2 Mayıs 2005

24 NİSAN

Tuncer AKTAŞ
 

Türkiye Cumhuriyetinin başına yıllardır sorun olarak dikilen ve bir türlü alt edemediği sorun sözde Ermeni Soykırımıdır.
Soykırımın gerçek anlamı bir ırkın tümü ile katliama tabi tutularak yok edilmesidir. Uzun süren tarihimizde hiçbir dönemde, Avrupalıların ve Amerika Birleşik Devletlerinin bu tanıma uygun gerçekleştirdikleri soykırım yapılmamıştır.
1877-1878, Türk – Rus savaşı sırasında Osmanlı Tebaası olarak sayılan Ermeniler orduda da görev yapıyorlardı. Çarlık ordusu Doğuda Kars, ve Ardahan’ı ele geçirdikten sonra Erzurum Aziziye Tabyalarına kadar dayandılar. Kış koşulları ile birlikte süren savaşta çetin günler yaşandı. Savaşlar düşünülerek yaptırılan tabyalarda Osmanlı Ordusu Rusları durdurdu.
Bu defa içimizde tebaa olarak bulanan unsurların yer, yer isyan ve ihanetleri devleti sarsmaya başladı. Büyük bir seferberlik altında Ruslarla savaş yapılırken iç sorunlarda Osmanlı İmparatorluğunu sarsmaya devam ediyordu.
İşte tam bu sırada ordu içinde görev yapan Ermenilerin Ruslarla mezhepsel yakınlıkları ön plana çıkarak iş birliği yaptıkları gerçeği ile karşılaşıyoruz. Aziziye tabyalarında savaşların en kanlı günlerinde Ermeni nöbetçilerin Osmanlı askerini Ruslarla işbirliği yaparak bir gece baskınında pusuya düşürmeleri , askerlerin uykuda iken katledilmeleri sonucu beşbine yakın Türk Askerinin yanık dere mevkiinde katledildiği gerçeği bu cephede de bir bozgunu beraberinde getirmiştir.
Bu ihanetin karşılığında Osmanlı İmparatorluğu binlerce askerini kaybetmenin yanında stratejik bölgeyi de elinden çıkarmak üzeredir. Tam bu sırada Gazi Ahmet Muhtar Paşanın Erzurum Halkını yardıma çağırması ile birlikte Rus saldırısı sivil halkın tarihte az görülür direnmesi ile durdurulmuş ve hatta geri hatlara püskürtülmüştür.
İşte Doğuda ki ilk ihanet üzerine Ermeniler ile Müslüman olarak değerlendirilen Türk Toplumu arasında bir çekişme başlamıştır.
Tarihte batılılar ve Osmanlı ile savaş yapanlar hiçbir zaman Türk sözcüğünü kullanmayarak bilinçli bir şekilde Müslüman tebaadan bahsetmişlerdir. Bu da ayrı bir kimlik sorunu yaratmanın başka bir uygulamasıdır.
Bu gün aynı uygulama Batı Trakya’da da sürdürülmekte, orda yaşayan soydaşlarımıza Türk Kimliği yasaklanarak Yunanlı Müslüman yakıştırması yapılmaktadır.
Osmanlının en büyük toprak kaybına uğradığı ve tarihte 93 savaşı olarak nitelenen bu savaşta doğuda durdurulan Ruslar ne yazık ki, Batı Cephesinde Plevne Direnişinden sonra hiçbir engelle karşılaşmayarak Yeşil Köy önlerine kadar gelmiş, Osmanlı Hükümetini sıkışık halde yakalayan İngilizler bunu da fırsat bilerek Yahudi Disraelli’nin ustaca politik taktikleri ile Kıbrıs’ı Osmanlı İmparatorluğundan koparmış, Ak Denizde Batı ile işbirliği halinde uzun vadede Yahudi bir Kıbrıs Bağımsız devleti kurulmasının ilk icraatları gerçekleştirilmiştir.
Daha sonra Balkan felaketi ile Trablus Garbın ve Mısırın kayıpları sonucunda Ak Denizdeki önemli ve stratejik ada Girit’te Avrupa güçlerinin eline geçmiştir.
1914’dea başlayan ve tamamen Almanların çıkarları doğrultusunda sokulduğumuz I. Dünya Savaşındaki felaket ve çözülme Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömmüştür. 1. Dünya Savaşında Doğu Anadolu ‘da Rus işgalinin Bolşevik ihtilali ile sona erip, orduların Moskova’ya dönmesinden sonra Çarlık Rusya’sının silahlarını ele geçiren Ermeniler büyük bir soykırımı harekatına başlamışlardır. Özellikle Van ve Erzurum Bölgeleri bu soykırımı en acı yaşandığı yerler olmuştur.
Çocukluğumuzda dede ve ninelerimizin göz yaşları içerisinde anlattıkları hikayeler devletin arşivlerinde yer alamadığı için Türk Toplumu bu yöndeki belgesel hafızasını büyük ölçüde kaybetmiştir.
Erzurum’da yaşayan Türk Ailelerinin bir çoğu bu katliamda yok edilmiştir. Bize ulaşan yaşlıların ise o günleri büyük bir üzüntü ve keder içerisinde anlatırken acıların yaşanmaması dileği ile cumhuriyeti kuran ve Türk Bayrağını bağımsız bir ülkede dalgalandıran Mustafa Kemal ve Arkadaşlarına , Kazım Karabekir’e en güzel vefa örneğini göstererek hayır dualarını eksik etmez, o kara günlerin bir daha yaşanmamasını gözyaşları içerisinde dile getirirlerdi.
Annemin annesi olan bizim büyük anne olarak ad verdiğimiz yaşlı anneannem Ermeni Mezalimini 12-13 yaşlarında yaşamış bir insandı. İlk okul sıralarında ki çocukluk anılarımda kafama kazınmış olan onun anlattıkları ve heyecanlı dile getirdiği olaylar günümüz Ermeni iddialarının tam tersini bize açıklardı.
Ermenilerin şehir içerisinde genç delikanlıları ve erkek çocuklarını toplayarak öncelikle onları bilinmeyen yerlere götürüp katlettiklerini hafızamdan hiç silinmeyen şu anı ile anlatırdı. Büyük annem babasını ve yaptıklarını kahramanlık serüveni içerisinde dile getirirken unutamadığı olayı da hatırladığım kadarı ile şu şekilde bize anlatmıştı.
“Babam, tek kardeşimiz olan İbrahim’e hiçbir şekilde dışarı çıkmamasını sıkıca tembih etmişti. Bir sabah ahırda hayvanların altını temizleyen İbrahim hayvan dışkılarını sepetle dökmek için dışarıya çıktığında Ermenilere rastlar ve sepeti de bırakarak eve kaçmış, onu takip eden iki ermeni savaşçısı evin kapısına dayanarak bu genci vermelerini , onu çalıştırmaya götüreceklerini söylerler. Babasının dışarıya çıkan ağabeysinin sakladıktan sonra evi aramalarına müsaade ettiklerini,. Onların bu arama sırasında yaptıkları aşağılayıcı ve küçültücü davranışlarını kendilerine nasıl davrandıklarını bu genci bulamayınca da babalarını rehin olarak götürmek istediklerini o günlerin acısı içerisinde dile getirir ve başka olaylarla bağlantı kurarak mahalledeki bütün evlerin birbirlerine bitişik olduklarını Ermenileri bir evi ararken evlerin duvarlarını delerek başka evlere nasıl kaçıp gizlendiklerini genç kızların ırz ve namuslarını korumak için eski yırtık elbiseler giyip, yüzlerini de islerle kirlettiklerini” , uzun uzun anlatırdı.
Bu olaylar sonucunda Erzurum büyük bir göç yaşamıştır. 1918 yılında Ermeni mezalimi en yüksek dereceye çıkmış , Erzurum nüfusu 4/3’ünü göç olayı ile başka illere sevk etmiştir. İnsanlar kışın o bitmeyen soğuk ve tipisinden, namus ve şereflerini korumak için Anadolu’nun iç bölgelerine ilkel koşullardaki taşıma araçları ile kaçmaya çalışmış. Binlercesi yollarda hastalık ve ağır kış koşullarına mağlup olmuşlardır.
Benim ailemde bu göçmenler arasında Sivas, Amasya ve Tokat yöresine kaçmış, geriye çok küçük bir kesimi dönmüştür. Bugün ailemizin büyük bir kısmı Sivas’ta yaşamakta, dedemizin mezarı bile bu ildedir.
İnsanları yuvasından, yurdundan koparıp, götüren mezalimi yapanlar binlerce insanı yok edenler, her dönemde olduğu gibi son yıllarda da Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerinin desteği ile yaptıkları soykırımı Türkler tarafından yapıldığını bütün dünyaya kabul ettirme yolunda önemli adımlar atmış ve başarılı da olmuşlardır.
İktidar ve muhalefetin çok geçte olsa bir araya gelip, bütün parlamentolara gönderdikleri deklarasyon ile Osmanlı Arşivlerinin bilim adamlarına açılma kararı sanıyorum ki, tarihi gerçekleri de ortaya çıkaracaktır.
Emperyalizm başarılı olabilmek için her dönemde bu tür olayları gündemden düşürmemiş, Türk Devletini aciz ve güçsüz olduğu zamanlarda sözde Ermeni soykırımını hep gündemde tutmuştur. Devlet olarak sadece kınama ve bayramlarda yapılan törenlerde kendimizin izleyebildiği gösterilerden öte bir politika gerçekleştirmememin sıkıntısını her geçen yıl biraz daha fazla çekmeye başladık.
İMF, kıskacında Türkiye’ye ise kuzey Irak’ta ve , Kıbrıs’ta köşeye sıkıştırılmış durumdadır.
Ermeni soykırımının Avrupa’da bayraktarlığını yapan Fransa, Cezayir halkına yaptığı katliamın hesabını dünya kamuoyu önünde henüz verememiştir. Almanya II. Dünya savaşındaki milyonlarca Yahudi’yi nasıl katlettiğini sarsıntını umursamaz bir tavırla karşılayarak dünya kamuoyu önünde bu işleri yapmamışçasına Türkiye’den olmayan bir şeyin hesabını sarmaya kalkışmaktadır.
İngiltere, İrlanda’da ve İskoçya’da yaptığı kitle katliamlarının kan ve barut izlerini hala yaşamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri milyonlarca Kızılderiliyi yok ederek son kalıntılarını da hasta ve bakımsız bir şekilde bir kamp içerisinde hapis hayatı yaşamaya mahkum etmiş, milyonlarca zenciyi ırk ayrımı güderek kölelik zinciri içerisinde eritip yok etmiştir.
Şimdi bu ülkeler bize tarih dersi vermeye kalkışması soykırımı hesabını sormaktadırlar. Bu utanmazlığın ve arsızlığın başka bir görünümü değil midir?
Cevat DURSUNOĞLU ’nun yedeksubay olarak 1918’de Erzurum’a geldiği zaman gördüğü vahşeti anlatan anılarını okuyan her insanın tüylerinin diken diken olmaması, gözlerinin dolmaması mümkün değildir. Hiçbir şey yapmadan sadece bu anıları kitaplaştırıp, Avrupa parlamentolarına, Amerika’ya göndermek bile gerçek soykırımın kimler tarafından yapıldığını açıkça ortaya koyacaktır.
Yeter ki Türk Devletini yönetenler olayların ciddiyetine vakıf olarak bu sorunu çözme çabası ve iradesi göstersinler. Ellerinde kalabilen doküman ve belgeler bile Ermenilerin Türk Irkına yaptıkları soy kırımı en acı şekli ile ortaya koymaya yeterlidir.
24 Nisan Ermeni Soy kırımı olarak kabul edilmeye çalışılırken 12 Mart’ın dünya kamuoyu önüne kara gün olarak çıkarılması ve bu olayların nasıl geliştiğini anlatılması zamanı gelmiştir, sanıyoruz.
Ermeni katliamı dünyanın en büyük katliamlarından birisidir. Bunu dünyaya anlatabilmek için fazla beklemeye gerek yoktur. Her türlü doküman ve belge istenildiği anda bulunabilir.
Katliamı yaşayanlardan dinlenen ve hafızalarda kalanlar, destanımsı bir şekilde ağıtlar halinde yazılarak insanlık adına dünya kamu bilgisine sunulabilir.
Soykırımı ne olduğunu yaşamayanlar sadece belirli ve düzmece propaganda katliama dayanarak gündeme getirenler amaçlarına ulaşmaya çalışırken Türkiye Cumhuriyeti Devletinin silkinerek kendi sorunlarına sahip olması gerekir.
2005 yılının bir hamle yılı olarak bütün dünyaya Ermenilerin Türk ırkına yaptıkları soykırımı anlatma yılı olarak ele alınıp, ilan edilmeli ve her yerde bu konu çekinmeden gündemde tutulup, anlatılabilmelidir.
İnsanlığın ve insanlarımızın bir daha soykırım yaşamamasını . soykırımı yaşatanların ise her zaman lanetlenmesini diliyor, herkese mutlu gelecekler diliyorum.