01 Ağustos 2005

TOPU TACA ATMAK

Mahmut YILBAŞ
 

Üstünden bir hayli zaman geçti…

Bir televizyon programıydı.

Nabza göre şerbet veren ünlü bir profesör, yanında daha genç bir bilim adamı ve bir de (E) Orgeneral; ordu komutanlığı da yapmış…

Gelişi güzel bir söyleşi, sohbet te denilebilir…

Genç bilim adamı daha tutarlı şeyler söylüyor. ABD’den yeni gelmiş gibi… Türkçe kadar İngilizce kelimeler kullanıyor, düşüncelerini aktarırken…

Buna rağmen, daha tutarlı yaklaşım içinde. Büyük Ortadoğu Projesini (BOP), ABD ve AB açısından anlatıyor. ABD’nin amacının, bu coğrafya içerisinde rejim değişikliği yapmak olduğunu, uzun uzun anlatıyor. Nihai amacın ulusların yok edilip, yerlerine etnik ve mezhep yapılarına dayalı yönetimleri iş başına getirmek olduğunu söylüyor. Irak’ı örnek veriyor ve şimdiden üçe bölünmüş olduğunu vurguluyor… Sıranın İran’a gelmekte olduğunu belirtiyor. Sonunda, ABD’nin bu politikalarının başarı şansının çok zayıf olduğunu ifade ediyor ve ayrıca da, “Ortadoğu’da çözümsüzlüğe doğru gidildiğini ve muhtemelen ABD’nin bunun altında kalabileceğinin” büyük bir ihtimal olduğunu da belirtmekten geri durmuyor.

Tecrübeli profesör, özellikle TRT’de ücretli, programlar yaparken kazandığı kurnazlıkla, kısa bir değerlendirme yaptıktan sonra sözü (E) Orgeneral’e bırakıyor. Sözü verirken de, kaleye, ustalıkla bir vuruş yapıyor. Diyor ki:

“Türkiye hep kırmızı çizgileri olduğunu söyledi. Kuzey Irak için söyledi, Kıbrıs için söyledi. Ancak gelinen noktalar belli. Türkiye acaba, böyle yapmakla inandırıcılığını kaybetmiyor mu, o zaman bu kadar masraflara girip çok büyük bir ordu beslemesi doğru mudur? İç güvenlik için jandarma gücüyle yetinmesi daha akılcı değil mi? Orduya yapılan harcamaların, daha verimli kamu yatırımlarına yönlendirilmesi daha doğru olmaz mı?”

(E) Orgeneral bu soruları çok temkinli olarak cevaplandırmaya başladı. Zor durumda kalmıştı. Söze “İlk bakışta değerlendirmeniz haklı ve doğru olarak görülebilir. Ancak, demokratik ülkelerde işler başka türlü yürüyor. Buralarda güç merkezleri sadece siyasi iktidarlar ve ordu değil, İktidar sivil güçler arasında paylaşılıyor. En büyük güç medya ve halkın kendisidir. Medya ve halk tepkisiz ise iktidar ve ordu tek başına fazla etkili olamaz” diye başladıktan sonra da şu örneği verdi: “Tel-Afer’de Türkmenlere yapılan saldırılara Türk Halkı tepki göstermedi. Sivil toplum kuruluşları ne ‘Taksim Anıtı’na’ bir çelenk koydu ve ne de mitingler düzenledi. Toplum, yani halk tepkisiz ve medya duyarsız olunca siyasi iktidar ve ordunun yapacağı fazla bir şey yoktur.”

Üçlü arasındaki söyleşi bu çizgide devam etti.

Sonra da, geyik sohbetine dönüştü.

Peki, ne var, ne oldu da bu kadar önemsiyorsunuz? Benzeri programlarda daha vahim, daha hayret verici düşünceler ileri sürülüyor, alıştık artık denilebilir…

Doğrudur da…

Bu Sayın (E) Orgeneral sık sık televizyon kanallarında programa çıkıyor, sağduyulu ve kamuoyunun da beğenisini kazanmaya başlayan konuşmalar yapıyordu…

Neden bu defa topu “taca” attı… Hazırlıksız mı yakalanmıştı; yoksa, o da içine düşülmüş durumdan çıkabilmek için yolların tükenmekte olduğunu mu, fark etmeye başlamıştı?

Yoksa hiçbiri değildi de, ünlü hoca fıkralarının birinde ki “talkım ve salkım” sözünde anlatılmak istenen mi, söz konusuydu?!..

Veya, son zamanlarda Genelkurmay elitlerinin açıklamalarının etkisinde mi kalmıştı?

Ne diyorlar üst komutanlar, Genelkurmay adına yapılan açıklamalarda:

“Emeklilikten sonra da hem geçmişe hem de geleceğe dönük önemli sorumluluklar sürer. Bu sorumlulukların bugün de devam etmesi gerektiğini düşünüyoruz.”

“Öte yandan dünyada artan yeni demokratik değer yargıları ve değişen egemenlik kavramları bu yeni ve zorlu görevin başarılabilmesinde yeni konsept ve doktrinlerin üretilmesini zorunlu kılmaktadır.”

Denilmemekte midir?

Ayrıca da :

“Son zamanlarda medyada ve halkımızda şöyle bir beklenti hissediyoruz. ‘TSK her zaman her önemli konuda evet veya hayır diyerek kesin tavır koymalıdır, hatta koymak zorundadır ve bunu da kamu ile paylaşmalıdır.’ Elbette bu düşünceye de saygılıyız. Ancak, TSK’nın her konuda tavır koyan taraf olması veya her şeyi kamuoyuyla paylaşması da beklenmemelidir.” açıklanması kamuoyuna duyuruldu. (Bu açıklama Kıbrıs’ta Annan Planı için gidilecek referandum öncesi, Orgeneral Sayın Hilmi Özkök tarafından yapılmıştır.)

Bir de “Tarafsızlık” konusunda:

“İç Hizmet Kanunu gereği ‘TSK her türlü siyasi tesir ve düşüncenin’ dışındadır. Dolayısıyla TSK üzerinden siyaset yapmak yanlıştır, tehlikelidir.

Anayasal Konumu belli olan TSK, demokratik sistem içerisinde siyasi bir taraf olarak gösterilmemeli, taraf olmaya zorlanmamalıdır!

TSK’nın bugüne kadar daima taraf olduğu ve bundan sonra da taraf olmaya devam edeceği konu; demokratik, laik, sosyal bir hukuk devlet niteliğiyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusu ve toprağıyla bölünmezliğinin sonsuza kadar korunması ve kollanmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni ileriye götürecek, geleceğe taşıyacak ana ilkeler laiklik ve çağdaşlıktır. Hiç kimse; TSK’nın bu konularda tarafsız kalmasını beklememelidir.”( Ulusal Egemenlik ve tam bağımsızlık, herhalde unutulmaktadır. Ayrıca taraf olma nasıl bir şey ki sadece devir-teslim törenlerinde hatırlanıyor, hatırlatılıyor…Ayrıca Ulusal Egemenlik ve Bağımsızlığımızın tartışılması çağrısında da bulunuldu, Gnl.Kur. II.Başkanı tarafından)

Acaba, “tek tiplilik felsefesi” direktifi “şeklen-sivillik” yaşamını mı da, kapsıyor?..

Yani, konuşacaksanız bura gibi konuşun, yoksa susun, anlamına mı geliyor?

Asker Ocağı; nasıl olsa kursakta karavana yemeği vardır mı denilmektedir?

Ancak, oradaki yemin “Tanrımıza hamd olsun, milletimiz var olsun” olarak yapılır!

Yoksa, karavananın kaynağı mı hatırlanmamaktadır!

Bilinmez, ancak, Emekli Orgeneralin sözleri çok önemliydi ve yorumlara da açıktı.

Sayın (E) Orgeneral gerçek suçlu, yumuşatılmış söylemiyle, sorumlular olarak halk ve sivil toplum kuruluşlarını görmekte olduğuna göre; bizim bakış açımızdan kendileri de sorumlulardan biridir, çünkü emekli olmuş, artık kendisi de siviller arasına katılmış bulunmaktadır.

Acaba, Sn.( E) Orgeneralimiz STK’dan birine üye olmuş mudur? Ayrıca, bunlardan birinde görev almış mıdır? Yoksa Emekli diğer üst komutanlar (çoğu) gibi askeri mahfillerde zaman mı geçirmektedir? Biz sivilleri (başı bozukları) bir tarafa bırakalım, ancak yeni siviller (emekli üst komutanlar) Taksim Anıtı’na bir çelenk koymayı düşünmemişler midir?

Sayın Emekli Orgeneralin bu eleştirisi meslektaşlarının kurmuş oldukları dernek ve vakıfları da kapsıyor mu?

Meslektaşlarının veya kurumlarının denetim, gözetim ve yönlendirmesi altındaki, ancak hukuken statüleri sivil toplum kuruluşu olan topluluklar bugüne kadar hangi sivil etkinliğin içinde yer almışlardır?

Onlar da “tek tip üniforma” gibi “tek tip felsefe” anlayışının etki alanında mıdırlar?..

Yoksa, çelenk koyarken “güvenlik” önlemlerine takılmak veya bildiri yayımlarken “izin” talep etmek külfeti mi göze alınamamaktadır?

Hep gökyüzünden yeryüzünü seyredenlere halk artık, fazla kulak kabartmıyor.

Yeryüzüne inilmesini, kendisi gibi gerçek hayatla yüzleşilmesini istiyor.

Zeus’un, Olimpos’da tanrılık makamında oturuşu mitolojilerde kaldı…

Hiç olmazsa “terfi” beklerken “emekliye” ayrılışa gösterilen tepkinin ülke menfaatlerinde de tekrarlanmasını görmek istiyor.

Top, hep taca atılarak, oyun oynanmaz. Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüsünde ise…

Ne mi olur?

Herkesten daha iyisini bilirler!..

Oraya kadar, boşuna mı gelmişler!..

Halkı suçlu görmek yerine, halkın da sabrının tükenmekte olduğunu anlamak zamanı gelmedi mi?.