16 Haziran 2005

AB 'KRİZİ' NİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Müdafaa-i Hukuk
 

Avrupa Anayasası'nın Fransa ve Hollanda'da yapılan referandumlarda reddedilmesi hem AB ülkelerinde hem de diğer ülkelerde 'AB'nin krizi' olarak yorumlandı ve öyle yorumlanmaya devam ediyor. AB'nin 'krize' girmesinden belirgin bir haz alındığını yansıtan yorumların çoğunlukta olduğunu da belirtmek gerekiyor.
Bu tür yorumların maddi temelleri olmadığını söylemek zor. Her şeyden önce, anayasayı reddeden Fransa ve Hollanda AB'nin kurucu üyeleridir ve Avrupa entegrasyonunun motorları arasında sayılır. Ret sonucunun Anayasaya son vermesi veya en azından diğer ülkelerdeki ret eğilimlerini güçlendirmesi, Avrupa Para Birliği'nin geleceği konusunda kuşku uyandırmasi ciddi olasılıklardır. Son olarak, ret sonucunun ABD'nin tek taraflı dünya politikası karşısında bölünmüş ve etkisiz durumda olan AB'yi daha da etkisiz hale getireceği tahmin edilmektedir.
Şoven, ırkçı ve dinci yükseliş
Avrupa Anayasası'nın reddedilmesinin açığa vurduğu diğer bir olasılık da, Avrupa kamuoyunun milliyetçi-şoven eğilimlerini oya çevirmek isteyen ırkçı, dinci ve Hıristiyan-demokrat nitelikli partilerin güçlenmesidir. Bu durumda 'AB krizi' daha da derinleşecektir çünkü AB projesiyle milliyetçilik bağdaşmayan iki olgudur. Biraz daha ileri gidip şunu da iddia edebiliriz: Fransa ve Hollanda'daki ret sonucu, zaten bir süredir varlığı bilinen milliyetçiliğin daha çok cesaret toplamasına ve AB ülkeleri arasında politika eşgüdümü yerine başına buyruk politikaların yeniden çekicilik kazanmasına neden olabilir.
'Kriz'in Türkiye'nin AB üyeliğiyle ilgili sonuçları: Avrupalı ulus-devletlerin Avrupa Birliği bağlamında karşımıza çıkan krizinin kısa ve orta vadedeki sonuçlarını hem kötümser hem de iyimser senaryolar çerçevesinde özetlemek mümkündür.
Üç kötümser sonuç
Kötümser senaryo çerçevesinde şu üç sonuçtan söz etmek mümkündür.
Birincisi, Türkiye gibi aday ülkelerin işi zorlaşacaktır. AB'nin üye sayısını Nice anlaşmasında belirlenen 27 üye ile sınırlı tutma ihtimali vardır. Bu olasılık, küreselleşmeye kaptırdıkları devlet gücünü milliyetçi-şoven eğilimleri istismar ederek kazanmaya çalışan Avrupalı politik elitin, Türkiye gibi hayali tehlikeler icat etmesininin sonucudur. Bu durumda, Türkiye'nin üyelik perspektifinin kapanmazsa bile sulandırılması veya 'imtiyazlı üyelik' seçeneğinin daha çok taraftar bulması mükündür.
İkinci sonuç, Türkiye'nin AB'yle bütünleşmeye bakışında 2002 öncesine dönüş olasılığının artmasıdır. AB'den gelen olumsuz sinyaller karşısında, hem hükümet hem de muhalefet Türkiye'nin AB'ye yaklaşımını geçmişte karakterize eden kuşkucu tutuma daha çok eğilimli olacaktır. Bu durum, benim daha önce ankor/kredibilite (dayanak/inandırıcılık) ikilemi olarak tanımladığım dinamiğin yeniden güç kazanmasına yol açacak. Bu dinamik hem reform sürecini yavaşlatacak hem de yapılan reformların ekonomik performans üzerindeki olumlu etkisini azaltacaktır.
Üçüncü sonuç, yukarıdakilerle yakından ilgilidir: Avrupalı ulus-devletlerin AB bağlamında ortaya çıkan krizi Türkiye'nin ABD'ye yönelmesine yeniden hız kazandıracaktır. Bu durumda, Türkiye liberal piyasa ekonomisiyle otoriter politik rejimin bileşiminden oluşan, yani daha da eşitsiz gelir dağılımıyla karakterize edilen, bir bölge gücü olamaya çalışacak. Bu gücünü de ABD'nin dünya politikasının çizdiği sınırlar dahilinde ve bu politikanın tercihleri doğrultusunda kullanacaktır.
İyimser bir 'arzu'
İyimser senaryo çerçevesinde, sonuçtan çok bir arzudan söz etmek mümkün. Gerçekleşme olasılığı çok az olmakla birlikte, bu arzuyu şu şekilde özetleyebilirim: Türkiye'nin 'Avrupa'ya rağmen gerçek bir Avrupa birliğini savunması, küreselleşen bir dünyada Westphalia modeline geri dönüşün çıkar yol olmadığını göstermesi, bunun için AB gibi uluslar-üstü kurumların gerekliliğini Avrupa kamuoyuna anlatması, Avrupalı politik elitlere kendi kamuoylarıyla ilişkilerinde milliyetçiliğe oynamaması için yardım etmesi. Kısacası yeni bir 'Avrupa rönesansı' yaşanması için itkinin artık merkezden değil çevreden geleceğini göstermesi. Olasılığı düşük olan bu arzu aslında bir ütopyadır. Ama ütopyalarla yaşamak hayal yoksunluğundan daha iyi bir seçenektir.