Ankara Kocatepe camisi’nde, son şehit
cenazesinde, yetkililere “Bir avuç PKK teröristi ile baş edilemiyor mu?”
diye tepki gösterilmiş…
Vatandaş da işin farkında…
Terörle mücadelede irade zafiyeti var.
Terörü tekrar biz azdırdık.
Bu işi, elbirliğiyle yaptık.
Bunda hepimizin günahı var!..
Hiç kimse ve kurum kendini sorumluluktan kurtaramaz.
En azından, olup-bitenleri bir seyirci gibi izledik.
Bunun sonucu olarak da, son dönemlerde, güvenlik güçleri PKK ile mücadelede
çok sayıda şehit verdi. Bir yılda verilen şehit sayısı 114 olarak açıklanıyor.
Özellikle PKK’nın mayınlama eylemlerinde kayıplar arttı. Neredeyse, terörün
en yoğun olduğu 1992-1995 dönemine ulaştı. Ayrıca daha yazın ortasındayız;
önümüzdeki günlerde terörün daha da tırmanması ve hatta metropollere sıçraması
ihtimal dahilindedir. İşte, Kuşadası gibi gözde turizm merkezlerinden
birindeki patlama olayında 5 kayıp.
Hani, PKK terörünün beli kırılmıştı?
Siyasetçi ve sivil-asker görevlilerin bu yöndeki açıklamalarına bakıp
ta, onlara şimdi ne demek gerekir?
Örgüt başının İmralı’da cezaevinde olması, terörle mücadelede neyi değiştirdi?
Adam cezaevinde, hem devlete kendini korutturuyor ve hem de İmralı’dan
verdiği talimatlarla örgütünü yönetiyor. Basında bu konuda yüzlerce haber
çıktı. Hakkında bir cezai işlem yapıldığını duydunuz mu? Sanki, dışarıda
bir terör örgütünü yönetirsen suç işlersin; bunu içeride, cezaevinde yürütürsen
suç olmaz.
Kimse duymadı, kimse görmedi değil mi?
Hayır, duyarlı kesimler işin farkındaydılar; görevleri icabı, sıkıntılarını
ilgili makamlara iletmişlerdi. Bir hareket görmeyince de düşüncelerini
basınla paylaşmışlardı. 2004 yılı Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda Kara
Kuvvetleri Komutanı “Bizden başka bir ülkede cezaevinden yönetilen terör
örgütü var mı?Adam 21 Ekim’de avukatlarıyla görüşüyor, 23 Ekim’de bir
yazarımız, gazetesinde manşetten ne dediğini herkese duyuruyor. Terörle,
böyle mücadele edebilir misiniz?” diye basına soruyordu. Jandarma Genel
Komutanı da, “Öcalan, örgütü İmralı’da, Şam’da olduğundan daha rahat idare
ediyor” diyerek rahatsızlığını kamuoyuna yansıtıyordu.
Yakalanmasından siyasi rant sağlayanların, AB’nin dayatmaları ve ABD’nin
istekleri peşinde koşarak ülkeyi böyle bir açmazda bırakanların, şehit
kanlarında sorumlulukları yok mu? Şimdi vicdanları sızlamıyor mu?
Bunlar, 1992-1995 yılları arasında terörle mücadelede elde edilen olumlu
sonuçları, ortadan birer birer kaldırmak için ellerinden gelen her şeyi
yaptılar.
Hatta, terörle mücadele eden kurum ve birimler yerli yersiz ve de haksız
olarak yıpratılmaya, halkın gözünde küçük düşürülmeye çalışılmıştır. (TSK’nın
güzide bir birliği ve komutanlarını yıpratmak amacıyla malum basın günlerce
yayın yaptı.) Güvenlik güçlerinde bazı birimlerin kaldırılmasına veya
mevcutlarının azaltılmasına neden olunmuştur.
Avrupa Birliği’nin istekleri ile, güya demokratikleşme ve insan hakları
adı altında, Türkiye’yi etnik ve mezhepsel bölünmeye götüreceğine hiç
aldırmaksızın, anayasal ve hukuk yapımızda doludizgin değişiklikler yapıldı.
Hiçbir kurum ve görevlisi çıkıp da, yahu nereye gidiyoruz, yarın ülke
tekrar kan gölüne döner, demedi.
Aksine, Genelkurmay Başkanı “Bana çok haksız eleştiriler yapıldı. Ama
devletin uyum içinde olması lazım. Hata yapmamak gerekir. Ben hükümete
bağlı bir organım. İnsanlar ve hükümetler geçici ama, kalıcı olan devlettir.
Devletin organlarının uyum içinde çalışmaları esastır” düşüncesini her
defasında gündemde tuttu.
Siyasetçiler de ülkenin duvara çarpmasına yol açacak gelişmeleri önlemek
adına hiç bir şey yapmadılar.
Akıllarının ucundan bile geçirmediler; bir gün gelir terör yine ülkeyi,
bu sefer daha karmaşık yapıda ve ağır olarak vurur diye…
Terör olayları tekrar can almaya, şehitler evlerine gelmeye başlayınca,
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt dayanamayıp, nihayet,
“ Terör tehlikesi büyüyor. Bugün 1999’dan daha ciddi bir zorluk içindeyiz.
Zira terörle mücadele unsurlarının çoğu artık elimizde yok. Ortada çok
ciddi bir durum var. bunun yanında terörle mücadelede elimizdeki çeşitli
güç unsurları 1999’dan geride. Zira, terörün düşük seviyeye indirgenmesi
sonrasında olağanüstü hal uygulamasının kalkmasında kimi yasaların değişmesine
kadar bir dizi yeni durum ortaya çıktı. Yeni terör örgütü üyelerinin sayısı
1999’daki rakama ulaşırken biz 1999’daki mücadele gücünün gerisindeyiz.
Bu çok tehlikeli bir durum” demiştir.
Basında çıkan bu açıklama Başbakan yardımcısı Abdullah Gül tarafından,
“Sayın Genelkurmay Başkanı’nın bu konudaki mesajı açık; ‘Türk Silahlı
Kuvvetleri adına ben ve Genelkurmay İkinci Başkanı açıklama yaparız’ demiştir.
Biz gereken yerde gerekli mesajları veriyoruz” şeklinde yanıtlanmıştır.
Askerin, terör konusundaki endişeleri, siyasi iktidar tarafından ABD yetkilileri
ile yapılan görüşmelerle karşılanmaya çalışılmıştır. Başbakan, ABD’de
yaptığı çeşitli basın toplantılarında “ABD’nin Türkiye’nin PKK konusunda
kaygılarını paylaştığını” belirterek “inşallah bu süreç içerisinde Kuzey
Irak’taki PKK terör örgütünün kamplarına yönelik çalışmalarda da gerek
koalisyon güçlerinden, gerek Irak yönetiminden bu tür desteği alarak müşterek
çalışma içerisinde bunu yürüteceğiz” görüşünü vurgulamıştır.
Bu vurgulamadan anlaşılan, siyasi iktidarın terörle mücadelede, tek başına
hareket etme gibi düşüncesi bulunmuyor. Kısacası, terörle mücadelede ABD’nin
hoş gördüğü- müsaade ettiği ölçüde ve şekilde hareket edecek. Yani, meselenin
gerektirdiği önlemleri almak konusunda bir siyasi irade mevcut değildir.
ABD’nin tutumunu ise, Abdullah Öcalan şöyle açıklıyor: “ABD, PKK’yı Türkiye’ye
karşı kullanıyor. ABD, PKK’nın barışını değil kavgasını istiyor. ABD,
PKK kartını elinden bırakmak istemez. PKK’nın sırtından Türkiye’yi Suriye’yi,
İran’ı tehdit ediyor. Bunlar PKK üzerinden kesin oynuyorlar, kritik zamanı
bekliyor. PKK’yı destekleme değil, silah gibi tutacaklar’…” (Mehmet Faraç;
Cumhuriyet, 10 Haziran 2005)
AB ise: “Türkiye’deki Kürt sorunu ile ilgili olarak bir uluslar arası
konferans düzenlenmelidir.” (AP: 17.09.1992 kararı.); “AP, çıkmazı aşmak
ve sorunun barışçıl biçimde siyasi bir çözüme doğru gidilmesi için, ülkenin
güneydoğusundaki askeri operasyonları durdurması ve tüm Kürt örgütlerle
görüşmelere başlaması için Türk hükümetine çağrıda bulunur.” (AP,20.06.1996
tarihli kararı.); “Tüm ilgili tarafları ülkenin güneydoğusundaki düşmanlıklara
bir an önce son vermeye, Türk hükümetini Kürt güçleriyle uzlaşma sağlamak
üzere daha etkin adımlar atmaya davet eder.(AP’nin 15.12.2004 tarihli
kararı)
Böylece, anlaşılıyor ki; Türkiye’de siyasi iktidarlar, ABD ve AB’nin PKK
politikalarına uygun düşmeyecek hareketlerden uzak durmaktadırlar; ABD
ve AB’nin isteklerini gerçekleştirmekten başka şey düşünmemektedirler.
Sonunda; işte gelinen nokta:
Orgeneral Büyükanıt’ın ifadesi ile “Terörle mücadele unsurlarının çoğu
artık elimizde yok. Ortada çok ciddi bir durum var.” Buna, terörle mücadele
için siyasi irade yokluğu da eklenmelidir.
Bir de, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök’ün 30 Ağustos 2002 Zafer
Bayramı nedeniyle Gazi Orduevi’nde verdiği resepsiyonda, “ Tehdit varsa
tehdidi karşılayacak güç de vardır. Tehditle ilgili önlemler alındığında
tehdit, tehdit olmaktan çıkar. İrtica ve bölücülük tehdidi Osmanlı’dan
beri var. Bunlar yağmur yağdıkça büyüyen mantarlar gibi” açıklaması, birçok
zihinlerde çağrışmaktadır. Açıklama yapılırken, acaba, hiç bugünler akla
gelmiş olabilir mi?
Bilemiyoruz!
Ancak, mantarlar zehirli!
Önlemler yeterli gelmemiş ki;
Etrafa ölüm saçıyorlar.
Öyle ki; Hakkari’nin Çukurca ilçesinde bir üsteğmenimiz ile üç erimizin
şehit ve 4 askerimizin yaralanma haberini, Genelkurmayın terörle mücadeleyi
kararlılıkla sürdürdüğünü belirterek “Bundan taviz verilemez. Her ülke,
güvenliğini sağlamak için tedbir alma hakkına sahiptir. Gerekirse sınır
ötesi harekatta yapılır. Bu meşru müdafaa hakkımızdır.” diyen 2 inci Başkan’ın
sözlerini, televizyon kanalları haber bültenlerinde, gazeteler ise manşetlerinde
birlikte verdiler.
Demek ki; bunca kayıp, bunca şehit “meşru müdafaa hakkımızı” kullanmak
için karar alacak iradenin oluşmasına, henüz yeterli olamamaktadır.
|