8 Nisan 2005

KIBRIS AVUÇLARIMIZDAN UÇUYOR MU ?

Tuncer AKTAŞ
 

Kıbrıs’ın tarihi Ak Denize egemen olma tarihi ile birlikte yürümüştür.
Ak Denizde egemen olmak isteyen devletlerin büyük bir kısmı Kıbrıs’a hakim olmaya ve bu adayı ellerinde tutmaya çalışmışlardır.
Osmanlı Tarihinde de Kıbrıs’ın önemi her zaman ön planda tutulmuş olmasına rağmen XV. Yüzyıla kadar herhangi bir ciddi teşebbüsle karşılaşmıyoruz. Osmanlı İmparatorluğunun en büyük sultanlarından birisi olan Fatih Sultan Mehmet’in büyük bir ihtimalle zehirlenerek öldürülmesinden sonra Ak Deniz ve Osmanlı’nın güney sınırları ile olan ilişkiler ve büyüme hızı da durmuştur. Ta ki, Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıkışına kadar bu yörede önemli bir faaliyet göremiyoruz.
Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı fetih etmesinden sonra gene batıya yönelmesi imparatorluğun bu görkemli döneminde Muhteşem Süleyman olarak adlandırılan Kanuni Sultan Süleyman döneminin Ak Denizdeki egemenliği de en yüksek düzeye ulaşmıştır.
Kıbrıs’ın Fethi Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünden sonra Sokullu Mehmet Paşanın uzun iktidarı zamanında gerçekleşmiştir. Kıbrıs’ın II. Selim tarafından şaraplarına düşkün olduğu için fethedildiği söylentileri tarihe biraz zorlayarak sokulmuş, hayalci görüşlerdir.
Teknik anlamda II. Selim’in Sokullu Mehmet Paşa desteği ile Venedik’in egemenliğinde olan Kıbrıs’ı almasının tek nedeni burada kesin egemenlik kurma çabasıdır. Hatta Kıbrıs’ın alınması ile birlikte bütün Avrupa Osmanlı İmparatorluğuna karşı geniş bir cephe oluşturarak İnebahtı’da Osmanlı Donanmasını yakmış, Ak Denizdeki güçlü Osmanlı egemenliğine son vermiştir.
Öyle ise Kıbrıs’ın fethi Avrupa için çok önemlidir. Onun için de bu küçük adadaki oyunlar hiçbir zaman dinmemiş, İngilizlerin XIX. Yüzyıla girerken Osmanlı İmparatorluğunun Ruslarla girişmiş olduğu savaştan yararlanıp, İngiliz Politikaları sonucu bu adaya egemen olmuşlardır.
1877- 1878 Türk – Rus savaşında Ruslar Plevne direnişinden sonra Ayastefenos önlerine kadar gelmiş, başkente ulaşmalarına birkaç kilometre kalmıştı. Bu durum ise İngiliz çıkarlarına tamamen ters düşen bir durumu ortaya çıkarmıştır. İşte bu aşamada İngiliz Başbakanı Disraeli ‘nin devreye girdiğini görüyoruz. Berlin Konferansı ile yapılan anlaşmaya göre büyük zaferi o zamanki ismi ile Büyük Britanya ele ediyordu. Bu anlaşmaya göre Büyük Bulgaristan hayalinden vaz geçiliyor, Kıbrıs’ın idaresi de İngilizlerin eline geçiyordu. Rusya , Kars ve Ardahan bölgesini ele geçirerek 1915 Bolşevik ihtilaline kadar elinde tutuyordu.
Disraeli’nin bu başarısının sonucunda Kıbrıs Adası bir daha geri dönmemek üzere Osmanlı egemenliğinden koparılıyordu. O zamanki koşullarda köşeye sıkıştırılmış olan Osmanlı İmparatorluğunun bu tavizi vermekten başka

-2-
çaresi yoktu. Ya bütün ağır koşulları ile Rusya’nın kazandığı zaferi ve barış antlaşmasını kabul edecek, veya Kıbrıs Adasını İngilizlere terk edecekti.
Disraeli’nin hikayesi incelenecek olursa bu kişi Kıbrıs’ın elde edilmesinden sonra iktidardan hemen uzaklaşmış, ve kendisi ile ilgili olarak yapmış olduğu bu hizmet bu güne kadar İngilizlerin ada da egemen olmasına sağlamıştır.
Disraeli Yahudi kökenli bir aileden gelmektedir. İsminden de anlaşılacağı gibi İsrailli olduğunu teyit etmektedir. Kıbrıs’ın ele geçirilmesinden sonra II. Dünya savaşının bitimden sonra 1948 yılında İsrail Devletinin kuruluşu adanın Osmanlı egemenliğinden çıkarılması arasında yakın bir ilgi görülebilir.
Kıbrıs’ın paylaşılması ise çok daha sonraları Amerika Birleşik Devletleri Dış İşleri Bakanı Kıssınger zamanı rastlamaktadır. Kıssınger’de tıpkı Disraeli gibi Yahudi kökenli bir politikacıdır. Disraeli’in ele geçirdiği adada bölünmeyi gerçekleştirerek Ak denizde Amerikan egemenliği ile birlikte İsrail egemenliğini de pekiştirmiştir.
Görünen o ki, Ak Denizin stratejik adasındaki mücadele İngiltere , Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail cephesi ile Türkiye arasında sürmüştür. Ama artık mücadelenin sonuna gelinmiş bulunuyor.
Günümüzde Kıbrıs için verilen mücadele sona ermiş gözükmektedir. İngiliz- Amerikan politikaları sonucu Türkiye’den uzaklaştırılan adaya ulusal bir anlayışla 1974 yılında yapılan müdahalenin izleri ne yazık ki, 17 aralık 2004 tarihinde Disraeli ve Kıssınger politikalarını izleyecek şekilde sona erdirilmiştir.
Artık adada Türkiye’nin çıkarları ve bağımsız bir Türk Devleti yoktur. Her ne kadar hükümet yetkilileri Kıbrıs’ta Güney Kıbrıs’ın egemen olamadığını , Kıbrıs Rum kesiminin adayı temsil edemeyeceğini söylemiş olsalar dahi imzaladıkları protokolle Kıbrıs’ın resmi temsilcisi olarak Rum’ları kabul etmişlerdir. Avrupa Birliği aylar önce Rum Kesimini Avrupa Birliğine alıp, Türk Varlığını görmemezlikten gelmiştir. İmzalanan son protokol ve daha sonra sürdürülen görüşmeler sonucunda imzaya açılan Türk Hükümeti tarafından da kabul edilen anlaşma metnine göre gümrük birliğinde karşımızdaki Kıbrıs’ın resmi temsilcisi Güney Kıbrıs Rum Devletidir.
Bu duruma göre Kıbrıs adası avuçlarımızdan uçup, gitmiş, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de Bağımsızlığını kaybetmiştir. Avrupa Birliği macerası içerisinde en büyük kaybımız budur.
II. Selim Dönemi ile birlikte başlayan Kıbrıs yolculuğumuz İngiliz ve Amerikan politikaları doğrultusunda sona ermiş gibi gözüküyor.
1877’de başlayan egemenlik savaşında 1974 Barış Harekatı Kıbrıs ve Türkiye Türklerinin çıkarlarını bütün dünyaya haykıran ulusal bir direnç hareketidir. Ama politikalar uzun sürelidir ve birbirlerini izler. Tarihi süreç içerisinde geçmişin izlerini politikada görmeden yol almamız mümkün değildir.
Biz ne yazık ki tarihi süreç içerisinde ki bu gelişimin tam ve sağlıklı izleyemedik. Sonuçta Kıbrıs Tarihi içerisinde verilen mücadeleyi de kaybetmiş olduk. Bundan böyle Kıbrıs İngiliz Başbakanı Yahudi kökenli Disraeli ile
-3-
Amerikan Dış işleri bakanı Yahudi kökenli Kıssınger’in birbirini takip eden politikaları sonucu onların istedikleri şekilde sona vermiştir.
Avrupalılar bu günkü süreçte Avrupa Birliğini karşımıza çıkarmışlardır. Bundan önceki yıllarda da geçmişe dayalı politikaları gerçekleştirirken gene bir araya gelerek Girit Adasında Osmanlı çıkarlarının korunacağı sözünü vermiş, askerlerimizin adayı terk etmesinden sonra birlerce Türk’ün bir gecede katledilmesine ve adayı kaçarak terk etmesine göz yumarak Girit’i Osmanlı egemenliğinden alıp, Ak Denizin bu önemli adasını Yunanlılara ve dolayısiyle Avrupa’ya mal etmişlerdir. Aynı oyun Kıbrıs’ta oynanarak ne yazık ki, tekrarlanan bu serüven içerisinde bu adada aynı senaryo çerçevesinde elimizden çıkmıştır.
Şimdi söylenenlerin net görünümünü yıllar sonra görünce olayın gerçekliği karşısında ürpererek Girit’teki içli şarkıları söylemekten başka elimizden hiçbir şey gelmeyecektir.
Görev her dönemde ortaya çıkan ulusal kahramanların peşinden giderek onlarla birlikte onurlu bir mücadeleyi verebilmekten geçmektedir.
Kıbrıs’ta Rauf Denktaş’ın sürdürdüğü politika ulusalcı ve onurlu bir politikadır. Rauf Denktaş ulusal bir kahramandır. Bundan sonraki süreç bu kahramanların omuzlarına yüklenecek gibi gözüküyor.
Kısaca Kıbrıs’ın tarihi ve kaybedilme mücadelesi bu şekildedir. Elimizde kalan ise geçmişin başarılarını tarih kitaplarında okuyarak avunmaktır.
Görünen Kıbrıs gerçeği budur.