Bir süredir ''Kürt sorunu''
tartışılıyor. Bu kavramın bulanıklığı gerçekten ilginç, karşımızda, adeta
herkesin içini istediği gibi doldurabileceği bir ''boş gösterge''
var.
'Kavramın' sınırları ve (g)erçeği
Bu kavramın sınırları hem çok dar hem de çok geniş . Karşı olanlar, ''sorunu''
en geniş anlamda algılayarak (ama sözünü etmeden) ''ayrı devlet
kurma'' olasılığına bağlıyorlar. Bir kesim tartışmanın ''Kürt
devleti'' olasılığına açıldığını düşünerek şiddetle itiraz ediyor.
Bir diğer kesim ise ''Kürt sorununun'' başka bir biçimde çözülmesinin
olanaksızlığına inandığından, gündemdeki açılımları yetersiz buluyor.
Ne ki, bugünkü sosyo-ekonomik ve jeopolitik konjonktürde, bağımsız, demokratik
bir Kürt devleti, ne Kuzey Irak'ta ne de Türkiye'den koparak gerçekleştirilmesi
olanaksız bir proje.
Bu olanaksızlık, aslında bu ''sorunun'' (g)erçeğinin de ta kendisi.
Bu yüzden, yasal engeller bir yana, ''sorun'' teorik olarak da bu çıplaklığıyla
konamıyor; ''Kürt sorunu'' , adeta Kürtlerin değil de bir başkasının
çözmekle yükümlü olduğu bir ''sorunmuş'' gibi sunuluyor. Bu bağlamda,
sınırları hem çok daraltılıyor hem de pratikte ne anlama geldiği belirsiz
kavramlar kullanılıyor. ''Kürtlerin demokratik hakları...''
diye başlayan saptamalar gelip ''kimliğinin tanınması'' noktasında duruyor.
Üstelik ''saptamalar'' , son 25 yılın postmodernist, küreselleşmeci,
neoliberal söylemlerine ve ''insan hakları'' paradigmasına da
uygun olduğundan kulağa hoş geliyor. Yukarıdaki nedenlerle de, Kürtlerin
''en temel sorunları'' bir türlü konuşulamıyor. Örneğin, Kürtler
bir çuval patates gibi homojen bir varlık oluşturmuyorlar. İster
halk, ister etnik grup, ister ulus diyelim, Kürtler, sınıflara bölünmüş
bir insan grubu. Üstelik bu sınıfsal karmaşıklık, kapitalist üretim tarzının
hâkim ve yaygın olduğu bir ekonomik coğrafyanın karmaşıklığı da değil.
Ama, hem Kuzey Irak'ta hem de Türkiye sınırları içindeki feodal ilişkilerin
(ekonomik, kültürel ve siyasi) ağırlığı nedense(!) demokrasi tartışmalarının
ufkunun içine bir türlü giremiyor; sorun ''kimliğin tanınmasına''
kadar daraltılıyor.
Kürtlerin sorunları
Bu ''nedense'' den başladığımızda da esas sorunla karşılaşmaya
başlıyoruz: Kürtlerin yaşadığı sosyal formasyonda, bugün ne demokrasi
olabilir ne de bağımsız bir devlet. Demokrasinin olamayacağını anlamak
zor değil. ''İnsan öznelliği üretim tarzı gibi şekillenmiştir''
saptamasını anımsamak yeter. Bu öznelliklerin taşıdıkları iktidar ilişkileri
, demokrasiyi var eden bireysel -biçimsel- özgürlüklere yaşam alanı tanıyamazlar.
Böyle olunca da ''kimliğin tanınması'' , aslında Kürt hâkim sınıflarının/elitlerinin,
söz konusu coğrafyada egemen olma hakkının tanınması anlamına geliyor;
yoksul köylünün, marabanın, oranının yüzde 50 ye ulaştığı söylenen işsizlerin
haklarının değil... Halbuki, daha önce de değinmiştim, demokrasi ve insan
hakları kavramlarına, toplumun en alttaki kesimlerinin haklarından, taleplerinden
hareketle bakmak gerekir. O zaman bu tartışmanın içeriği de radikal bir
biçimde değişir. Ama, malum bu ''jiletli pasta'' ...
Bağımsız devlet kurmanın olanaksızlığını görebilmek çok daha zor değil.
Feodal ilişkilerin hâkim ve yaygın olduğu, kapitalist ilişkilerle ufak
adacıklar halinde, esas olarak artıdeğerin üretimi değil de dolaşımı düzeyinde
eklemlendiği bir coğrafya var karşımızda. Böyle bir coğrafyanın devleti,
kapitalist dünya ekonomisi içinde kendini yeniden üretme koşullarından
yoksundur. Bu coğrafyanın egemen sınıfları da, egemen kalabilmek için
(malum kaynak sorunu) acilen uluslararası sermayenin (emperyalizmin) uzantısı
olmanın yollarını ararlar (aramışlardır da). Bunun için de kendi emekçilerini,
kolay kullanılır ucuz işgücü, kimi zaman da hizmete hazır silahlı güç
olarak peşkeş çekmeye çalışırlar.
Bunlar yapısal olanaksızlıklar. Ama konjonktür bunları daha da güçlendiren
özellikler taşıyor. Bugünkü konjonktürü, Amerikan yönetiminde egemen olan
neo-conlarla, İsrail yönetiminde egemen olan militarist kliğin birlikte
yaşama geçirmeye çalıştığı ''Büyük Ortadoğu Projesi '' biçimlendiriyor.
Bu proje de Irak'tan sonra, İran ve Suriye'yi yıkmayı amaçlıyor. Dikkatle
bakınca da Kürt egemen sınıflarının (elitlerinin) daha başından, bu projeye
hevesle katıldıklarını, otonom bir siyasi proje izleme kapasitelerini
kaybetmiş olduklarını görebiliyoruz. Türkiye'dekilerin de benzer bir konumda
olduğunu, ek olarak AB projesini de benimsedikleri söylenebilir.
PKK'nin İran ve Suriye'de eylemler düzenlendiğine ilişkin duyumlar, ABD
ile Türkiye Cumhuriyeti arasında PKK konusundaki anlaşmazlıklar, ''Kürt
sorunun'' Türkiye parçasının da BOP'nin içine çekilmiş olduğunu gösteriyor.
Zaten, soğukkanlı bir bakış, İran, Irak, Suriye ve Türkiye'deki parçaları
birleştirmeden yaşayabilir bir Kürt devleti oluşturmanın olanaksızlığını
da hemen kavrayacaktır.
Bu gözlemlerimin, hoş karşılanmayacağını biliyorum. Ama arada sırada tarihe
de bir not düşmek gerekiyor. Çünkü, korkarım, bu konjonktür değişip de
bir yenisi başladığında, yine en büyük acılar bu ''en alttakilerin'' payına
düşmüş olacak.
|