Kıbrıs’ın tarihi Ak Denize egemen olma tarihi
ile birlikte yürümüştür.
Ak Denizde egemen olmak isteyen devletlerin büyük bir kısmı Kıbrıs’a hakim
olmaya ve bu adayı ellerinde tutmaya çalışmışlardır.
Osmanlı Tarihinde de Kıbrıs’ın önemi her zaman ön planda tutulmuş olmasına
rağmen XV. Yüzyıla kadar herhangi bir ciddi teşebbüsle karşılaşmıyoruz.
Osmanlı İmparatorluğunun en büyük sultanlarından birisi olan Fatih Sultan
Mehmet’in büyük bir ihtimalle zehirlenerek öldürülmesinden sonra Ak Deniz
ve Osmanlı’nın güney sınırları ile olan ilişkiler ve büyüme hızı da durmuştur.
Ta ki, Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıkışına kadar bu yörede önemli
bir faaliyet göremiyoruz.
Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı fetih etmesinden sonra gene batıya
yönelmesi imparatorluğun bu görkemli döneminde Muhteşem Süleyman olarak
adlandırılan Kanuni Sultan Süleyman döneminin Ak Denizdeki egemenliği
de en yüksek düzeye ulaşmıştır.
Kıbrıs’ın Fethi Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünden sonra Sokullu Mehmet
Paşanın uzun iktidarı zamanında gerçekleşmiştir. Kıbrıs’ın II. Selim tarafından
şaraplarına düşkün olduğu için fethedildiği söylentileri tarihe biraz
zorlayarak sokulmuş, hayalci görüşlerdir.
Teknik anlamda II. Selim’in Sokullu Mehmet Paşa desteği ile Venedik’in
egemenliğinde olan Kıbrıs’ı almasının tek nedeni burada kesin egemenlik
kurma çabasıdır. Hatta Kıbrıs’ın alınması ile birlikte bütün Avrupa Osmanlı
İmparatorluğuna karşı geniş bir cephe oluşturarak İnebahtı’da Osmanlı
Donanmasını yakmış, Ak Denizdeki güçlü Osmanlı egemenliğine son vermiştir.
Öyle ise Kıbrıs’ın fethi Avrupa için çok önemlidir. Onun için de bu küçük
adadaki oyunlar hiçbir zaman dinmemiş, İngilizlerin XIX. Yüzyıla girerken
Osmanlı İmparatorluğunun Ruslarla girişmiş olduğu savaştan yararlanıp,
İngiliz Politikaları sonucu bu adaya egemen olmuşlardır.
1877- 1878 Türk – Rus savaşında Ruslar Plevne direnişinden sonra Ayastefenos
önlerine kadar gelmiş, başkente ulaşmalarına birkaç kilometre kalmıştı.
Bu durum ise İngiliz çıkarlarına tamamen ters düşen bir durumu ortaya
çıkarmıştır. İşte bu aşamada İngiliz Başbakanı Disraeli ‘nin devreye girdiğini
görüyoruz. Berlin Konferansı ile yapılan anlaşmaya göre büyük zaferi o
zamanki ismi ile Büyük Britanya ele ediyordu. Bu anlaşmaya göre Büyük
Bulgaristan hayalinden vaz geçiliyor, Kıbrıs’ın idaresi de İngilizlerin
eline geçiyordu. Rusya , Kars ve Ardahan bölgesini ele geçirerek 1915
Bolşevik ihtilaline kadar elinde tutuyordu.
Disraeli’nin bu başarısının sonucunda Kıbrıs Adası bir daha geri dönmemek
üzere Osmanlı egemenliğinden koparılıyordu. O zamanki koşullarda köşeye
sıkıştırılmış olan Osmanlı İmparatorluğunun bu tavizi vermekten başka
-2-
çaresi yoktu. Ya bütün ağır koşulları ile Rusya’nın kazandığı zaferi ve
barış antlaşmasını kabul edecek, veya Kıbrıs Adasını İngilizlere terk
edecekti.
Disraeli’nin hikayesi incelenecek olursa bu kişi Kıbrıs’ın elde edilmesinden
sonra iktidardan hemen uzaklaşmış, ve kendisi ile ilgili olarak yapmış
olduğu bu hizmet bu güne kadar İngilizlerin ada da egemen olmasına sağlamıştır.
Disraeli Yahudi kökenli bir aileden gelmektedir. İsminden de anlaşılacağı
gibi İsrailli olduğunu teyit etmektedir. Kıbrıs’ın ele geçirilmesinden
sonra II. Dünya savaşının bitimden sonra 1948 yılında İsrail Devletinin
kuruluşu adanın Osmanlı egemenliğinden çıkarılması arasında yakın bir
ilgi görülebilir.
Kıbrıs’ın paylaşılması ise çok daha sonraları Amerika Birleşik Devletleri
Dış İşleri Bakanı Kıssınger zamanı rastlamaktadır. Kıssınger’de tıpkı
Disraeli gibi Yahudi kökenli bir politikacıdır. Disraeli’in ele geçirdiği
adada bölünmeyi gerçekleştirerek Ak denizde Amerikan egemenliği ile birlikte
İsrail egemenliğini de pekiştirmiştir.
Görünen o ki, Ak Denizin stratejik adasındaki mücadele İngiltere , Amerika
Birleşik Devletleri ve İsrail cephesi ile Türkiye arasında sürmüştür.
Ama artık mücadelenin sonuna gelinmiş bulunuyor.
Günümüzde Kıbrıs için verilen mücadele sona ermiş gözükmektedir. İngiliz-
Amerikan politikaları sonucu Türkiye’den uzaklaştırılan adaya ulusal bir
anlayışla 1974 yılında yapılan müdahalenin izleri ne yazık ki, 17 aralık
2004 tarihinde Disraeli ve Kıssınger politikalarını izleyecek şekilde
sona erdirilmiştir.
Artık adada Türkiye’nin çıkarları ve bağımsız bir Türk Devleti yoktur.
Her ne kadar hükümet yetkilileri Kıbrıs’ta Güney Kıbrıs’ın egemen olamadığını
, Kıbrıs Rum kesiminin adayı temsil edemeyeceğini söylemiş olsalar dahi
imzaladıkları protokolle Kıbrıs’ın resmi temsilcisi olarak Rum’ları kabul
etmişlerdir. Avrupa Birliği aylar önce Rum Kesimini Avrupa Birliğine alıp,
Türk Varlığını görmemezlikten gelmiştir. İmzalanan son protokol ve daha
sonra sürdürülen görüşmeler sonucunda imzaya açılan Türk Hükümeti tarafından
da kabul edilen anlaşma metnine göre gümrük birliğinde karşımızdaki Kıbrıs’ın
resmi temsilcisi Güney Kıbrıs Rum Devletidir.
Bu duruma göre Kıbrıs adası avuçlarımızdan uçup, gitmiş, Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti de Bağımsızlığını kaybetmiştir. Avrupa Birliği macerası
içerisinde en büyük kaybımız budur.
II. Selim Dönemi ile birlikte başlayan Kıbrıs yolculuğumuz İngiliz ve
Amerikan politikaları doğrultusunda sona ermiş gibi gözüküyor.
1877’de başlayan egemenlik savaşında 1974 Barış Harekatı Kıbrıs ve Türkiye
Türklerinin çıkarlarını bütün dünyaya haykıran ulusal bir direnç hareketidir.
Ama politikalar uzun sürelidir ve birbirlerini izler. Tarihi süreç içerisinde
geçmişin izlerini politikada görmeden yol almamız mümkün değildir.
Biz ne yazık ki tarihi süreç içerisinde ki bu gelişimin tam ve sağlıklı
izleyemedik. Sonuçta Kıbrıs Tarihi içerisinde verilen mücadeleyi de kaybetmiş
olduk. Bundan böyle Kıbrıs İngiliz Başbakanı Yahudi kökenli Disraeli ile
-3-
Amerikan Dış işleri bakanı Yahudi kökenli Kıssınger’in birbirini takip
eden politikaları sonucu onların istedikleri şekilde sona vermiştir.
Avrupalılar bu günkü süreçte Avrupa Birliğini karşımıza çıkarmışlardır.
Bundan önceki yıllarda da geçmişe dayalı politikaları gerçekleştirirken
gene bir araya gelerek Girit Adasında Osmanlı çıkarlarının korunacağı
sözünü vermiş, askerlerimizin adayı terk etmesinden sonra birlerce Türk’ün
bir gecede katledilmesine ve adayı kaçarak terk etmesine göz yumarak Girit’i
Osmanlı egemenliğinden alıp, Ak Denizin bu önemli adasını Yunanlılara
ve dolayısiyle Avrupa’ya mal etmişlerdir. Aynı oyun Kıbrıs’ta oynanarak
ne yazık ki, tekrarlanan bu serüven içerisinde bu adada aynı senaryo çerçevesinde
elimizden çıkmıştır.
Şimdi söylenenlerin net görünümünü yıllar sonra görünce olayın gerçekliği
karşısında ürpererek Girit’teki içli şarkıları söylemekten başka elimizden
hiçbir şey gelmeyecektir.
Görev her dönemde ortaya çıkan ulusal kahramanların peşinden giderek onlarla
birlikte onurlu bir mücadeleyi verebilmekten geçmektedir.
Kıbrıs’ta Rauf Denktaş’ın sürdürdüğü politika ulusalcı ve onurlu bir politikadır.
Rauf Denktaş ulusal bir kahramandır. Bundan sonraki süreç bu kahramanların
omuzlarına yüklenecek gibi gözüküyor.
Kısaca Kıbrıs’ın tarihi ve kaybedilme mücadelesi bu şekildedir. Elimizde
kalan ise geçmişin başarılarını tarih kitaplarında okuyarak avunmaktır.
Görünen Kıbrıs gerçeği budur.
|