Türkiye Cumhuriyetinin başına yıllardır
sorun olarak dikilen ve bir türlü alt edemediği sorun sözde Ermeni Soykırımıdır.
Soykırımın gerçek anlamı bir ırkın tümü ile katliama tabi tutularak yok
edilmesidir. Uzun süren tarihimizde hiçbir dönemde, Avrupalıların ve Amerika
Birleşik Devletlerinin bu tanıma uygun gerçekleştirdikleri soykırım yapılmamıştır.
1877-1878, Türk – Rus savaşı sırasında Osmanlı Tebaası olarak sayılan
Ermeniler orduda da görev yapıyorlardı. Çarlık ordusu Doğuda Kars, ve
Ardahan’ı ele geçirdikten sonra Erzurum Aziziye Tabyalarına kadar dayandılar.
Kış koşulları ile birlikte süren savaşta çetin günler yaşandı. Savaşlar
düşünülerek yaptırılan tabyalarda Osmanlı Ordusu Rusları durdurdu.
Bu defa içimizde tebaa olarak bulanan unsurların yer, yer isyan ve ihanetleri
devleti sarsmaya başladı. Büyük bir seferberlik altında Ruslarla savaş
yapılırken iç sorunlarda Osmanlı İmparatorluğunu sarsmaya devam ediyordu.
İşte tam bu sırada ordu içinde görev yapan Ermenilerin Ruslarla mezhepsel
yakınlıkları ön plana çıkarak iş birliği yaptıkları gerçeği ile karşılaşıyoruz.
Aziziye tabyalarında savaşların en kanlı günlerinde Ermeni nöbetçilerin
Osmanlı askerini Ruslarla işbirliği yaparak bir gece baskınında pusuya
düşürmeleri , askerlerin uykuda iken katledilmeleri sonucu beşbine yakın
Türk Askerinin yanık dere mevkiinde katledildiği gerçeği bu cephede de
bir bozgunu beraberinde getirmiştir.
Bu ihanetin karşılığında Osmanlı İmparatorluğu binlerce askerini kaybetmenin
yanında stratejik bölgeyi de elinden çıkarmak üzeredir. Tam bu sırada
Gazi Ahmet Muhtar Paşanın Erzurum Halkını yardıma çağırması ile birlikte
Rus saldırısı sivil halkın tarihte az görülür direnmesi ile durdurulmuş
ve hatta geri hatlara püskürtülmüştür.
İşte Doğuda ki ilk ihanet üzerine Ermeniler ile Müslüman olarak değerlendirilen
Türk Toplumu arasında bir çekişme başlamıştır.
Tarihte batılılar ve Osmanlı ile savaş yapanlar hiçbir zaman Türk sözcüğünü
kullanmayarak bilinçli bir şekilde Müslüman tebaadan bahsetmişlerdir.
Bu da ayrı bir kimlik sorunu yaratmanın başka bir uygulamasıdır.
Bu gün aynı uygulama Batı Trakya’da da sürdürülmekte, orda yaşayan soydaşlarımıza
Türk Kimliği yasaklanarak Yunanlı Müslüman yakıştırması yapılmaktadır.
Osmanlının en büyük toprak kaybına uğradığı ve tarihte 93 savaşı olarak
nitelenen bu savaşta doğuda durdurulan Ruslar ne yazık ki, Batı Cephesinde
Plevne Direnişinden sonra hiçbir engelle karşılaşmayarak Yeşil Köy önlerine
kadar gelmiş, Osmanlı Hükümetini sıkışık halde yakalayan İngilizler bunu
da fırsat bilerek Yahudi Disraelli’nin ustaca politik taktikleri ile Kıbrıs’ı
Osmanlı İmparatorluğundan koparmış, Ak Denizde Batı ile işbirliği halinde
uzun vadede Yahudi bir Kıbrıs Bağımsız devleti kurulmasının ilk icraatları
gerçekleştirilmiştir.
Daha sonra Balkan felaketi ile Trablus Garbın ve Mısırın kayıpları sonucunda
Ak Denizdeki önemli ve stratejik ada Girit’te Avrupa güçlerinin eline
geçmiştir.
1914’dea başlayan ve tamamen Almanların çıkarları doğrultusunda sokulduğumuz
I. Dünya Savaşındaki felaket ve çözülme Osmanlı İmparatorluğunu tarihe
gömmüştür. 1. Dünya Savaşında Doğu Anadolu ‘da Rus işgalinin Bolşevik
ihtilali ile sona erip, orduların Moskova’ya dönmesinden sonra Çarlık
Rusya’sının silahlarını ele geçiren Ermeniler büyük bir soykırımı harekatına
başlamışlardır. Özellikle Van ve Erzurum Bölgeleri bu soykırımı en acı
yaşandığı yerler olmuştur.
Çocukluğumuzda dede ve ninelerimizin göz yaşları içerisinde anlattıkları
hikayeler devletin arşivlerinde yer alamadığı için Türk Toplumu bu yöndeki
belgesel hafızasını büyük ölçüde kaybetmiştir.
Erzurum’da yaşayan Türk Ailelerinin bir çoğu bu katliamda yok edilmiştir.
Bize ulaşan yaşlıların ise o günleri büyük bir üzüntü ve keder içerisinde
anlatırken acıların yaşanmaması dileği ile cumhuriyeti kuran ve Türk Bayrağını
bağımsız bir ülkede dalgalandıran Mustafa Kemal ve Arkadaşlarına , Kazım
Karabekir’e en güzel vefa örneğini göstererek hayır dualarını eksik etmez,
o kara günlerin bir daha yaşanmamasını gözyaşları içerisinde dile getirirlerdi.
Annemin annesi olan bizim büyük anne olarak ad verdiğimiz yaşlı anneannem
Ermeni Mezalimini 12-13 yaşlarında yaşamış bir insandı. İlk okul sıralarında
ki çocukluk anılarımda kafama kazınmış olan onun anlattıkları ve heyecanlı
dile getirdiği olaylar günümüz Ermeni iddialarının tam tersini bize açıklardı.
Ermenilerin şehir içerisinde genç delikanlıları ve erkek çocuklarını toplayarak
öncelikle onları bilinmeyen yerlere götürüp katlettiklerini hafızamdan
hiç silinmeyen şu anı ile anlatırdı. Büyük annem babasını ve yaptıklarını
kahramanlık serüveni içerisinde dile getirirken unutamadığı olayı da hatırladığım
kadarı ile şu şekilde bize anlatmıştı.
“Babam, tek kardeşimiz olan İbrahim’e hiçbir şekilde dışarı çıkmamasını
sıkıca tembih etmişti. Bir sabah ahırda hayvanların altını temizleyen
İbrahim hayvan dışkılarını sepetle dökmek için dışarıya çıktığında Ermenilere
rastlar ve sepeti de bırakarak eve kaçmış, onu takip eden iki ermeni savaşçısı
evin kapısına dayanarak bu genci vermelerini , onu çalıştırmaya götüreceklerini
söylerler. Babasının dışarıya çıkan ağabeysinin sakladıktan sonra evi
aramalarına müsaade ettiklerini,. Onların bu arama sırasında yaptıkları
aşağılayıcı ve küçültücü davranışlarını kendilerine nasıl davrandıklarını
bu genci bulamayınca da babalarını rehin olarak götürmek istediklerini
o günlerin acısı içerisinde dile getirir ve başka olaylarla bağlantı kurarak
mahalledeki bütün evlerin birbirlerine bitişik olduklarını Ermenileri
bir evi ararken evlerin duvarlarını delerek başka evlere nasıl kaçıp gizlendiklerini
genç kızların ırz ve namuslarını korumak için eski yırtık elbiseler giyip,
yüzlerini de islerle kirlettiklerini” , uzun uzun anlatırdı.
Bu olaylar sonucunda Erzurum büyük bir göç yaşamıştır. 1918 yılında Ermeni
mezalimi en yüksek dereceye çıkmış , Erzurum nüfusu 4/3’ünü göç olayı
ile başka illere sevk etmiştir. İnsanlar kışın o bitmeyen soğuk ve tipisinden,
namus ve şereflerini korumak için Anadolu’nun iç bölgelerine ilkel koşullardaki
taşıma araçları ile kaçmaya çalışmış. Binlercesi yollarda hastalık ve
ağır kış koşullarına mağlup olmuşlardır.
Benim ailemde bu göçmenler arasında Sivas, Amasya ve Tokat yöresine kaçmış,
geriye çok küçük bir kesimi dönmüştür. Bugün ailemizin büyük bir kısmı
Sivas’ta yaşamakta, dedemizin mezarı bile bu ildedir.
İnsanları yuvasından, yurdundan koparıp, götüren mezalimi yapanlar binlerce
insanı yok edenler, her dönemde olduğu gibi son yıllarda da Avrupa ve
Amerika Birleşik Devletlerinin desteği ile yaptıkları soykırımı Türkler
tarafından yapıldığını bütün dünyaya kabul ettirme yolunda önemli adımlar
atmış ve başarılı da olmuşlardır.
İktidar ve muhalefetin çok geçte olsa bir araya gelip, bütün parlamentolara
gönderdikleri deklarasyon ile Osmanlı Arşivlerinin bilim adamlarına açılma
kararı sanıyorum ki, tarihi gerçekleri de ortaya çıkaracaktır.
Emperyalizm başarılı olabilmek için her dönemde bu tür olayları gündemden
düşürmemiş, Türk Devletini aciz ve güçsüz olduğu zamanlarda sözde Ermeni
soykırımını hep gündemde tutmuştur. Devlet olarak sadece kınama ve bayramlarda
yapılan törenlerde kendimizin izleyebildiği gösterilerden öte bir politika
gerçekleştirmememin sıkıntısını her geçen yıl biraz daha fazla çekmeye
başladık.
İMF, kıskacında Türkiye’ye ise kuzey Irak’ta ve , Kıbrıs’ta köşeye sıkıştırılmış
durumdadır.
Ermeni soykırımının Avrupa’da bayraktarlığını yapan Fransa, Cezayir halkına
yaptığı katliamın hesabını dünya kamuoyu önünde henüz verememiştir. Almanya
II. Dünya savaşındaki milyonlarca Yahudi’yi nasıl katlettiğini sarsıntını
umursamaz bir tavırla karşılayarak dünya kamuoyu önünde bu işleri yapmamışçasına
Türkiye’den olmayan bir şeyin hesabını sarmaya kalkışmaktadır.
İngiltere, İrlanda’da ve İskoçya’da yaptığı kitle katliamlarının kan ve
barut izlerini hala yaşamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri milyonlarca
Kızılderiliyi yok ederek son kalıntılarını da hasta ve bakımsız bir şekilde
bir kamp içerisinde hapis hayatı yaşamaya mahkum etmiş, milyonlarca zenciyi
ırk ayrımı güderek kölelik zinciri içerisinde eritip yok etmiştir.
Şimdi bu ülkeler bize tarih dersi vermeye kalkışması soykırımı hesabını
sormaktadırlar. Bu utanmazlığın ve arsızlığın başka bir görünümü değil
midir?
Cevat DURSUNOĞLU ’nun yedeksubay olarak 1918’de Erzurum’a geldiği zaman
gördüğü vahşeti anlatan anılarını okuyan her insanın tüylerinin diken
diken olmaması, gözlerinin dolmaması mümkün değildir. Hiçbir şey yapmadan
sadece bu anıları kitaplaştırıp, Avrupa parlamentolarına, Amerika’ya göndermek
bile gerçek soykırımın kimler tarafından yapıldığını açıkça ortaya koyacaktır.
Yeter ki Türk Devletini yönetenler olayların ciddiyetine vakıf olarak
bu sorunu çözme çabası ve iradesi göstersinler. Ellerinde kalabilen doküman
ve belgeler bile Ermenilerin Türk Irkına yaptıkları soy kırımı en acı
şekli ile ortaya koymaya yeterlidir.
24 Nisan Ermeni Soy kırımı olarak kabul edilmeye çalışılırken 12 Mart’ın
dünya kamuoyu önüne kara gün olarak çıkarılması ve bu olayların nasıl
geliştiğini anlatılması zamanı gelmiştir, sanıyoruz.
Ermeni katliamı dünyanın en büyük katliamlarından birisidir. Bunu dünyaya
anlatabilmek için fazla beklemeye gerek yoktur. Her türlü doküman ve belge
istenildiği anda bulunabilir.
Katliamı yaşayanlardan dinlenen ve hafızalarda kalanlar, destanımsı bir
şekilde ağıtlar halinde yazılarak insanlık adına dünya kamu bilgisine
sunulabilir.
Soykırımı ne olduğunu yaşamayanlar sadece belirli ve düzmece propaganda
katliama dayanarak gündeme getirenler amaçlarına ulaşmaya çalışırken Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin silkinerek kendi sorunlarına sahip olması gerekir.
2005 yılının bir hamle yılı olarak bütün dünyaya Ermenilerin Türk ırkına
yaptıkları soykırımı anlatma yılı olarak ele alınıp, ilan edilmeli ve
her yerde bu konu çekinmeden gündemde tutulup, anlatılabilmelidir.
İnsanlığın ve insanlarımızın bir daha soykırım yaşamamasını . soykırımı
yaşatanların ise her zaman lanetlenmesini diliyor, herkese mutlu gelecekler
diliyorum.
|