölgesi Ankara yakınlarına doğru genişliyordu. Taraklı Mudurnu çarpışmaları iyi sonuçlar vermişti. Çünkü irticaın ele başları ve ayaklanmayı idare edenler zora gelince önce anlaşmaya giriyorlar bir süre sonra fırsat bulunca tekrar hıyanetlerine başlıyorlardı. Fakat bu iş böyle devam edemezdi. Yurdu kurtarmağa dış düşmanlara karşı koymak zorunda olan Anadolu Hükümeti ve Milli Mücadelenin sorumlu kişileri iç huzuru sağlayıcı tedbirleri bir an önce almak zorunda idiler. Şimdiye kadar alınan tedbirlerin gönderilen kuvvetlerin yetersizliği görülüyordu. Sarayın ve İngilizlerin çok önceden planladıkları ve Anadolu ihtilalini iç ayaklanmalarla yok etme düşünceleri her yerde bu hareketlerle baş vermeğe ve başarıya doğru gidiyordu. Hainlerin ve yobazların faaliyetleri bu yönde gittikçe artıyor.

Düzce isyancıları uzun süreden beri çok insafsız ve hain hareketlerle girmişler milli mücadeleyi gerçekten boğmak için her şeye baş vurmuşlar komutanları şehit etmişler ve yakaladıkları subaylara ağır işkenceler aşağılık muameleler yapmışlardı. Bunları tertip edenler halkı kandıranlar ve vatanın kurtarılmasını kösteklemek isteyenler cezalarını görmeliydiler.

Ethem kuvvetleri Albay Refet kuvvetleri gelmeden Düzce' ye yürüdüler. Her tarafı korku sarmıştı. İlçe bu kez direnmeksizin teslim oldu. İsyancıların elebaşlarından Berzak Sefer Koçi Bey ve Abdülvahap Ethem tarafından şehrin ortasında idam edildiler. İsyancıların hareketlerini idare için İstanbul' dan gönderilen 9 subayla birlikte Düzce' ye gelmiş olan Yarbay Hayri Akçakoca üzerinden kaçmak istermiş ise de Düzce' ye getirilmiş orada derhal idam olunmuştu.

Böylece ayaklanma bölgesinin esas merkezi olan Düzce' de durum normale döndü.


9- KUVAYI İNZİBATİYE' NİN KURULUŞU VE MİLLİ KUVVETLERE KARŞI KULLANILMASI


18 Nisan 1920' de İstanbul hükümeti şimdi de yeni bir hıyanetin ve düşmanların işine yarar yeni bir aşağılık davranışın örneği veriyordu. Çıkardığı bir kararname ile:

"Devlet kanunlarını uygulayan, Hükümet memurlarını zor kullanarak ve memuriyetlerini yürütmeye engel olan ve Kuvayi Milliye namı taşıyan erbabı şekaveti (eşkiyaları) tenkil için Kuvayi inzibatiye kurulmuştur.

Bu kuvvet, inzibat güçleri devletin zabıta kuvvetlerinin yardımcısı olacaktır. Aynı zamanda devletin silahlı kuvvetleridir. Bu teşekkül Harbiye ve Dahiliye Nezaretine (Milli Savunma ve İçişleri Bakanlıklarına) bağlı olacaktır. Buraya intisap edecekler, (girecekler) and içeceklerdir. Kuruluş subayları ile birlikte 250 mevcutlu bölüklerden olacak ve 4 bölük 1 tabur 4 tabur 1 alayı teşkil edecektir. Subaylar muvazzaf ve emeklilerden ve gönüllülerden atanacaklardır.

Hizmet sırasında malül kalacak erlere ve subaylara rütbe ve derecelerine göre ve şehit olanlar ile ölenlere aynı biçimde tazminat verilecektir. Erlere 30 lira maaş verilecek teğmenlere 60 liradan başlamak üzere alay komutanlarına 150 lira verilir."

Aynı gün ikinci bir kararname ile milli güçlere karşı kullanılmak üzere kurulan Kuvayi inzibatiye için bir milyon ikiyüzelli bin lira ödenek ayrılmıştı.

Bu hıyanet ordusunun başına da ordu komutanlığı yetkisi ile ayrıca da 500 lira ek ödenekle Süleyman Şefik Paşa verilmişti.

Bu birliklerin kadrosunun teşkil eden subay ve erleri kötü maceraya sürükleyen çeşitli etkenler vardı. Savaş sonrasının yarattığı işsizlik sefalet ve bunların yanında kişilik ve karakter zaafı yada yaptıkları hıyanetin derecesini kavrayamayan yalnız verilecek bol paraya koşmak. Bu bakımdan çoğu sivildi. Askerlik komutanlık ile tahsil ve niteliği olmayan kişiler subayların yerini almışlar çapulcu hırsız ve yankesiciler yada bir iş tutturamayanlar er kadrolarını doldurmuşlardı.

Oysa o sırada savaş cephelerinden ve esaretten yorgun ve perişan olarak dönmüş İstanbul' da aynı ortam ve koşullar ve yoksulluklar içinde yaşayan bir çok subay astsubay ve erler bütün açlık ve zorluklara karşılık Kuvayı inzibatiye' ye girmeye yanaşmamışlar, yazılmamışlardı. Bunların bir çoğu fırsat ve imkan buldukça Anadolu' ya gerçek milli güçlere katılmışlar, kurtuluş için dövüşmüşlerdi.

İşte bu durumda olan Kuvayı inzibatiye tümeni İzmit bölgesine kaydırılmış burada üç alay halinde işe başlamıştır. Tümen karargahı İzmit' in iki kilometre doğusunda bir bataklık bölgenin kenarında yerleşmişti.

Mayıs 1920 başında İzmit bölgesine getirilmiş olan bu birlikler şehrin doğusunda Vezir Çiftliği yakınında çadırlı ordugaha geçmişti. Bulundukları yerde uzun süre hareketsiz kalan bu birlikler güya eksiklerini tamamlamak için bekliyorlardı. Sapanca bölgesine de güvenlik için bir top ve bir makineli tüfekle güçlendirilmiş bir ileri karakol müfrezesi sürülmüştü.

Anzavur' un yenilgiye uğraması Düzce ayaklanmasının bastırılması üzerine İstanbul Hükümeti ve İngilizler ümitlerini yeni bir harekete Kuvayı inzibatiye' ye bağlamışlardı. Artık onun harekete geçirilmesi isteniliyordu. Fakat Anzavur' un akibeti Sapanca müfrezesinin yok edilmesi Kuvayı inzibatiye komutanının moralini çok bozmuştu. Hele karşısında Ali Fuat Paşa gibi bir komutanın bulunduğunu düşündükçe uykusu tüm kaçıyordu. Ayrıca hıyanetin verdiği burukluk içerisinde kararsız bir hale gelmişti. Süleyman Şefik Paşanın komutanlığı bırakıp gitmesinden sonra bu kuvvetin başına İstanbul Hükümetince Yarbay Senai atanmıştı. Ayrıca Kolordu Komutanı yetkisi ile İzmit ve bölgesi komutanlığına da Suyhi Paşa getirilmişti.


10- BİRİNCİ YOZGAT VE ZİLE AYAKLANMASI (13 Mayıs - 27 Ağustos 1920)


Mili Mücadelede idarecilerden pek az hain ve ona karşı çıkanlar olmuştu. Başlıcaları; Konya Valisi Cemal, Ankara Valisi Muhittin Paşa, Elazığ Valisi Ali Galip, Trabzon Valisi Galip, Eskişehir Mutasarrıfı Hilmi ve Bolu Mutasarrıfı Osman Kadir' dir. Bunların da hemen hepsi Hürriyet ve İtilaf Partisine bağlı idiler.

Yozgat Mutasarrıfı Necip de bu kişilerden birisi idi. Temsil heyetinin Ankara ile aracılığı ile gönderdiği emirlere karşı koymuş ve açık olarak "Allah' tan, Padişahdan ve onların kanunlarından başka bir tanımadığını" etrafına bildirmişti. Bundan sonra milli harekete karşı koyma fikrini Yozgat' daki Hürriyet ve İtilaf Partisi Başkanı olan Çapanoğlu Edip ile kardeşi Celal destekliyorlardı. Bunların Yozgat' da büyük nüfuz ve çevreleri vardı. Bu hain kişiler ada siyaset yobazları yaptıkları propaganda ile halka "İngilizlerin, İstanbul' a gelişlerin Padişahımızın arzusu ile olduğunu ve Yunanlıların Anadolu' ya çıkmalarının geçici bulunduğunu …" anlatıyorlardı. Ankara' da toplanacak Büyük Millet Meclisine üye seçimi için yapılan şehir temsilcileri toplantısında bu Edip ve Celal, "Böyle bir meclis ve seçim kanuna aykırıdır. Bu, Huruç el Sultandır" yani Padişaha karşı çıkmaktır diye itiraz etmişlerdi. Bu size karşılık Yozgat Müftüsü "Padişahımız İngilizlerin elinde esirdir. Ferit Paşanın yaptıklarından haberi yoktur." Şeklinde konuşunca Çapanoğlu kardeşler toplantıyı bırakmışlar ve 30 imzalı bir telgrafla Ankara vilayetine "Ankara' da bir meclis toplanmasının, Padişahın arzusuna ve kanunlara aykırı olduğunu" bildirmişlerdi. Ne yazık ki, Ankara Valisi derhal bunlar hakkında gerekli tedbirleri alamamıştı.

Milli mücadele ayaklanmalarında bir çok geri kafalı yobaz ve hocaların büyük rolü olduğu gibi. Bir çok yurtsever gerçek din adamlarımızın da olumluyönde hizmetleri görülmüştür. Ve yine mahalli nüfuz sahibi fakat hainler de halkı kolayca isyanlara sürükleyebilmişlerdir.

Çapanoğulları, artık gemi azıya almışlardı. Açık olarak ayaklanmayı kışkırtıcı davranışlara girmişlerdi. Çeşitli olumsuz faaliyetler gösteriyorlardı.

Yıldızeli - Sivas posta nakliyatı taahhüdünde iflas etmiş olan postacı Nazım, adını değiştirerek bölgenin köylerinde dolaşmaya başlamış ve kendisine göre de adamlar bulmuştu. O sırada Yıldızeli çevresine gelmiş bulunan Düzce ve Bolu isyancılarından bazı kişileri de yanına alarak Padişahın fetva ve bildirilerini halka dağıdıyordu. Bu davranışların kendisini güçlendirmişti. Kurduğu isyancı kuvvetlere Halife Ordusu adını da takmıştı. Nisan ayı içinde Yozgat beyleriyle bağlantı kurdu. Bunlar Mayıs ayı başında Direkli bucağında ilk silahlı toplantılarını yaptılar. Yıldızeli Kaymakamlığının idaresizliği yüzünden silahlanmalar toplanmalar genişledi. Bu kaymakam vazifesinden alınmış ise de isyancılar oldukça kök salmaya başlamışlardı.

Genelkurmay, Anzavur (Biga) ve Düzce ayaklanmalarını koy bastıran ve bu iş için elverişli zinde bir kuvvet olan Ethem birliklerinden yine yararlanmak istiyordu.

Yozgat ayaklanmalarını bastırmak üzere gönderilen Ethem kuvvetleri, 70 subay, 1300 hayvan, bir dağ bataryası (4 top), bir sahra topu, 8 makineli tüfek gücünde idi.

Başlangıçta birkaç gerici çıkarcı siyaset haini kişi, özel olarak itilafçı Çapanoğulları tarafından hazırlanan ve başlatılan sonra çeşitli propagandalar ve İstanbul' dan gönderilen fetvaların bildirilerin etkisiyle yaygın bir hal alan Yozgat Ayaklanmasının bastırılmasını yukarıdaki emirle olacaktı. Amaç onun tüm söndürülmesi çevreninin huzura kavuşturulması ve esas gücümüzün düşmanlara yöneltilmesi idi.

14 Haziran 1920 günü Yozgat' ı ele geçiren isyancılar, büyük hayal ve ümitlere kapılmışlardı. Oraya gelecekler, milli mücadelecileri yok edecekler, memleketi tüm İngiliz emeline teslim etmiş olacaklardı.

20 Haziran sabahı Ankara' dan hareket eden Ethem kuvvetleri 23 Haziran sabahı şehrin kapılarına dayanmışlardı. Çete ve şehir savaşlarında pişmiş olan bu kuvvetler isyancılara iyi bir ders vereceklerdi.

Sabahın erken saatlerinde puslu bir aydınlık içinde milli kuvvetler şehre doğru iyi bir tertiple ilerlediler. Hemen çarpışmalar başladı. İsyancıların kısa bir süre içinde direnme güçlerini yitirerek yenilmeye başladılar. Bu çarpışmalar öğleye kadar yer yer sürdü. Saat 12:00' ye doğru şehir tüm olarak ele geçirildi.

Orta Anadolu çocuklarının cehalet ve temiz duygularını istismar ederek onları vatanın kuruluşuna karşı ayaklanmalara kadar sürükleyen fesatçı satılmış hainler ile bu şekilde uğraşılırken Batı Anadolu' da Milne hattında bulunan Yunan ordusu ileri hareketa başlamış ve zayıf kuvvetler karşısında büyük kazançlar sağlamıştı. Memleketin oldukça önemli bölgelerini ele geçirmişti. İleri birlikleriyle Bursa doğusu, Uşak batısı çizgisine kadar gelmişti. Oysa Yozgat bölgesine ve diğer ayaklanmalar için tutulan birliklerimiz güçlerimiz düşman karşısında olsaydılar, onun bu ileri harekatını önlemek mümkün olabilirdi. İç ayaklanmaların milli mücadelemizi ve dış düşmanlarla dövüşmelerimizi ne kadar kösteklediğine en açık örnektir bu.


11- İKİNCİ DÜZCE AYAKLANMASI (8 Ağustos 1920)


Düzce ve Bolu çevresinde zorun etkisiyle sinmiş ve köylerine dağılmış olan isyancılar baskı azalınca yine fesatçıların körüklediği ve zehirlediği sözlerle yavaş yavaş toparlanmaya ve ayaklanma heveslerine kapılmışlardı. Diğer yandan ilk isyanın bastırılması sırasında Ethem ve Çolak İbrahim müfrezeleriyle Yozgat bölgesine giden bir takım kişiler de oradan kaçarak Düzce bölgesine gelmişler ve bu isyancıların vurucu gücü olmuşlardı.

İsyancıların sayısı gittikçe artıyordu. Ne yazık ki bunların arasında Karasu Rumları da vardı. Elbette olacaklardı. Çünkü onlar bilinçli olarak Rumluğa ve Yunan ordusunun Anadolu' yu kolay istila etmesine hizmet ve yardım ediyorlardı. Milli güçlerin cepheye gitmelerine engel olmak yakın cephe gerisinde huzursuzluk asayişsizlik çıkarmak böylece Anadolu' nun savunma gücünü zayıflatmak onlar için en büyük idealdi. Rumlar idealleri uğrunda çalışıyorlar, bizimkiler de yobazlık uğrunda birbirini öldürüyordu.

Olaylar zincirleme birbirini kovalıyordu. Binbaşı Nazım güçlükle 11 Ağustos' da Mudurnu' ya gelebilmişti. Tenkil güçleri isyan bölgesine kaydırılırken alınan tedbirler ve tertiplerle yok edeceklerini anlayan isyancılar hareketlerini daha ileriye götürmekten sakındılar. Bunun yanında Ali Fuat Paşanın da yeniden isyan bölgesine gönderildiği aracılar isyancıların elebaşları ve Abazaların başkanları ile yaptıkları görüşmeler sonunda varılan anlaşmalarla bu ikinci Düzce ayaklanması daha çok genişlemeden ve kan dökülmeden sona erdi.


12- KONYA AYAKLANMASI

Konya ayaklanmasının ilk tohumları milli mücadelenin başında Konya Valisi olan Cemal tarafından ekilmişti. Bu sebeple bir yıldan beri yer altı çalışmaları bölgede devam ediyordu. Diğer yandan İstanbul' da Ferit Paşanın köşkünde Konya ayaklanması planlanmıştı. Anzavur, Düzce, Bolu ve Yozgat ayaklanmalarının bastırılması Sarayın çok güvendiği Anzavur' un yenilgilere uğrayarak perişan İstanbul' a dönüşü, Damat Ferit Paşanın hıyanet ordusu olan Kuvayı İnzibatiye' nin bir iş görememesi onların ve İngilizlerin ümitlerini oldukça söndürmüştü. Fakat yine de yeni bazı tedbirler almak ve Anadolu' yu rahat bırakmamak, Mustafa Kemal' in giriştiği milli harekatı yok edebilmek için geniş ölçüde bir şeyler yapmak gerekirdi. Bu düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla şimdiye kadar gizli gizli el altından beslenen ve çeşitli propagandalarla hazırlanan bir bölge vardı. Bu bölge aynı zamanda milli mücadele için hassas bir bölge idi. Anrara' ya ve Afyon - Eskişehir cephesine yakındı. İşte burası Konya bölgesi idi.

Konya ayaklanması, Türkiye' nin kurtuluşunu sağlamak amacıyla ve bin güçlükle Ankara' da milli mücadelenin merkez ateşini, idarecilerini dağıtmak bakımından İngilizlerce de önemli görülüyordu. İngiliz gizli servisi bu bölgede de büyük paralar harcıyor çabalar gösteriyordu. Bu ayaklanma da, Anadolu' nun diğer çevrelerinde meydana çıkan isyanlar gibi tertiplenmiş ve yürütülmüş bir hıyanet olayıdır.

Delibaş' ın Çumra' yı basmasıyla başlayan Konya ayaklanması kısa bir süre içinde geniş bir bölgeye kolayca yayılmıştı. Çumra' dan sonra Koçhisar, Karapınar, Karaman, Ilgın, Akşehir, Seydişehir, Beyşehir, Akseki, Manavgat ve Alanya' yı kapsayan önemli bir alanı etkiliyordu. Yangının İstanbul' da hazırlanan Konya ayaklanmasının uygulanması için daha önce İstanbul' dan gelerek bu bölgelerde teşkilat kurmuş olan isyancı elebaşlarına gerekli talimatı veren ve beraberlerinde getirdikleri bol paraları bu kişilere dağıtan vazifeli elemanlar ve İngiliz ajanları vardı. Bunlar İngiliz ajanlarıyla beraber çok iyi çalışmışlardı. Özel olarak tüccardan Kadıhanlı Hoca Ahmet ve Gördesli Celal birkaç ay önce bölgeye gelmişler, durmadan gezmişler, gizli teşkilatı kurmuşlar ve Hoca Zeynel ağabeydin ile bağlantılı olarak Delibaş' ın harekete geçmesini beklemişlerdi. Onun ayaklanmasıyla beraber adı geçen şehir ve kasabalarda kendilerini açığa vurmuşlardı.
O sırada batı Anadolu' da Yunan kuvvetleri de memleketin derinliklerine doğru ağır ağır da olsa ilerliyorlardı. Milli Ordu henüz Yunan ordusu ile ciddi ve kesin sonuçlu savaş yapacak sayı,silah ve araç gücüne sahip olamamıştı. Bütün olanaklardan yararlanarak orduyu yurdu savunacak duruma getirmeye çalışılıyordu.

Elde mevcut sayısı az kuvvetlerle bu işi başaracak bir komutana ihtiyaç vardı. Mustafa Kemal onu da kolayca bulmuştu. Bu iş için o tarihte İçişleri Bakanı olan ve bir çok ayaklanmaları bastırmada başarılar gösteren Albay Refet (General Refet Bele) vazifelendirildi.

Alınan haberlere göre Delibaş' ın 6 Ekim 1920 günü taarruz edeceği de hesaplanmıştı. Bu bakımdan Albay Refet bütün hızıyla Konya' ya doğru yürümüş ve zamanında savaş alanına yetişmişti. Günlerden beri tarihi Selçuk ovalarını ve şehirleri aşağılık davranışlarla kirleten yurt çocuklarını öldüren ailelere tecavüz ede, köyleri yağma eden Delibaş ve isyancıları, Süvari Alayının da çarpışmalara katılmasıyla kısa bir süre içinde bozuldular, dağınık ve bozgun halinde kaçmaya başladılar. Onları kovalayan süvari birlikleri sıkı bir izleme ile tekrar tutunmalarına engel oldular. İsyancılar ağır kayıplar vermeye başladılar. Konya şehri yine heyecan içinde idi. Şimdi Delibaş' ı ve onun nefret uyandıran çetelerinin kaçışını dehşet ve ibretle seyrediyordu.

Bir süre sonra da en yakın ve sadık silah arkadaşları Delibaş' ı vuracak kellesini keserek getirip hükümete teslim edeceklerdir. Bütün hıyanetlerin ve anormal davranışların sonucu gibi Delibaş' ın akıbeti de böyle bitmişti.

Başlamasıyla tam bitimi bir buçuk ay süren Konya ayaklanması çok ağır kardeş kanı dökülmesine sebep olmuş yalnız 250 kişi fakat haklı olarak idam edilmiştir. Çarpışmalarda ölenler ayrı ve daha çoktur. Ayaklanmanın hazırlanması ve cereyanı ibret verici derslerle doludur. Bu ayaklanmaları hazırlayan hain delibaşlar ise hıyanetlerinin cezasını başlarıyla ödemişlerdir.


13- KOÇKİRİ AYAKLANMASI (Ekim 1920 - Haziran 1921)

Koçkiri Aşireti büyük kısmı ile Hafik (Koçhisar) Zar, Suşehri, Refahiye, Kemah, Kangal, Ovacık, Kuruçay ve bunları kapsayan bölgelerde yaşıyordu. Bu bölgenin içinde 16 köyde yalnız aşirete mensup olanlar otururlardı. Bu aşiret Kürtçe konuşmakla beraber, hepsi Türkçe biliyorlardı. Çoğunlukla Türk ve Alevi idiler. Koçkiri aşiretinin bulunduğu yerler ile dağıldığı yakın bölgeler genişti. Nüfus sayısı ise 40 bine yaklaşıktı. Bu geniş bölge içinde yer yer Kürtçe ve Türkçe konuşulmakta idi. Kuruçay, Zara ilçelerinde Türkçe konuşanlar çoğunlukta idi. Aşirete mensup ailelerle meskun olan köyler ve ilçeleri adları Türkçe idi. Bunlar sonradan da takılmamışlardı. Bu adlar arasında, ERKEK, SALUR, gibi Oğuz Türklerine ait adlar vardı. Fakat ne yazık ki yüzyıllar boyunca ihmale uğramış kendi haline terkedilmiş çevresinin etkileri çeşitli baskılar ile Türklüğünü öz dilini unutmuş cahil kalmış ondan sonra da kim ne demiş ise ona inanmış kendisini o sanmıştır

Koçkiri aşiretinin başkanı Haydar Abdülhamid tarafından kendisine paşalık verilmiş olan Mustafa Paşanın oğlu idi. Bu Haydar Mondros Müterekenamesi imzalandığı sıralarda Kürt Tali ve Taavün Cemiyeti (Kürt Yükselme ve Yardımlaşma Derneği) ne yazılmış ve bu deneğin bir dalını kendi başkanlığında İmranlı' da açmıştı. Sonra bütün diğer aşiret başkanlarını da bu derneğe üye yapmıştı.

1920 yılı başlarında Paris Barış Konferansı önünde Bağımsız Ermenistan ve Kürdistan tezleri savunan Ermeni Bogos Paşa ile Kürt Şerif Paşa burada Ermesitan ve Kürdistan' ın bağımsızlıkları üzerinde anlaşmışlardı. İmranlı' daki derneğin İstanbul ile temasları daha çok güvenilir kişilerin aracılığı ile temasları daha çok güvenilir kişilerin aracılığı ile oluyor ve kendilerine kolaylık ve maddi yardımlar yapılıyordu.

Bunları İstanbul' da Cemiyetin kurucularından ve eski Ayandan Sait Abdulkadir' i görüp ondan aldıkları emir ve mektupları gizlice İmranlı' ya getirmekte idiler. Bu sırada İmranlı' da derneğin sekreterliğini yapan Musa oğlu Alişir (JEPİN) adında küçük bir gazete çıkıyor bunda Kürtçülük propagandası yapıyordu. İlk olaylarda bu Alişir' in rolü büyüktür. Halkı çok tahrik etmiş ayaklanmaya kışkırtmış sonra elebaşı durumuna geçerek bir çok aşağılık davranışların içine girmiştir. Bu Alişir etrafına toplayabildiği 150 kadar çapulcu ile Ekim 1920' de Kemah köylerine saldırmış yağmacılığa koyulmuştu. Alişir' in devam eden soygun ve yağma hareketlerini bastırmak için milli hükümetin elinde o bölgeye gönderecek yeter kuvvet henüz yoktu.

Ordu cephelerde ve diğer bölgelerde sürdürülen ayaklanmalarla meşguldü. Bu nedenle o sırada Haydar ve Alişan kardeşlerin Alişir olayını tatlıya bağlayarak çözümlemelerinden Hükümet de memnun olmuştu.

Fakat soygunculuk ve çapulculuk başkaldırmalar bununla da bitmemişti. Yıldızeli ayaklanmasında olumsuz rol oynayan ve eşkiyalık yapan Zalim Çavuş adındaki çeteci Yozgat bölgesinden kaçtıktan sonra Koçkiri bölgesine gelmiş ve 30 kişilik avenesi ile yağmacılığa koyulmuştu. Birbirini kovalayan bu olaylar üzerine Sivas' ta yeni kurulmuş olan 6' ıncı Süvari Alayı Zara' ya alındı. Bu alay İmranlı' ya gidecekti. Fakat birdenbire kışın şiddetlenmesinden ötürü Şubat 1921 başına kadar Zara' da beklemek zorunda kaldı. Bu alayın İmranlı' ya gelmesi milli kuvvetler aleyhindeki maksatlı propagandaları artırdı. Çok nazik ve hassas konular işlenmeye başlanıldı. Türklerin, Ermeniler gibi Kürtleri de yok edecekleri, alayın bu amaçla geldiği ler yana çok çabuk yayıldı. Oysa hiçbir bakımdan böyle bir fikir ve düşünesi yoktu ve olamazdı. Alayın vazifesi Zalim Çavuş gibi eşkıya ve yağmacıları yakalamak bölgedeki asker kaçaklarını toplamak asayişi sağlamaktı. Maksatlı kişilerin yaydıkları bu sözler cahil halkın fikirlerini bulandırmış endişe yaratmıştı. Fesatçılar bundan yararlanıyorlardı. 6' ıncı Alay kendisine verilen vazifeleri başarmaya çalışırken çeşitli olaylar birbirini kovalamaya başladılar.

Yüz yıllar boyunca öz benliğini tanıtmadığımız ağaların aşiret başkanlarının hakimiyetine bıraktığımız okutmadığımız bu bölge halkı kendisini Kürt kabul ederek başka emeller besleyenlerin arkasından kolayca sürüklenmişlerdi.

Bölgede yapılan kötü propagandaların etkisi de bu asillerin işini kolaylaştırıyordu. Onları kullanmak isteyen başka amaçlı kişilerin kışkırtmaları bunalımı gittikçe büyütüyordu.

5 Mark 1921 günü Kör Rifat ile Karamanlı Nuri İmranlı' daki 6' ıncı Süvari Alay Komutasında "Kısadan derhal çıkarak Zara' ya gitmesi" haberini gönderdiler. Gözdağı vermek içinde topladıkları 1000 kişi kadar adamları ile İmranlı yakınındaki Yazıfatı köyünü işgal ettiler. Meselenin ilginç olan bir yanı da bu olaylar cereyan ederken Koçkiri aşiretinin başkanı Haydar yine İmranlı Bucak Müdürü olarak orada vazife görüyordu. Bütün işleri yakından izlediği halde hiç sesini çıkarmıyordu. Bazı eserlere göre de kendisinin hazırladığı planın uygulanmasını seyretmekteydi.

6' ıncı Süvari Alay Komutanı elbetti bu tehdit ve ihtarlara aldırış edemezdi, boyun eğemezdi. Tetik bulunmak üzere bazı tedbirler aldı. Ertesi gün de asiler İmranlı' ya saldırdılar. Erken saatlerde başlayan bu saldırı akşam karanlığına kadar sürdü. Çarpışmalarda Alay Komutanı Binbaşı Halis şehit oldu. Erlerin cephaneleri tükendi. Asiler hayvansal davranışlarla İmranlı' ya girdiler. Bu arada Jandarma Teğmeni Müştak ve 4 erimizi de şehit ettiler. Erlerden çok yaralı vardı. Diğer 6 subayla 90 er de teslim olmak zorunda kalmışlardı. Alayın bütün hayvanları tüfekleri makineli tüfekleri savaş gereçleri asilerin eline geçmişti.

Böylece milli tarihimi gölgeleyen bir hıyanet olayı daha yazılmış ordumuzun bir süvari alayı dış düşmanlar tarafından değil kendi hain çocukları eliyle yok edilmişti.

İsyancılar İmranlı' ya saldırışları sırasında Koçkiri aşiret başkanı ve o bucağın müdür Hükümet temsilcisi olan Haydar akşama kadar evinden çıkmamış onlara el altından yardım etmiş ve bucak tüm işgal olduktan sonra ortalıkta görünmeye başlamıştı. Kürt Yükselme Derneğinin İmranlı Şubesi başkanından başka tür bir davranış da beklenemezdi.

Durumun ciddiyetini gören Hükümet ilk iş olarak 10 Mart 1921 günü Elazığ il, Erzincan Sancağı ve Sivas ilinin Divriği ve Zara ilçeleri için sıkı yönetim ilan etti. Bundan sonra Merkez Ordusu Komutanlığına bu bölgedeki tenkil düşüncelerini bildirdi. Burada:

"İmranlı olayının yeni ve önemli bir iç ayaklanmanın başlangıcı olduğu gösterir işaretlerin bulunduğu yeni kurulan süvari tümeninin iç ayaklanma için ne dereceye kadar etkili olacağının şimdiden kestirilemeyeceğini tenkil için parça parça gönderilecek kuvvetlerin uğrayacağı başarısızlıkların hem asilerin morallerini artıracağını hem de bu işe katılmayan köylülerin de bunlara katılmasına yol açacağını iç tehlikelerde tecrübe ve başarısı görülmüş olan 5' inci Kafkas Tüneninin ve Komutanı Yarbay Cemil Cahit' in kendi süvari birlikleriyle civardaki birliklerden de yararlanarak bu vazifeye verilmesinin uygun olacağı" yazılıyordu.

Birliklerin ayaklanma bölgesine yanaşmaları ve kendilerine verilen yönlerde ilerlemeleriyle rastlanılan isyancılar yer yer dağılıyor esir ediliyor, tarama ve temizleme işleri gelişiyordu. Çeşitli çarpışmalarda isyancılar büyük kayıplar veriyorlardı. 22 Nisana kadar süren 12 günlük bastırma harekatı başarı ile sonuçlanmıştı.

İmranlı ayaklanması 6 Mert 1921 günü oradaki 6'ncı Süvari Alayımıza karşı yapılan saldırı ile başlamıştı. Geniş bir bölgede 70 güne yakın bir zaman çok çirkin ve kanlı olaylar olmu