Meraklı olan, soru soran, ve etrafta
neler olup bittiğini takip edenler, başlarına gelecek bir felâketin ansızın
meydana gelmeyeceğini bilerek, gerekli tedbirleri zamanında almağa çalışırlar.
Şahit olduğumuz apaçık gerçekler ile yüzleşmez, ve gereken tedbirleri
almaz isek, felâket kapımızı çaldığında en azından hazırlıksız yakalanırız.
Farkında olmamız gereken apaçık gerçekler bize Türkiye’nin bir yol ayrımına
geldiğini gösteriyor. Seçilecek yolu belirleyecek olan da sizsiniz.
Sınırların serbest ticarete açılmasını isteyen çok uluslu şirketlerin
üretimlerini emeğin ucuz olduğu fakir ülkelere kaydırmağa başlamasından
sonra, kapitalizmin kendi evlâtlarını besleyemez bir duruma düştüğü aşikârdır.
ABD ekonomisi bu yıl en az 750 milyar dolar dış ticaret açığı verecek.
Buna karşılık, başta 600 milyar dolar ile Çin olmak üzere Asya ülkelerinin
çoğunun dış ticaret fazlası vermeleri bekleniyor. ABD “sürdürülemez olan”
bu durumdan rahatsız, ve Fas’tan Afganistan’a kadar “Büyük Ortadoğu” olarak
isimlendirdiği bölgedeki enerji kaynaklarının ileride kendisine rakip
olarak gördüğü başta Çin ve Rusya olmak üzere Asya ülkelerinin eline geçmesini,
III.üncü Dünya Harbi’ni de göze alarak, engellemek istiyor. Bunun Türkçesi,
ABD’nin Orta-Doğu ve Hazar petrollerine el koymak istemesidir.
ABD’nin Orta Doğu ve Asya’daki dünya enerji kaynaklarını ele geçirme talebine,
hır çıkarmadan, “sûlhen” boyun eğmeyi seçen bir ülkenin yönetimi, ya “glasnost
/ perestroyka” türünden, ya da sonuncusu Ukrayna’da tezgâhlanan “kavuniçi
devrimler” benzeri “demokrasi katakullileri” ile, bunlar işe yaramazsa
da, askeri bir darbe ile değiştiriliyor. “Bu talebinizi biz sûlhen karşılamaya
razı gelmiyor, ve reddediyoruz” diyen ülkelere ise “demokrasi ve insan
haklarını hiçe sayan diktatörlükler oldukları” ve “kitle imha silâhları
üreterek aslında uluslararası terörizmden başka bir şey yapmadıkları”
ileri sürülerek, silâhlı müdahale yapılıyor. Olana bitene sessizce seyirci
kalan Birleşmiş Milletler’in dönemi bitmiştir. Dünyada artık orman kanunları
geçerlidir. Şahit olduğumuz bu ilk aşamada, “hır çıkarmadan sûlhen teslim
olan” Rusya’nın mirası paylaşılmaktadır. Peki, hani NATO üyesi Türkiye’nin
payı ? ABD bize ödenecek bir pay varsa, bunun Avrupa tarafından ödeneceğini
söylüyor. Sözde AB üyeliğimizin ABD tarafından desteklenmesi bu anlama
gelmektedir. Fransa ve resmen Amerikan işgali altındaki Almanya ise, Türkiye’ye
bu payı ödememek için nasıl yan çizeceklerine şaşırmış durumdadırlar.
Orta tabakanın yok olduğu, ve kişi başına düşen millî gelirin düşük dolar
kuru ile 4 bin dolar olarak hesaplandığı Türkiye’nin, “küresel” ekonomiden
alacağı pay bu mudur ? Bu mirastan Türkiye’nin payına Afganistan ve Kosova’da
yaptığı “küresel” bekçilikten başka bir şey düşmemektedir. Bâkü – Tiflis
– Ceyhan petrol boru hattından bir yılda gelecek olan 250 milyon doları
biz bugün “faiz” adı altında neredeyse her gün Galata bankerlerine ödüyoruz.
Sadece BM değil, NATO’da bitmiştir. NATO üyesi ABD’nin işgâl ettiği bir
coğrafyaya sığınan, ve orada barınarak hazırlıklarını tamamlayan ayrılıkçı
Kürt teröristler, bu bölgeden NATO üyesi Türkiye’ye sızarak, her gün askerlerimizi
şehit etmektedirler. NATO üyesi ABD’indeki eyaletlerin tümü ile Avrupa’nın
çoğu sözde Ermeni soykırımını tanımıştır. Bir gemimiz tatbikât esnasında
güdümlü füze ile “kazara” vurulmuş, “Çekiç Güç” ayrılıkçı PKK teröristlerine
yardım etmiş, buna itiraz eden kahraman bir orgeneralimizin kutup şartlarında
uçabilen uçağı “buzlanma” sebebi ile düşmüş, Amerikan askerlerinin topraklarımızda
konuşlanmalarını kabul etmediğimiz için Türk askerlerinin başına Süleymaniye’de
çuval geçirilmiş, Kıbrıs’taki askerimizi çekmemizi öngören Annan Planı’nı
kabul etmemiz istenmiş, Rum patriği “ekümenik” sıfatı ile Ankara’daki
büyükelçiliğe dâvet edilmiş, ve neden Suriye’yi ziyaret ediyoruz diye
azarlanmışız. Evet, Türk milleti “hıyar” değildir, Türkiye’de “Amerikan
karşıtlığı” diye yutturulmak istenen bir olgu vardır, ve bunun müsebbîbi
de biz değiliz. ABD, AB, ve Türkiye, ABD’nin çizdiği bu yolda birlikte
devam edip etmeyecekleri hususunda artık bir karar vermek zorundadırlar.
Sözde “tam üye” olup zenginleşeceğiz diye bizi uyuttukları Avrupa Birliği’nin
siyasi bir geleceği kalmamıştır. “Önce Fransa’nın, sonra Avrupa’nın refahı”
diyen Fransız halkı, Avrupa’da kurulması plânlanan siyasi birliğin temellerini
dinamitlemiştir. Avrupa’nın “sözde Türkiye de dahil genişlemesi” askıya
alınmıştır. Yapılan onca hakaret ve istisgâle karşılık, güçlü bir Avrupa
istemeyen ABD’nin yönlendirmesi ile “tam üyelik talebini ısrarla masadan
geri çekmeyen,” ve “hani benim payım” diyerek AB’ni resmen dağıtan Türkiye
için düşünülen “imtiyazlı ortaklık,” artık açıkça dillendirilmeğe başlanmıştır.
İmtiyazlı ortaklığın müzakere edildiği bir durumda, AB hayalleri biten
yığınlara hal-i hazırda yürürlükte olan Gümrük Birliği’ni nasıl izah edecekler?
“Siz hiç merâk etmeyin, AB dağılmamıştır, dimdik ayaktadır, ve Türkiye’yi
alacaktır” diyerek! İmtiyazlı ortaklık lâfı ortadan kalkmayacağına göre,
başta Gümrük Birliği Anlaşması’nın gözden geçirilmesi olmak üzere, AB
ile yollarımız üç vadede resmen ayrılacaktır. Avrupa’nın vermeğe yanaşmadığı
payımızı evanjelist ABD mi verecektir ?
Enflâsyonu düşürmek için döviz çıpasına sarılan Türkiye, başta Gümrük
Birliği ve Dünya Ticaret Örgütü yüzünden dış ticaret açığı vermekte, ve
bu açığı finanse etmek için de bir avuç Galata bankerinin “sıcak parasına”
“iç borçlanma faizi” adı altında vahşîce kaynak aktarmaktadır. ABD’nin
güdümündeki IMF’nin emri ile kâr eden Seydişehir ve Erdemir gibi Cumhuriyet
kurumları “limanları ve barajları ile birlikte” haraç mezat satılmaktadır.
Türkiye’nin iç ve dış borçları “yabancıların tavsiyelerine uyduğumuz için”
sürekli katlanmış, ve artık geri ödenemez ve döndürülemez duruma gelmiştir.
Petrol ve altın fiyatlarının patladığı, AB’nin “sözde genişlemesinin”
“balık kavağa çıkana dek durmasından” ötürü Euro’nun tepe taklak gelerek
değer kaybettiği “liberal piyasalarda,” Yeni Türk Lirası “değer” kazanmaktadır.
Neden ? AB’nin siyasi bir geleceğinin kalmamasıyla birlikte, “imtiyazlı
bir ortaklık” için ne zaman açılıp açılmayacağı, açılsa bile ne şekilde
sonuçlanacağı belli olmayan “ucu açık” bir “müzakere takviminin” yüzü
suyu hürmetine, “Türkiye’ye yabancı yatırımların gelerek ekonomimizi düze
çıkaracağı” masalına, başta Galata bankerleri olmak üzere, kargalar bile
güler! O vakit Galata bankerleri neden “liberal piyasaların” gereğini
yerine getirip pozisyonlarını kapatmıyor da, YTL’nın sanki hiç bir şey
olmamış gibi “değer kazanmasını” seyrediyor? Topun ağzında aslında kendilerinin
olduklarını biliyorlar da, ondan! Alacak verecek hususunda Hazîne ile
karakolluk olmak istemiyorlar. Hazînemizi soymakta olan bu faizcilerin,
üç vadede “daha önceden şâhit olmadığımız türden hakîki bir ekonomik krizin”
içerisine düşecekleri bellidir.
Peki sonra ? İçeride ve dışarıda, “IMF ile yeni bir anlaşma yapalım da,
şu iç ve dış borçlarımıza bir ödeme plânı hazırlayalım, nasıl olsa AB
bizi 25 sene sonra tam üye yapacak” diyecek bir babayiğit bulamayacaklardır.
Bence geriye üç seçenek kalıyor. Bunlardan biraz uzak gözüken birinci
ihtimâl, tıpkı Fransa ve kıta Avrupası’nda görülmeye başlanan milliyetçi
akımlar gibi “nasyonal sosyalist” bir yapılanma içerisinde, önce Galata
bankerleri sonra da ayrılıkçı Kürtler ve misyonerlik de dahil her türlü
irtîca ile “iç huzurun” sağlanmasını müteâkîp, bizimle ayni tehdidten
muzdarip komşularımız ile Çin ve Rusya’nın gölgesinde bir işbirliğine
giderek, önce çaktırmadan, sonra da alenen “Batı karşıtı” cepheye geçmemiz.
Yani hepimizi korkuttukları, “borçların kısmen de olsa deve edildiği,”
ve tatlı faiz rantının kesildiği bir “kâbus senaryosu.” Bunun hemen ardından
kopabilecek “metâl bir fırtına” da cabası! Birinci ihtimâlin sonunda,
ABD taleplerinden geri adım atmaz ise, üç vadede bir fırtınanın kopacağı
muhakkâaktır. Ancak kopacak bu fırtınanın “et, tırnak, diş, kazma, kürek,
taş ve sopa” öğelerini de içereceğini unutmamak gerekir.
İkinci ihtimâl ise, “teslim olarak”, ABD’nin, yâni vahşî kapitalizmin,
“sûlhen” kucağına düşmektir. Yâni, çökmüş bulunan bir AB ile göstermelik
de olsa “imtiyazlı ortaklık” müzakerelerine oturduktan sonra, iç ve dış
borçlarımız iki trilyon dolara çıkana dek IMF, DB, ve DTÖ politikalarını
uygulayarak yerli üretime son vermek. “Stratejik ortaklarımız” ile anlaşarak,
ayrılıkçı Kürt terörünün, irticanın, ve aç kalarak sokağa dökülecek olan
yığınların “başını koparmak” üzere “eli sopalı” bir rejim kurmak. Annan
Plânı’nı kabul ederek askeri Kıbrıs’tan çekmek, Yunanistan’ın Ege’deki
karasularını 10 mile çıkarmasına ses çıkarmamak, 1915 tarihindeki “trajik
olaylardan” ötürü Ermeniler’den özür dilemek, Patrik efendi hazretlerini
“ekümenik” sıfatı ile tanımak, ve ABD’ni Karadeniz’e sokmamaya gayret
ederek “ateş, kan, ve barut” kokan Büyük Orta Doğu Projesi’ne bilfîil
destek olmak. Egemenliğimizi, bağımsızlığımızı, üniter devlet yapımızı,
toprak bütünlüğümüzü ve dinimizi “global trendlere” (yâni, küresel eğilimlere)
uygun bir biçimde üç vadede “sûlhen” değişime uğratarak sulandırıp, “ılımlılaştıracak”
olan ikinci ihtimâl, içeride birbirimizi boğazlamamıza, dışarıda da başta
Rusya, Irak, İran ve Suriye olmak üzere komşularımızla ilişkilerin “ciddî
bir biçimde ısınmasına” neden olacaktır. İyi gibi gösterilen ikinci ihtimâl
ne mi getirecek ? İzzet-i nefsimiz ve haysiyetimizin üç vadede ayaklar
altına alınacağı, önce sefalêt sonra da esaret ile sonuçlanacak, “hür
doğup hür yaşayan Türk ve Müslüman” kimliğimizden “dünya vatandaşlığına”
doğru bir “tenzil-i rütbe.”
İkinci ihtimâl, millî güvenliğimizin kurulmak istenen yeni dünya düzeninin
dayattığı “küresel güvenlikte” yattığını kabul ederek, “ABD’nin üzerimize
sıçramasından ziyade,” aralarından bazılarının nükleer silâhlara da sahip
olduğu bölge devletleriyle çatışmayı yeğleyenler tarafından, “yetkililere”
açıkça teklif edilmektedir. BM, NATO, AB ve ABD’nden daha önce hiç mi
kazık yemedik? Ya ABD Kuzey Irak’taki müttefiklerini ve kendi icâd ettiği
“ılımlı İslâm’ı” satmaz, ve borçlarımız iki trilyon dolara yaslanınca
da “ben donanmamı Boğazlardan geçirerek Rusya’nın yumuşak karnı olan Karadeniz’e
yerleştireceğim” diye tutturur ise ne olur?
Yukarıda bahsedilen birinci seçenek gündeme gelir ama, o “gölgeli” seçenekte
de “tam bağımsızlık” yok. İyi de, istiklâlimiz bizim “en kıymetli hazinemiz”
değil miydi? Geçmişte istiklâlimize ölümü göze alarak kan verip de sahip
çıktığımız “Nutuk” ta yazmıyor mu? Peki kime emanet edilmiş şu “istiklâlimiz”?
Millet hiç aynaya bakıp da düşünmez mi sanıyorlar ? Sakın “damarlarımızdaki
asil kan” anîden sulanmış olmasın? Haydi canım, yoksa üçüncü bir ihtimâl
daha mı var ? Evet, yüreğinize ve etrafınıza bir kulak verin, galîba var
! Yapılan anketlerde %82 olarak hesap edilen üçüncü ve kuvvetli bir ihtimâl
olmasaydı, ABD “Türkiye’deki şu Amerikan karşıtlığına bir çare bulun”
diye sızlanır mıydı ? Yoksa şu “Amerikan karşıtlığı” diye yutturmak istedikleri,
parolası “milli egemenlik ve bağımsızlık” olan anti emperyalist Atatürkçü
hareket tarzı Müdafaa-i Hukuk mu ? İstiklâlimizin “tartışmaya açılmak
istendiği” zor günlerin gelip çattığı apaçık ortada. Bu şartlar altında
kopması üç vadede muhakkak olan bir fırtınada, hangi tarafta yer alacağınıza
daha sağlıklı karar verebilmeniz için önce “fikrinize” sonra da “vicdanınıza”,
mukayyet olun.
|