13.03.2007

TOPLUM NEYE DUYARLI NEYE DUYARSIZ?

ERDAL ATABEK

Bir toplumda demokrasinin doğru ölçütü budur. Toplumsal duyarlılık ölçütleri.

Bir toplum, eğer, özgürlük, adalet, haklılığın üstünlüğü, farklılığın kabul edilip eşitlikle benimsenmesi, kazanmanın hak etmeye bağlı olması gibi ölçütlere duyarlı ise o toplumda demokrasi kurulup gelişebilir.

Ama bir toplum, eğer, otorite odağına bağlılığını, adaleti güçlü olanın dağıttığını, güçlü olanın üstün de olduğunu, kazanmanın hak etmeye değil de işini bilmeye bağlı olduğunu kabul eder, duyarlılığı bunlara olursa o toplumda otokrasi kurulup gelişebilir.

Eğer bir toplum, seçimle siyasal partilerin iktidara gelmesini demokrasi sanıp geri kalan etkenleri dikkate almazsa, 'otoriteye bağlı toplumda demokrasi görüntüsü' gibi bir durum ortaya çıkar ki bizim durumumuz böyle tanımlanabilir.

Eğer toplumdaki otorite odaklarını 'kendi hak ve sorumluluklarını bilen bireyler' i yetiştirmeden kaldırırsanız ortaya çıkacak durum başıboşluk ve kuralsızlık olur.

Aile içindeki başıboşluk, toplum içindeki değer yozlaşması, her alandaki başarısızlık böyle bir çelişkinin ürünleridir.

Türk toplumu, özgürlük gibi, bağımsızlık gibi, laiklik gibi, eşitlik gibi, adaletin haklıdan yana olması gibi soyut görünen uygarlığın temel taşlarına giderek duyarsızlaştırılıyor.

Buna karşın, gene soyut kavramlar olan din gibi, milliyet gibi, etnik köken gibi, aile namusu gibi kavramlara giderek daha büyük önem verir duruma geliyor.

'İş-ekmek-özgürlük' istemi ile ortaya çıkan işçi hareketi de 'iş ve ekmek' sınırında durdurulmuştur.

Genç kuşakların en büyük korkusu olarak da akıllarına yerleştirilen, sınavları kazanamamak, meslek sahibi olamamak, para kazanamamak gibi gelecek kaygıları olmuştur.

Günlük ekmek kavgasına sürüklenen, bütün korkuları yaşamlarını sürdürememek olan, bütün manevi desteğini dinde ve milliyetçilikte arayan, kültür boşluğunu da televizyon dizileriyle dolduran bir toplum elbette geleceğine sahip çıkamayacaktır.

Kişisel namus olaylarına aşırı duyarlı ama toplumdaki çalıp çırpmaya aşırı duyarsız bir toplum yaratılmıştır. Onun için de, seçimlerde din-milliyet söylemli siyasal partiler avantaj sağlamakta, bu söyleme sahip çıkan sözlere kulak kabartılmaktadır.

Sayın Öztin Akgüç 'ün 9 Mart 2007 günü Cumhuriyet gazetemizde çıkan yazısının yeniden okunmasında çok yarar görüyorum. O yazısını yazar, şöyle bitiriyordu:

"Asıl tehlike nedir bilir misiniz? Sayın RTE'nin cumhurbaşkanı olması değildir. Nihayet cirmi kadar yer yakar. Emperyal güçlerin oyunlarına karşı halkımızın aymazlığının, duyarsızlığının sürmesidir."

Konunun özü de buradadır.

Eğer bir halkın bütün kaygısı, korkusu, bütün derdi günlük ekmek kavgasına indirgenmişse o ekmeğin hangi yolla geldiğini tartamaz, düşünemez, önemsemez.

Halkın böyle bir bilinçsizlik sürüklenmesine nasıl engel olunacaktır?

Soru budur, sorun da burada yatmaktadır.

İşte, Cumhuriyet gazetesinin bütün önemi böyle bir bilinçlenme kaynağı olmasıdır.

CUMOK oluşumunun büyük önemi buradadır.

Ne yazık ki bu toplumsal bilinci seçim sandığına taşıyabilecek siyasal partilerin etkin olamayışı çok büyük bir kayıptır, büyük bir boşluk yaratmaktadır.

Bu konuda söz konusu edilebilecek her mazeret geçersizdir.

En büyük görev de Cumhuriyet Halk Partisi'ne düşmektedir.

İçinde çok büyük değerleri toplamış olan CHP, SHP ve soldaki bütün siyasal partiler bu konuda

ellerinden geleni değil, ellerinden gelmeyeni de yapmak zorundadırlar.

Önümüzdeki seçimler AKP'nin kazandığı değil, AKP'ye kazandırılmış seçimler olacaktır.

AKP'ye seçim kazandırmanın çok büyük tarihsel sorumluluğu vardır.

Halkı eleştirmek yerine, halka öncülük yapabilmek gerekir.

Halka öncülük yapabilmek de kendi kendimize söylenmekle olmaz.

Kitleye öncülük, kitleyle bütünleşmek, kitleyle ortak hareketi başarabilmek.

Başarının yolu buradan geçecektir.

Hiç kimsenin de kendinden başka kurtarıcı aramasının anlamı da yoktur, gereği de yoktur.

Kendini kurtaracak olan ancak kendinsin, gerisi boş beklenti...