31 Ağustos 2005

KÜRT(LERİN) SORUNU


Ergin YILDIZOĞLU
 

Bir süredir ''Kürt sorunu'' tartışılıyor. Bu kavramın bulanıklığı gerçekten ilginç, karşımızda, adeta herkesin içini istediği gibi doldurabileceği bir ''boş gösterge'' var.

'Kavramın' sınırları ve (g)erçeği

Bu kavramın sınırları hem çok dar hem de çok geniş . Karşı olanlar, ''sorunu'' en geniş anlamda algılayarak (ama sözünü etmeden) ''ayrı devlet kurma'' olasılığına bağlıyorlar. Bir kesim tartışmanın ''Kürt devleti'' olasılığına açıldığını düşünerek şiddetle itiraz ediyor. Bir diğer kesim ise ''Kürt sorununun'' başka bir biçimde çözülmesinin olanaksızlığına inandığından, gündemdeki açılımları yetersiz buluyor. Ne ki, bugünkü sosyo-ekonomik ve jeopolitik konjonktürde, bağımsız, demokratik bir Kürt devleti, ne Kuzey Irak'ta ne de Türkiye'den koparak gerçekleştirilmesi olanaksız bir proje.

Bu olanaksızlık, aslında bu ''sorunun'' (g)erçeğinin de ta kendisi. Bu yüzden, yasal engeller bir yana, ''sorun'' teorik olarak da bu çıplaklığıyla konamıyor; ''Kürt sorunu'' , adeta Kürtlerin değil de bir başkasının çözmekle yükümlü olduğu bir ''sorunmuş'' gibi sunuluyor. Bu bağlamda, sınırları hem çok daraltılıyor hem de pratikte ne anlama geldiği belirsiz kavramlar kullanılıyor. ''Kürtlerin demokratik hakları...'' diye başlayan saptamalar gelip ''kimliğinin tanınması'' noktasında duruyor.

Üstelik ''saptamalar'' , son 25 yılın postmodernist, küreselleşmeci, neoliberal söylemlerine ve ''insan hakları'' paradigmasına da uygun olduğundan kulağa hoş geliyor. Yukarıdaki nedenlerle de, Kürtlerin ''en temel sorunları'' bir türlü konuşulamıyor. Örneğin, Kürtler bir çuval patates gibi homojen bir varlık oluşturmuyorlar. İster halk, ister etnik grup, ister ulus diyelim, Kürtler, sınıflara bölünmüş bir insan grubu. Üstelik bu sınıfsal karmaşıklık, kapitalist üretim tarzının hâkim ve yaygın olduğu bir ekonomik coğrafyanın karmaşıklığı da değil. Ama, hem Kuzey Irak'ta hem de Türkiye sınırları içindeki feodal ilişkilerin (ekonomik, kültürel ve siyasi) ağırlığı nedense(!) demokrasi tartışmalarının ufkunun içine bir türlü giremiyor; sorun ''kimliğin tanınmasına'' kadar daraltılıyor.

Kürtlerin sorunları

Bu ''nedense'' den başladığımızda da esas sorunla karşılaşmaya başlıyoruz: Kürtlerin yaşadığı sosyal formasyonda, bugün ne demokrasi olabilir ne de bağımsız bir devlet. Demokrasinin olamayacağını anlamak zor değil. ''İnsan öznelliği üretim tarzı gibi şekillenmiştir'' saptamasını anımsamak yeter. Bu öznelliklerin taşıdıkları iktidar ilişkileri , demokrasiyi var eden bireysel -biçimsel- özgürlüklere yaşam alanı tanıyamazlar. Böyle olunca da ''kimliğin tanınması'' , aslında Kürt hâkim sınıflarının/elitlerinin, söz konusu coğrafyada egemen olma hakkının tanınması anlamına geliyor; yoksul köylünün, marabanın, oranının yüzde 50 ye ulaştığı söylenen işsizlerin haklarının değil... Halbuki, daha önce de değinmiştim, demokrasi ve insan hakları kavramlarına, toplumun en alttaki kesimlerinin haklarından, taleplerinden hareketle bakmak gerekir. O zaman bu tartışmanın içeriği de radikal bir biçimde değişir. Ama, malum bu ''jiletli pasta'' ...

Bağımsız devlet kurmanın olanaksızlığını görebilmek çok daha zor değil. Feodal ilişkilerin hâkim ve yaygın olduğu, kapitalist ilişkilerle ufak adacıklar halinde, esas olarak artıdeğerin üretimi değil de dolaşımı düzeyinde eklemlendiği bir coğrafya var karşımızda. Böyle bir coğrafyanın devleti, kapitalist dünya ekonomisi içinde kendini yeniden üretme koşullarından yoksundur. Bu coğrafyanın egemen sınıfları da, egemen kalabilmek için (malum kaynak sorunu) acilen uluslararası sermayenin (emperyalizmin) uzantısı olmanın yollarını ararlar (aramışlardır da). Bunun için de kendi emekçilerini, kolay kullanılır ucuz işgücü, kimi zaman da hizmete hazır silahlı güç olarak peşkeş çekmeye çalışırlar.

Bunlar yapısal olanaksızlıklar. Ama konjonktür bunları daha da güçlendiren özellikler taşıyor. Bugünkü konjonktürü, Amerikan yönetiminde egemen olan neo-conlarla, İsrail yönetiminde egemen olan militarist kliğin birlikte yaşama geçirmeye çalıştığı ''Büyük Ortadoğu Projesi '' biçimlendiriyor. Bu proje de Irak'tan sonra, İran ve Suriye'yi yıkmayı amaçlıyor. Dikkatle bakınca da Kürt egemen sınıflarının (elitlerinin) daha başından, bu projeye hevesle katıldıklarını, otonom bir siyasi proje izleme kapasitelerini kaybetmiş olduklarını görebiliyoruz. Türkiye'dekilerin de benzer bir konumda olduğunu, ek olarak AB projesini de benimsedikleri söylenebilir.

PKK'nin İran ve Suriye'de eylemler düzenlendiğine ilişkin duyumlar, ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasında PKK konusundaki anlaşmazlıklar, ''Kürt sorunun'' Türkiye parçasının da BOP'nin içine çekilmiş olduğunu gösteriyor. Zaten, soğukkanlı bir bakış, İran, Irak, Suriye ve Türkiye'deki parçaları birleştirmeden yaşayabilir bir Kürt devleti oluşturmanın olanaksızlığını da hemen kavrayacaktır.

Bu gözlemlerimin, hoş karşılanmayacağını biliyorum. Ama arada sırada tarihe de bir not düşmek gerekiyor. Çünkü, korkarım, bu konjonktür değişip de bir yenisi başladığında, yine en büyük acılar bu ''en alttakilerin'' payına düşmüş olacak.