Üstünden bir hayli zaman geçti…
Bir televizyon programıydı.
Nabza göre şerbet veren ünlü bir profesör, yanında daha genç bir bilim
adamı ve bir de (E) Orgeneral; ordu komutanlığı da yapmış…
Gelişi güzel bir söyleşi, sohbet te denilebilir…
Genç bilim adamı daha tutarlı şeyler söylüyor. ABD’den yeni gelmiş gibi…
Türkçe kadar İngilizce kelimeler kullanıyor, düşüncelerini aktarırken…
Buna rağmen, daha tutarlı yaklaşım içinde. Büyük Ortadoğu Projesini (BOP),
ABD ve AB açısından anlatıyor. ABD’nin amacının, bu coğrafya içerisinde
rejim değişikliği yapmak olduğunu, uzun uzun anlatıyor. Nihai amacın ulusların
yok edilip, yerlerine etnik ve mezhep yapılarına dayalı yönetimleri
iş başına getirmek olduğunu söylüyor. Irak’ı örnek veriyor
ve şimdiden üçe bölünmüş olduğunu vurguluyor… Sıranın İran’a gelmekte
olduğunu belirtiyor. Sonunda, ABD’nin bu politikalarının başarı şansının
çok zayıf olduğunu ifade ediyor ve ayrıca da, “Ortadoğu’da çözümsüzlüğe
doğru gidildiğini ve muhtemelen ABD’nin bunun altında kalabileceğinin”
büyük bir ihtimal olduğunu da belirtmekten geri durmuyor.
Tecrübeli profesör, özellikle TRT’de ücretli, programlar yaparken kazandığı
kurnazlıkla, kısa bir değerlendirme yaptıktan sonra sözü (E) Orgeneral’e
bırakıyor. Sözü verirken de, kaleye, ustalıkla bir vuruş yapıyor. Diyor
ki:
“Türkiye hep kırmızı çizgileri olduğunu söyledi. Kuzey Irak için söyledi,
Kıbrıs için söyledi. Ancak gelinen noktalar belli. Türkiye acaba, böyle
yapmakla inandırıcılığını kaybetmiyor mu, o zaman bu
kadar masraflara girip çok büyük bir ordu beslemesi doğru mudur? İç güvenlik
için jandarma gücüyle yetinmesi daha akılcı değil mi? Orduya yapılan harcamaların,
daha verimli kamu yatırımlarına yönlendirilmesi daha doğru olmaz mı?”
(E) Orgeneral bu soruları çok temkinli olarak cevaplandırmaya başladı.
Zor durumda kalmıştı. Söze “İlk bakışta değerlendirmeniz haklı ve doğru
olarak görülebilir. Ancak, demokratik ülkelerde işler başka türlü yürüyor.
Buralarda güç merkezleri sadece siyasi iktidarlar ve
ordu değil, İktidar sivil güçler arasında paylaşılıyor.
En büyük güç medya ve halkın kendisidir.
Medya ve halk tepkisiz ise iktidar ve ordu tek başına
fazla etkili olamaz” diye başladıktan sonra da şu örneği verdi: “Tel-Afer’de
Türkmenlere yapılan saldırılara Türk Halkı tepki göstermedi. Sivil toplum
kuruluşları ne ‘Taksim Anıtı’na’ bir çelenk koydu ve ne de mitingler düzenledi.
Toplum, yani halk tepkisiz ve medya duyarsız olunca siyasi iktidar ve
ordunun yapacağı fazla bir şey yoktur.”
Üçlü arasındaki söyleşi bu çizgide devam etti.
Sonra da, geyik sohbetine dönüştü.
Peki, ne var, ne oldu da bu kadar önemsiyorsunuz? Benzeri programlarda
daha vahim, daha hayret verici düşünceler ileri sürülüyor, alıştık artık
denilebilir…
Doğrudur da…
Bu Sayın (E) Orgeneral sık sık televizyon kanallarında programa çıkıyor,
sağduyulu ve kamuoyunun da beğenisini kazanmaya başlayan konuşmalar yapıyordu…
Neden bu defa topu “taca” attı… Hazırlıksız mı yakalanmıştı; yoksa, o
da içine düşülmüş durumdan çıkabilmek için yolların tükenmekte olduğunu
mu, fark etmeye başlamıştı?
Yoksa hiçbiri değildi de, ünlü hoca fıkralarının birinde ki “talkım ve
salkım” sözünde anlatılmak istenen mi, söz konusuydu?!..
Veya, son zamanlarda Genelkurmay elitlerinin açıklamalarının etkisinde
mi kalmıştı?
Ne diyorlar üst komutanlar, Genelkurmay adına yapılan açıklamalarda:
“Emeklilikten sonra da hem geçmişe hem de geleceğe dönük önemli sorumluluklar
sürer. Bu sorumlulukların bugün de devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz.”
“Öte yandan dünyada artan yeni demokratik değer yargıları ve değişen egemenlik
kavramları bu yeni ve zorlu görevin başarılabilmesinde yeni konsept ve
doktrinlerin üretilmesini zorunlu kılmaktadır.”
Denilmemekte midir?
Ayrıca da :
“Son zamanlarda medyada ve halkımızda şöyle bir beklenti hissediyoruz.
‘TSK her zaman her önemli konuda evet veya hayır
diyerek kesin tavır koymalıdır, hatta koymak zorundadır ve bunu da kamu
ile paylaşmalıdır.’ Elbette bu düşünceye de saygılıyız. Ancak, TSK’nın
her konuda tavır koyan taraf olması veya her şeyi kamuoyuyla paylaşması
da beklenmemelidir.” açıklanması kamuoyuna duyuruldu. (Bu açıklama Kıbrıs’ta
Annan Planı için gidilecek referandum öncesi, Orgeneral Sayın Hilmi Özkök
tarafından yapılmıştır.)
Bir de “Tarafsızlık” konusunda:
“İç Hizmet Kanunu gereği ‘TSK her türlü siyasi tesir ve düşüncenin’ dışındadır.
Dolayısıyla TSK üzerinden siyaset yapmak yanlıştır, tehlikelidir.
Anayasal Konumu belli olan TSK, demokratik sistem içerisinde siyasi bir
taraf olarak gösterilmemeli, taraf olmaya zorlanmamalıdır!
TSK’nın bugüne kadar daima taraf olduğu ve bundan sonra da taraf olmaya
devam edeceği konu; demokratik, laik, sosyal bir hukuk devlet niteliğiyle,
Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusu ve toprağıyla bölünmezliğinin sonsuza kadar
korunması ve kollanmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni ileriye götürecek,
geleceğe taşıyacak ana ilkeler laiklik ve çağdaşlıktır.
Hiç kimse; TSK’nın bu konularda tarafsız kalmasını beklememelidir.”( Ulusal
Egemenlik ve tam bağımsızlık, herhalde unutulmaktadır. Ayrıca
taraf olma nasıl bir şey ki sadece devir-teslim törenlerinde hatırlanıyor,
hatırlatılıyor…Ayrıca Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlığımızın tartışılması
çağrısında da bulunuldu, Gnl.Kur. II.Başkanı tarafından)
Acaba, “tek tiplilik felsefesi” direktifi “şeklen-sivillik” yaşamını mı
da, kapsıyor?..
Yani, konuşacaksanız bura gibi konuşun, yoksa susun, anlamına mı geliyor?
Asker Ocağı; nasıl olsa kursakta karavana yemeği vardır mı denilmektedir?
Ancak, oradaki yemin “Tanrımıza hamd olsun, milletimiz var olsun” olarak
yapılır!
Yoksa, karavananın kaynağı mı hatırlanmamaktadır!
Bilinmez, ancak, Emekli Orgeneralin sözleri çok önemliydi ve yorumlara
da açıktı.
Sayın (E) Orgeneral gerçek suçlu, yumuşatılmış söylemiyle, sorumlular
olarak halk ve sivil toplum kuruluşlarını görmekte olduğuna
göre; bizim bakış açımızdan kendileri de sorumlulardan biridir, çünkü
emekli olmuş, artık kendisi de siviller arasına katılmış bulunmaktadır.
Acaba, Sn.( E) Orgeneralimiz STK’dan birine üye olmuş mudur? Ayrıca, bunlardan
birinde görev almış mıdır? Yoksa Emekli diğer üst komutanlar (çoğu) gibi
askeri mahfillerde zaman mı geçirmektedir? Biz sivilleri (başı bozukları)
bir tarafa bırakalım, ancak yeni siviller (emekli üst komutanlar)
Taksim Anıtı’na bir çelenk koymayı düşünmemişler midir?
Sayın Emekli Orgeneralin bu eleştirisi meslektaşlarının kurmuş oldukları
dernek ve vakıfları da kapsıyor mu?
Meslektaşlarının veya kurumlarının denetim, gözetim ve yönlendirmesi altındaki,
ancak hukuken statüleri sivil toplum kuruluşu olan topluluklar bugüne
kadar hangi sivil etkinliğin içinde yer almışlardır?
Onlar da “tek tip üniforma” gibi “tek tip felsefe” anlayışının etki alanında
mıdırlar?..
Yoksa, çelenk koyarken “güvenlik” önlemlerine takılmak veya bildiri yayımlarken
“izin” talep etmek külfeti mi göze alınamamaktadır?
Hep gökyüzünden yeryüzünü seyredenlere halk artık, fazla kulak kabartmıyor.
Yeryüzüne inilmesini, kendisi gibi gerçek hayatla yüzleşilmesini istiyor.
Zeus’un, Olimpos’da tanrılık makamında oturuşu mitolojilerde kaldı…
Hiç olmazsa “terfi” beklerken “emekliye” ayrılışa gösterilen tepkinin
ülke menfaatlerinde de tekrarlanmasını görmek istiyor.
Top, hep taca atılarak, oyun oynanmaz. Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar,
üçüncüsünde ise…
Ne mi olur?
Herkesten daha iyisini bilirler!..
Oraya kadar, boşuna mı gelmişler!..
Halkı suçlu görmek yerine, halkın da sabrının tükenmekte olduğunu anlamak
zamanı gelmedi mi?.
|