18 Eylül seçimlerinden muhtemelen Almanya’nın
yeni başbakanı olarak çıkacak Bayan Merkel’in başını çektiği ve özellikle
son Fransa ve Hollanda anayasa referandumlarının şok edici sonuçlarıyla
AB’de giderek taraftar toplayan ‘özel statü’ nedir? Bu konuda yakın zamana
kadar bir açıklama yapılmamıştı.Yeni medya haberlerinden, bu modeli (aslında
tuzağı) biraz tanıyabildik. Sn. Merkel’in partisi muhafazakar CDU’nun
Bavyera kolu ve daha da sağdaki CSU’nun bir ‘uzman’ milletvekili tarafından
yapılan ön çalışmaya göre, bu projenin ana hatları şöyleymiş:
Bayan MERKEL’in
‘Özel Statü’sü: Öneri, Türkiye ile AB arasında Avrupa
Serbest Ticaret Alanı (EFTA) benzeri bir Avrupa Ekonomik Alanı öngörüyor.Bu,
AB ile tam üyeliğin altında, ancak mevcut gümrük birliğinin (GB) üstünde
bir ilişki statüsü demek oluyormuş. Yeni modelin taslağa göre aşağıdaki
kapsamı; hedefini ve bizim için neden yeni bir tuzak olduğunu da açıkça
ortaya koyuyor.
1. GB’de olduğu gibi sanayi ürünlerinin dolaşımı/ticareti serbest olacak.
2. Ancak tarımda serbest dolaşım için kısmi ve mutlak kısıtlamalar bulunacak.(Yani
bazı
ürünler AB pazarına hiç giremeyecek, uygun ve gerekli görülenler ise sınırlı
olarak girebilecek.)
3. Mevcut GB dışında bulunan hizmet ticareti (hizmetlerin dolaşımı) tamamen
serbest olacak.
4. Sermayenin dolaşımı (ve doğal olarak karların transferi), halen olduğu
gibi serbest olacak.
5. İşgücünün sebest dolaşımı olmayacağı gibi, Türklerin 3 aydan kısa süreli
AB’ye seyahatleri
de vizeye tabi tutulacak.
6. Türkiye tek yanlı, ‘milli’(!) para birimi olarak Avroyu seçebilecek.
(Ne büyük lütuf!)
Modelin Türkiye
İçin Anlamı: Yeni modelin bu yapı taşları Türkiye için
ne anlam taşıyor? Kısaca değerlendirelim:
l. GB’nin son 9 yılda bize (o da yalnızca dış ticarette) olan 184 milyar
dolarlık ağır faturası yetmiyormuş gibi, şimdi de bunu hizmetlerin serbest
dolaşımına (yani bankacılıktan, sigortacılığa, ulaştırmadan iletişime,
eğitimden sağlığa ve taahhütten turizme kadar çok daha geniş bir alana)
yayacağız. Yani GB’yi daha da derinleştireceğiz. Bu alanlarda bizden çok
daha güçlü olan AB sermayesi Türkiye’de istediği gibi at koşturacak. Tabii,
milli girişimciliğimizi taşeron gibi kullanarak ve gelir düzeyi sınırlı
Türk toplumunu, ithal malı cennetinde sürekli tüketime teşvik ederek çok
daha fazla kazanmak için...
2. Bun karşılık, işgücü kozumuz ve bazı tarım ürünlerindeki önemli avantajlarımız
tamamen elimizden alınıyor. Sınırlı bazı tarım ürünlerinde ise ipler hep
onların elinde olacak ve ürün türlerini ve/veya standartlarını istedikleri
gibi değiştirerek bize her zaman engel çıkarabilecekler.
3. Kısacası; onların üstün olduklarına her alanda tam serbestlik ‘liberalleştirme’(!)
adı altında getirilecek, bizim avantajlarımıza ise, AB’nin çıkarları için
hep kısıtlama ve engel çıkarma söz konusu olacak... Bu yeni bir tuzak
değil de nedir?
4. Tabii, bunca olan bitene ve özellikle 17 Aralık kararındaki dayatmalara
rağmen, AB hayallerimizi süsleyen; AB parlamentosunda temsil, veto hakkı
ve fonlardan (nüfusa/ekonomik gelişmişliğe göre) serbestçe yararlanma
gibi konulardan taslakta hiç söz edilmiyor.
5. Denilebilir ki ‘Fena mı, bu sayede AB’nin siyasi kriter baskılarından
ve bu bahaneyle her işimize sürekli karışmalarından kurtuluruz.’ İşin
özünü bilmeyen bazı iyi niyetliler de bunu destekler görünüyor. Aslında
tam bir ham hayal bu. Çünkü, AB’nin 17 Aralık kararında (23. madde) ‘Tam
üye olamadığı takdirde Türkiye’nin mümkün olan en sıkı şekilde AB’ye bağlanması
...’ mealinde, bizi bir kez daha küçük düşürücü (ve maalesef yine suskun
kaldığımız) küstahça bir ifade yeralıyor. Nitekim, taslakta bu konu da
düşünülmüş olacak ki, bunu sağlayacak yeni organlar (ortak komisyon ve
konsey ile karma parlamenter komisyonu) öneriliyor.
6. Bu tuzak projenin içimizde de sessizce propagandası artık yapılıyor
ve ‘AB’ye üye olamazsak bu dünyanın sonu değil ‘ lafları şimdiden geveleniyor.
Maksat, ne olursa olsun bizim AB kapısından ayrılmamamız ve ‘özel statü’
içinde, bizim AB’de değil, onların Türkiye’de imtiyazlı olacağı teslimiyetçi
ilişkinin yine de sürdürülmesi... Peki, o zaman ‘Dış ticaretimizi ve ekonomimizi
yıllardır esir alan GB belası (ve onun siyasi faturası olan Kıbrıs açmazı)
niye, ayağımıza sıktığımız bunca uyum kurşunları neden, bunların ağır
siyasi, ekonomik ve sosyal faturalarını kimler ödeyecek?..’ sorularını,
hangi siyasi zevat, nasıl cevaplayacak?..
Sonuç:
İşte size, Almanya’nın ‘Demir Leydi’si olacağı söylenen Bayan Merkel ile
onun Fransa ve Avusturya’daki kutsal müttefiklerinin dayattığı ‘özel statü’nün
içyüzü... Son TV düellosunda da bunu savunan ve Sn. Schröder’e yenik düşen,
hatta kamuoyu yoklamalarında liberallerle (FDP) oy toplamı %50’nin altına
inmiş gözüken Bayan Merkel, yine de Türkiye karşıtlığını sürdürüyor. Acaba
neden? ‘Türkleri kandırmayalım’ sözünde gerçekten samimi ise, çözüm mutlaka
özel statü tuzağı mı olmalı?..
Büyük önder Atatürk’ün ana hedef olarak bize gösterdiği çağdaş uygarlık
düzeyini de aşmak için değil, bize dayatılan şekilde ‘Batılı’ olmak için
ve ekonomide trendler/pembe tablolar devam etsin, borsada bir avuç oyuncu
biraz daha köşeyi dönsün diye, bu AB kara sevdasından ve birliğimizi-dirliğimizi
büyük tehlikelere sürükleyen teslimiyetçi politikalardan eğer kurtulamamazsak;
AB ile 41 yıllık maceramızda şimdiye dek yaşadıklarımıza, yakın gelecekte
çok daha yoğun olarak katlanmak zorunda kalacağız.
Asla unutmayalım; 3 Ekimde (şayet son anda bir yol kazası yaratılmaz ve
şimdiye kadar çoktan yapılması gereken mevzuat taramasını aşırı uzatarak
‘aç-kapa’ formülü uygulanmazsa), AB ile klasik anlamda bildiğimiz bir
müzakereye başlamayacağız, sadece onların sorgu odasına alınacağız. Üstelik,
en az l5 sene sürecek bu cenderede, başta aşırı şımarık çocuk Rumların
küstahlıkları olmak üzere, her isteneni yapsak bile (ki o zaman Türkiye
kalmaz), ‘özel statü’ dışında hiçbir ‘ödül’(!) de elde edemeden....
Varın siz beğenin: Kırk satır mı, kırk katır mı?..
|