İrlanda, Avrupa Birliği (AB)’ne 1973
yılında katıldı. 1 Mayıs 2004 tarihine kadar AB’nin 15 üyesi bulunmaktaydı.
Genişlemeyi hedefleyen AB’nin mimarları, üye sayısının artmasına olanak
sağlayacak Nis Anlaşması (Treaty of Nice)’nı hazırladılar. İrlanda bu
anlaşmayı, Haziran 2001’de referanduma götürdü. Seçmenlerin yüzde 34,7’si
‘Evet’, yüzde 45,4’ü ‘Hayır’ oyu verince, Nis Anlaşması reddedilmiş oldu.
‘Hayır’ kampanyasının öncülüğünü, Dublin Trinity Üniversitesi öğretim
üyelerinden Prof.Dr.Antony Coughlan yürütmüştü. Sonuçtan hiç hoşlanmayan
AB’nin mimarları, ortaya çıkan bu demokratik sonucu kabul etmek istemediler.
İrlanda’ya, bu sonucu değiştirmek amacıyla hem para akıttılar hem de siyasi
baskı uyguladılar. Sonuçta, ikinci bir oylamanın yapılmasına karar verditildi.
Ekim 2002’de yapılan ikinci referandumda, ‘Hayır’ oylar bu kez yüzde 37,1’de
kalırken, ‘Evet’ oylar yüzde 62,9’a çıktı ve Nis Anlaşması İrlandalılar
tarafından da kabul edilmiş oldu.
1 Mayıs 2004 tarihinde 10 yeni üye AB’ye katıldı: Polonya, Macaristan,
Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Slovenya, Estonya, Latviya, Litvanya, Malta
ve Kıbrıs Cumhuriyeti.
İrlanda’da , Haziran 2001 referandumunda ‘Hayır’ kampanyasının öncülüğünü
yapmış olan Prof.Dr.Antony Coughlan, AB’nin 10 yeni üyesine Nisan 2004’ün
son haftasında açık bir mektup yazdı. Aşağıda bu mektubu okuyacaksınız.
Prof.Dr.Antony Coughlan mektubuna, Çek Cumhuriyeti Devlet Başkanı Vaclav
Klaus’un 21 Nisan 2004’de söylemiş olduğu şu sözleri aktararak başlıyor:
`Herkesin bildiği gibi, birkaç gün içinde, Devletimizin bağımsız ve egemen
varlığı sona erecektir.”
Ve, işte mektubun devamı.
AB hapishanemizin eski mahkumları olarak, aramıza yeni katılan arkadaşlarımıza
hoşgeldiniz diyorum. Yeni katılanların, bizlere bu siyasi hapishanenin
duvarlarını yıkmakta yardımcı olacağına güvenebiliriz. Aynı zamanda, ulusal
demokrasi ve siyasi bağımsızlıklarını kaybetmekle şimdi karşı karşıya
kalan 10 yeni ülkenin, bu değerlerinin ellerinden gitmesini arzu etmediğimizi
bildiririz.
Geçen yıl, 10 ülkenin ‘Katılım Anlaşması’ ile ilgili yapılan referandumlarda,
demokrasi çarpıtılıp yozlaştırılmıştır. Kamunun parası, yaygın medya ve
referandum kuralları, korkunç boyutlarda AB’ye katılımdan yana kullanılmıştır.
Avrupa Komisyonu, kendi gücünü artırma ihtirasıyla, tüm ağırlığını referandumda
‘Evet’ yanlılarından yana kullanmıştır. Anlaşmaların kabul sürecinde hiçbir
yetkisi bulunmayan Avrupa Komisyonu, bu tutumuyla hiç kuşkusuz AB yasalarını
çiğnemiştir. Sonuçta, Katılımcı ülkelerdeki seçmenler, nasıl bir anti-demokratik,
gözünü güç elde etme hırsı bürümüş kurumsal bir canavarla bir araya geleceklerinin
farkına varmadan oy sandıklarına gitmişlerdir. Bu halkların uğrayacakları
kaçınılmaz düş kırıklıkları çok daha acı olacaktır.
Yeni katılan 10 Üye ülke, hem ekonomik hem de politik yönden çok kötü
koşulları kabullenmişlerdir. Bu ülkeler şimdi, AB’nin 1957 yılından beri
kabul ettiği, yaklaşık 80 bin sayfa tutan, yasalarını ve kurallarını kendi
yasalarına uygulamak zorundadırlar. Hazırlanmasında hiçbir rol almadıkları
bu yasalar ve kuralların çoğu, onların farklı koşullarına hiçte uymamaktadır.
15 AB Üyesinin oluşturduğu toplu emperyalizm, yeni 10 Üyeye çok açık bir
biçimde şöyle dayatıyor: AB’ye alınmanızın bir koşulu olarak, en yakın
zamanda ulusal paralarınızı kaldırıp Euro’ya geçeceksiniz. Bu dayatmayı
yapanlar; İngiltere, Danimarka ve İsveç’in ulusal paralarını kaldırmamış
olmalarını, Euro’ya girmemelerini gözardı etmektedirler. AB’ya katılan
10 üyeden Doğu Avrupalı olanlar eski Sovyetler Birliği’nin yörüngesindeyken,
Ruslar hiçbir zaman onlara Ruble’yi dayatmamıştı. Oysa, 15 AB Üyesi bu
yeni üyelere Euro’yu kabul etmeleri için dayatmaktadır.
AB üyeliği, ulusal Meclislere karşı sorumlu olan Hükümet üyelerinin konumunu
değiştirmekte, onları AB düzeyindeki uluslar üstü yasama organlarının
denetimine bağlamaktadır. Bugüne kadar, Hükümet üyeleri yasa çıkarmak
için ulusal Meclislerin desteğini almak zorundaydılar. Bundan böyle, 450
milyon Avrupalıyı ilgilendiren yasa ve kararnameleri, kapalı kapılar ardında,
adına AB Bakanlar Konseyi denilen 25 kişilik oligarşi çıkaracaktır. Hem
de toplu olarak hiç kimseye karşı sorumlu olmadan! Böylece bu kişiler
çok büyük bir siyasi gücü ellerine geçirirken, çıkarılan tüm yasa ve karanamelere
uymak zorunda kalan vatandaşlar da siyasette iğdişleştirilmiş olacaklardır.
AB’ye katılan 10 Üye ülke halklarının tüm bu olanların farkına varması
ve demokrasilerini yeniden kurmak üzere direnişe geçmeleri sadece zamana
bağlıdır.
25 Üyeli AB’nin politik dinamizmi, 15 Üyeliğinkinden çok farklı olacaktır.
Yeni üyeler, Ulus Devleti savunan ve Avrupa devletlerindeki ulusal demokrasiyi
onarmak isteyen uluslararası hareketi daha da güçlendirecektir.
AB’nin genişlemesi, kesin olarak, Avrupa Federalizm’inin sonun başlangıcıdır.
Gelin, hep beraber bunu kutlayalım...
Mektup burada son buluyor...
İrlandalı Prof.Dr.Antony Coughlan, AB’yi bir hapishaneye benzetiyor, kendisini
bu hapishanenin eski mahkumlarından biri olarak görüyor ve 1 Mayıs 2004
tarihinde yeni katılan 10 Üyeye, “aramıza hoşgeldiniz” diyor.
Peki, 10 yıldır Brüksel’de TÜSİYAD’ın sürekli AB temsilcisi olarak bulunan
ve demokrasi, eşitlik, özgürlük, şeffaflık, uygarlık sözcüklerini hiç
dilinden düşürmeden AB çığırtkanlığı yapan Dr.Bahadır Kaleağası’na biz
ne söyleyeceğiz?
Bizde, içeri yeni düşene, “Allah kurtarsın” denilir..
|