09 Eylül 2005

30 AĞUSTOS'LARI KUTLAMAK YETMEZ...


Erol MANİSALI
 

AKP'nin bir başdanışmanı birkaç televizyon konuşmasında ilginç bir tespit yapmıştı. ''Son 200 yıl içinde ilk defa Batı'nın ve bizim taleplerimiz örtüşüyor'' demişti.

- Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılan Ermeni meselesi konferansı bu örtüşmenin bir sonucu olmasın?

- ABD'nin ve AB'nin Kürdistan projelerinin fiilen gündeme sokulması bu örtüşmenin bir parçası mı?

- Hellenizm'in ve Batı'nın Ege, Doğu Akdeniz (Kıbrıs), Patrikhane konularında ilerleme sağlaması yine bu örtüşmelerin somut gelişmeleri değil mi?

- Türkiye ekonomisinin ve siyasetinin AB'nin, IMF'nin, dev Batılı şirketlerin tekeline girmeye başlaması, ''örtüşmenin'' sonucudur.

Osmanlı yönetimlerinin 19. yüzyılda Avrupa devletlerinin denetimine girmeleri de kendine göre bir ''örtüşmeydi'' . 1838 ticaret anlaşması, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı Osmanlı'daki azınlıklar ve şirketler bakımından en büyük ittifakı ve örtüşmeyi meydana getiriyordu. Osmanlı Devleti'nin yıkılışının altyapısı bunlarla hazırlanmaktaydı. Avrupa emperyalizminin Osmanlı topraklarındaki çıkarları için ''ideal örtüşmelerdi'' bunlar.

Ve cumhuriyet...

30 Ağustos 1922'deki askeri başarı ve sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa emperyalizminin bu topraklardaki işgal ve paylaşma planlarının sonu olmuştur; örtüşmeler sona ermiştir, Batı emperyalizmine dur denmiştir.

Sadece Batı emperyalizmine karşı değil onun içimizdeki işbirlikçilerine karşı da kazanılmış bir zaferdir bu.

Bu zafer kuşkusuz Tanzimatçı zihniyete karşı da kazanılmıştı. Tanzimatçılık, işbirlikçilik ve emperyalizm kimyasal olarak iç içe geçmişlerdir ve bir bütünün farklı yönlerden görünüşünü ifade ederler.

Yeni 'örtüşmeler'...

ABD ve AB Türkiye'de şimdi yeni bir ortam oluşturmaya çalışıyorlar. Tanzimatçı bir zihniyetle, 19. yüzyılda olduğu gibi, ''Batı'nın emperyalist talep ve dayatmalarını yerine getirecek'' yeni örtüşmeler peşindeler. 1) Siyasi partileri ve hükümetleri Batı çıkarlarına bağımlı hale sokuyorlar. 2) Bunu yaparken üç maşa kullanıyorlar.

- Bazı sermaye çevreleri, yani bazı şirketler.

- İslamcı siyasi çevreler ve bazı tarikatlar.

- Tabii etnik bölücüler.


Sermaye ve yerli şirketleri Batı'nın dev şirketlerine ve sermaye odaklarına bağlıyorlar. Siyasi İslam ile cumhuriyet rejimine karşı ''ılımlı İslam'' rejimini destekliyorlar. Etnik bölücüleri kullanarak Türkiye'yi birkaç parçaya ayırmak istiyorlar. Irak'taki olayı Türkiye'de sessiz darbelerle yürütüyorlar.

Öte yandan eğitim, iletişim, bankacılık ve medya sektörlerini kendi şirketlerinin denetimine alarak doğal bir etkinlik ve egemenlik alanı kuruyorlar.

6 Mart 1995 Gümrük Birliği Anlaşması'na karşı mücadele ederken kimlerin, nerede, niçin yer aldıklarını bireyler, şirketler ve bürokrasi olarak bütün ayrıntıları ile gördüm ve yaşadım. Bazı sermaye çevreleri, bazı tarikat çevreleri, bölücü çevreler ve bazı aydınlar(!) aynen Osmanlı'da olduğu gibi, Batı emperyalizminin yanında saf tuttular. 17 Aralık 2004 belgesi, Ermeni konferansı sürecin yeni bir safhasını meydana getiriyor. Diyarbakır'daki Kürt sorunu tartışmaları da bu sürecin bir parçasıdır.

Emperyalizmin talep ve dayatmalarından daha da önemli olan şey, bu dayatmalara destek veren işbirlikçilerin bulunmakta oluşudur.

Türkiye düşünce özgürlüğü adı altında sömürgeleştirilmektedir. Sorun, düşünce özgürlüğü sorunu değildir; emperyalizme karşı koyup koyamama sorunudur.

Bu nedenle 30 Ağustos'ları kutlayanlar bunun hakkını vermek için ''nelere karşı çıktıklarını da'' açık açık söylemek zorundadırlar. İçi doldurulmamış biçimsel ve yüzeysel kutlamalar ''sömürgeleşmeyi meşrulaştırmaktan başka bir anlam taşımaz''.