14 Ekim 2005

AB SAYIŞTAY DENETÇİSİNİN AÇIK MEKTUBU


Yılmaz DİKBAŞ
 

Avrupa Birliği’ndeki sahtekârlıkları, rüşvet ve yolsuzlukları ortaya çıkardığı için işinden kovulan AB Sayıştay Denetçisi Dougal Watt, 30 Nisan 2003 tarihinde, kamuoyuna bir açık mektup yayımladı. AB’de kurumsal yolsuzluk ve rüşvet olaylarıyla bunların örtbas edilmesini dile getiren bu mektubun tam metnini aşağıda sunuyorum:

“ Tam bir yıl önce, Sayıştay’daki amirlerimin görevlerini kötüye kullandıklarını ihbar edip, düdüğü çaldım. Dört gün sonra Sayıştay’da benim iddialarımla ilgili bir toplantı yapıldı ve tüm denetçilerden, benim iddialarımın doğru olup olmadığı yönünde oy kullanmaları istendi. Gizli oylamada 204 meslektaşım, benim Sayıştay’da saptadığım, işe alımlarda yakın akraba kayırmaları ve rüşvet alma suçlamalarımın doğru olduğu yönünde oy kullandılar. Bundan yedi ay sonra, ya bir rastlantı ya da başka bir nedenle, Sayıştay’ın bir eski üyesi ve yandaşları rüşvet almakla suçlanıp Yunanistan ve Lüksemburg’da yargılanmaya başlandı.
3 Eylül 2002’de, önce Sayıştay’da yaptığım özel ve gizli bir görüşmede, daha sonra da Avrupa Parlamentosu Bütçe Kontrol Komisyonu’nun Hanım Başkanı’na, kayıtlara 1993 yılında intihar etmiş olarak geçen Avrupa Komisyonu üst düzey yetkilisi Dr.Antonio Quatraro hakkında ayrıntılı bilgi verdim. AB’nin iç bünyesinde yapılmış olan resmi soruşturmaların yetersizliğini vurguladıktan sonra, Dr.Antonio Quatraro’nun ölümünün Belçika polisi tarafından hala bir “faili meçhul cinayet” olarak sınıflandırılmış olduğunu açıkladım. Bütün bu açıklamalarımın, bir ihbar olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyledim.
Tüm bu girişimlerimden hiçbir sonuç çıkmadı.
İngiltere Parlamentosu’nun Kamu Hesapları Komisyonu ile de yazıştım. Benim, 10 Şubat 2003 tarihli yazım üzerine, Bay Paul van Buitenen şöyle bir yorumda bulundu:
“Birçok konu çok iyi incelenmiş. Elbette henüz eksiksiz sayılmaz, ama bu biçimiyle bile, sağduyu sahibi herkesi, soruşturma açma düzeyinde ilgilendirmelidir.”
Özet olarak diyebilirim ki, son bir yıl içinde sunduğum kanıtlar, aşağıdaki noktaların doğruluğunu ortaya koymuştur:
• Avrupa Komisyonu, AB fonlarında ortaya çıkan büyük ve hepsi belgeli sahtekârlıkları desteklemiş, yardımcı olmuştur. Bu sahtekârlıklardan dolayı ne Komisyon’dan ne de sahtekârlığa bulaşan Üye Devletlerden (örneğin İtalya ve Yunanistan) yargılanan olmuştur.
• Komisyon’un kendi iç bünyesindeki soruşturma organı UCLAF, 1993’deki “Antonio Quatraro Olayı” nda alınan rüşvetin yapısı ve boyutlarını örtbas etmiştir. Dr. A. Quatraro’nun ölmeden hemen önce vermiş olduğu ifadeyi gizlemiştir. O ifadede, Komisyon’un diğer üyelerinin de rüşvet almış oldukları belirtilmekteydi. Dr.A.Quatraro’nun rüşvet alma olayında yalnız olmadığının ipuçlarını veren bilgiler de göz ardı edilmiştir. Sonraları, UCLAF’ın yerini alan OLAF da 2001 yılna kadar hep aynı politikayı sürdürmüştür. Hem de bunu, Dr.A.Quatraro’nun ifadesini bilmelerine ve 2001 yılında Sayıştay’ın olayla ilgili yeni kanıtlar sunmuş olduğundan haberdar olmalarına rağmen yapmışlardır.
• Avrupa Parlamentosu hiyerarşisi 1993-2001 sürecinde, ‘Quatraro Olayı’ nın özü ve boyutları hakkında yanlış yönlendirilmiştir. Bunun sonucu olarak da, olayın örtbas edildiğini kanıtlayan belgelere de ilgisiz ve duyarsız kalmışlardır. Benim, Sayıştay hakkındaki iddialarım sonucu kurumun bünyesinde bir soruşturma başlatılmışsa da, bu soruşturmanın sonuçları, anladığıma göre, Avrupa Parlamentosu Bütçe Kontrol Komitesi’ne resmen iletilmemiş, özel olarak verilmiştir. Bunun yanında, Komite’nin üyeleri benim tanıklığıma başvurmamışlar, benim katkılarımı kabul etmemişlerdir. Bu soruşturmaların yapılmasına neden olan ihbarcı olarak, Sayıştay’ın bana kin ve nefret duyup sürekli takip ettirmesini de protesto etmemişlerdir. Kısacası, Sayıştay yaptırdığı soruşturmadan beni haberdar etmemiştir. Benim soruşturmaya katkımı istememiştir. Yaptığı soruşturmanın sonuçlarından beni haberdar etmemiştir. Ama öte yandan, ihbarı yaptığım için bana disiplin cezası verilmesi işlemlerini de sürdürmüştür.
• AB Sayıştayı, 1993 yılında ortaya çıkan ‘Quatraro Olayı’ nda, UCLAF’ın göz boyadığını anlayamamıştır. Yeni kanıtlar ortaya çıktığında da kararını yeniden gözden geçirmeyi reddetmiştir. Aralık 2001’de, Sayıştay Başkanı’na kurumda görevli kişilerle ilgili yapmış olduğum tüm suçlamaların kapsamını duyurdum, bir cinayet soruşturmasında ortaya çıkan kanıtların OLAF ya da kendi amirlerimce dikkate alınıp takip edilmediğini açıkladım. Hiçbir cevap verilmedi. Hiçbir sonuç alınmadı.
• İngiltere Maliye Bakanlığı ve İngiltere Parlamentosu Kamu Hesapları Komitesi, AB Sayıştay’ındaki rüşvet ve yolsuzluklarla ilgili verdiğim kanıtları dikkate almadı. OLAF’ın on yıl boyunca, ‘Quatraro Olayı’ nı örtbas ettiğini kanıtladığım belgeleri de dikkate almadı. Daha önce çalıştığım İngiltere Ulusal Denetleme Bürosu’nun, Sayıştay’daki yolsuzluklardan ve görevi kötüye kullanma olaylarından haberdar olduğu iddialarımı da göz ardı etti.

İddia ediyorum ki, ‘Quatraro Olayı’ nın tarafsız bir araştırması yapılır ve Sayıştay’daki rüşvet olaylarındaki gerçekler ortaya çıkarılırsa; Avrupa Birliği’nin tüm organlarında görevin nasıl kötüye kullanılmış olduğu bir bir su yüzüne çıkacaktır.
Artık AB’nin hiçbir akçeli hesabına güvenilemez, zaten Avrupa Komisyonu Baş Muhasebecisi bunu resmen açıklamış bulunmaktadır.
Sayıştay’a da artık güvenilemez, çünkü rüşvet ve yolsuzluklara meydan veren ve destek sağlayan makam orasıdır.
Sahtekârlıkları soruşturma dairesine de artık güvenilemez, çünkü bir Komisyon üyesinin ölmesiyle sonuçlanan büyük bir rüşvet skandalını araştırmak bir yana, olayı örtbas ettiler.
Avrupa Parlamentosu’na da artık güvenilemez, çünkü hem Sayıştay’daki hem de OLAF’taki ciddi yolsuzluk ve usulsüzlüklerin üzerine gidemediler.
Ve öyle gözüküyor ki; İngiltere Maliye Bakanlığı, İngiliz Ulusal Denetim Bürosu ve Kamu Hesapları Komitesi’ne bile artık güvenilemez, çünkü bu devlet organları da İngiliz vergi mükelleflerinin paralarının nasıl çarçur edildiğini sorgulama irade ve sorumluluğunu gösterememektedirler.
Bugüne kadar benim araştırmalarımın ve iddialarımın tek takipçisi, merkezi Brüksel’de bulunan aylık ‘The Sprout’ dergisi olmuştur.
Daha da ileri giderek diyorum ki; ihbar ettiğim sahtekârlık, rüşvet ve yolsuzluk olaylarına sorumlu makamların göstermiş olduğu ilgisizlik, olayların kendisinden çok daha ciddidir! Çünkü olaylara resmi makamların ilgisiz kalmasının önemi, aritmetik bir dizi olarak değil, geometrik bir dizi olarak artmıştır. Hem ulusal hem de AB kurumları, birbirlerine bağlı olarak olayların üzerine gitmekte etkisiz kalmışlardır. Kurumlar ve yönetimler arasında ‘görevlerin ayrılığı’ ilkesinin bulunmasındaki mantık, yolsuzluk ve usulsüzlükleri en aza indirmektir. Oysa yaşanan Quatraro ve Sayıştay olaylarında, ciddi yolsuzluk ve usulsüzlükler ortaya çıkmış olmasına rağmen, olaylara bulaşan kurumlar ortaya koyduğum tüm kanıtları inceleme fırsatına ve zamanına bol bol sahip oldukları halde, içlerine kapanıp başlarını kuma gömmeyi yeğlemişlerdir. Bu durum karşısında şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Böylesi büyük boyutlu yolsuzluk ve usulsüzlükler örtbas ediliyor ya da hiç önemsenmiyorsa, daha küçük boyutlu yolsuzluk ve usulsüzlüklerin ciddi olarak ele alınması olasılığı bulunabilir mi?
Bize yukarıdan hep şu güzel haber verilir: ‘AB’de işler yolunda’.
Evet, AB’nin kendi kurumları arasında ilişkiler çok iyi. AB kurumları ile ulusal organlar arasında, farklı hukuksal ve siyasal sorumluluklar nedeniyle zaman zaman anlaşmazlıklar çıksa da, hemen sesiz bir biçimde çare bulunuyor, tarafların hepsi memnun ve mutlu oluyor.
Kötü haber ise şu: Tüm bu mutlu birliktelikler, adalet ve hesap verme ilkeleri kurban edilerek sağlanıyor!
Önerim şudur: Avrupa Parlamentosu, Sayıştay’ın bünyesindeki tüm soruşturmalardan haberi olduğunu kamuoyuna duyursun. Bu soruşturmalarda suçlu ya da kusurlu bulunanlar hakkında, uluslar üstü kamu davası açılsın.”
Saygılarımla,
R.Dougal Watt, CPFA
30 Nisan 2003”

Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini gerçekleştirmesine yardımcı olmak için Sosyal Demokratlar, Türkiye-Avrupa Vakfını kurdular. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile her alanda bütünleşmesini amaçladıklarını söyleyen Vakıf, ana hedefi de şöyle ortaya koymuştu:
“Amaç çağdaş medeniyet.”
İşte, buyursunlar çağdaş medeniyete!