7 Ekim 2005

CUMHURİYET TEHDİT ALTINDADIR.


Mehmet Nihat SEBİK
 

Ellerinin ve kollarının “her ne hikmet ise” iyice bağlanmış olduğu bir “3 Ekim arifesinde,” Cumhuriyetimizin emperyalist Batı’nın “liberal demokrasi ve insan haklarının arkasına saklanan” “böl ve yönet” taktiği ile yeniden burun buruna geldiğinin farkında mısınız ? Gayrı milli sermaye ile “kendilerine Kürt diyenler” çıkarlarını AB mandasında gördükleri için, milletin ve devletin bölünmez bütünlüğü tehdit altına girmiştir.

Kendilerine “aydın” diyen bir avuç hain ile Ankara’da yapılan göstermelik bir toplantının ardından, başbakanımızın Diyarbakır’a kadar giderek birdenbire “adını koyduğu” çocuğu, Bozüyük’te kucağımıza verdiler. Ne oluyoruz falan derken, İstanbul’un ortasında uluorta şeriat istendi, ve beslendikleri holdinglerde bile yeterince bir akademik itibara sahip olmayan üç adet “tabela üniversitesinin” öncülüğünde karanlık niyetli “sözde” bilim adamları tarafından tek taraflı olarak düzenlenen “hükümet himayesinde” bir Ermeni konferansına tanık olduk. Kışkırtmaları başta halkın sağduyusu sonra da güvenlik kuvvetlerinin “olağanüstü hoşgörüsü” ile birlikte bir iki cam kırığı ve birkaç çürük yumurta ile şimdilik ucuz atlattık. Ancak çocuk şımardı, irticanın yaptığı gösteri yanına kar kaldı, başta yargı sistemi olmak üzere cumhuriyet yara aldı, ve meselelerin halli için ileride ödenecek olan bedeller daha da ağırlaşmış oldu. Bundan sonra ne gibi gelişmelere gebe olduğumuzu anlamak için bilmemiz gereken hususların başında Ermeni meselesinin de, “kendilerine Kürt diyenler” meselesinin de, Kuzey Irak’taki peşmerge liderler meselesinin de, Kıbrıs meselesinin de, içi boş AB sürecinin de, irticanın da hepsinin aslında aynı “Şark Meselesi” olduğunu idrak etmemiz gerekir. Batı’nın asırlar boyunca gündemde tutttuğu “Şark meselesi” ise, “Türk ve müslüman varlığı’nın” içerisinde bulunduğumuz coğrafyadan “topyekun tasfiyesi” meselesidir.

Çocuğa Diyarbakır’da yakıştırılmak istenen isim çok çirkindir, ve o isimle çağırılan bir çocuk bu memlekette büyüyemez. Amerikan veya Fransız ordusunun fiili himayesi olmaksızın ismi ile birlikte ayağa kalkıp yürümek isterse, silahlı kuvvetlerimiz izin vermez. Olan, kafası kırılacak demokrasimize olur, o kadar. Ha, çocuk I.nci Dünya Harbi’nin sonunda Ermeni ve Rumlar’ın yaptığı gibi abilerinin Türkiye’ye saldırması ile birlikte bize ihanet edip arkadan vurmaya kalkışırsa ne olur ? Ermeni ve Rumlara o vakit ne olduysa, büyük bir ihtimal ile yine o olur, ve çok yazık olur. Kürt kökenli kardeşlerimizin hakikaten aydın olan büyük bir çoğunluğu, İngilizler ile bir olup Osmanlı’ya karşı ayaklanan Arapların başlarından aşağıya şimdi kimlerin işediğini çok iyi bilmektedir. Bu coğrafyada yaşayan, ve kendilerine Türk diyenler, Batı’nın üzerimize sıçrayacağı o gün gelip çatana dek metanet içerisinde bekleyecek, ve tahriklere kapılmayacaktır.

Diaspora’dan özür dileyip, azınlık haklarını da tesis edersek, Yugoslavya gibi parçalanmadan bu coğrafyada uzun süre dayanamayacağımız artık belli olmuştur. İçeride asayişin bozulması ise emperyalistler ile topyekun bir harbin çıkmasından bile daha korkunç bir şeydir. İçi boş bir AB veya “genişletilmiş bir Orta-Doğu” projesi çerçevesinde çocuğa konulan bu adı değiştirip, 1938 yılından beri rafa kaldırılmış bulunan “Cumhuriyet projesini” tekrar yürürlüğe koymak zorundayız.

Şu liberal demokrasimizin, AB ve ABD ile tesis edilmiş bulunan tek taraflı ilişkilerimizin, geri ödenemeyecek boyutlara ulaşmış iç ve dış borçlarımızın, gaflet ve dalalet içerisindeki siyasetçilerimizin, Batı hayranı aydınlarımızın, ikbal peşinde koşan bürokrasimizin, mandacı basınımızın, işbirlikçi gayrı milli sermayemizin, ve “kendilerine Türk diyenler ile birlikte yaşamak istemeyenlerin” toplum barışını koruma gibi bir sorumlulukları da bulunduğunu unutmamalıdırlar. Evet bu da, herkesin aklını başına devşirmesi, başta Atatürk ilkeleri olmak üzere Cumhuriyetimize ve onun kurumlarına dört elle sarılması ve hiç bir şeyden korkmaması ile olur.

Kanla kurulup bize emanet edilmiş bulunan Cumhuriyete barış içinde sahip çıkmak hususunda başta gayrı milli sermaye ve siyasi iktidar olmak üzere üstümüze düşeni yapmakta “zaaf” göstermemeliyiz.