Bir toplumda demokrasinin doğru ölçütü budur.
Toplumsal duyarlılık ölçütleri.
Bir toplum, eğer, özgürlük, adalet, haklılığın
üstünlüğü, farklılığın kabul edilip eşitlikle benimsenmesi, kazanmanın hak
etmeye bağlı olması gibi ölçütlere duyarlı ise o toplumda demokrasi kurulup
gelişebilir.
Ama bir toplum, eğer, otorite odağına
bağlılığını, adaleti güçlü olanın dağıttığını, güçlü olanın üstün de olduğunu,
kazanmanın hak etmeye değil de işini bilmeye bağlı olduğunu kabul eder,
duyarlılığı bunlara olursa o toplumda otokrasi kurulup gelişebilir.
Eğer bir toplum, seçimle siyasal partilerin
iktidara gelmesini demokrasi sanıp geri kalan etkenleri dikkate almazsa, 'otoriteye
bağlı toplumda demokrasi görüntüsü' gibi bir durum ortaya çıkar ki bizim
durumumuz böyle tanımlanabilir.
Eğer toplumdaki otorite odaklarını 'kendi hak
ve sorumluluklarını bilen bireyler' i yetiştirmeden kaldırırsanız ortaya
çıkacak durum başıboşluk ve kuralsızlık olur.
Aile içindeki başıboşluk, toplum içindeki değer
yozlaşması, her alandaki başarısızlık böyle bir çelişkinin ürünleridir.
Türk toplumu, özgürlük gibi, bağımsızlık gibi,
laiklik gibi, eşitlik gibi, adaletin haklıdan yana olması gibi soyut görünen
uygarlığın temel taşlarına giderek duyarsızlaştırılıyor.
Buna karşın, gene soyut kavramlar olan din gibi,
milliyet gibi, etnik köken gibi, aile namusu gibi kavramlara giderek daha büyük
önem verir duruma geliyor.
'İş-ekmek-özgürlük' istemi ile ortaya
çıkan işçi hareketi de 'iş ve ekmek' sınırında durdurulmuştur.
Genç kuşakların en büyük korkusu olarak da
akıllarına yerleştirilen, sınavları kazanamamak, meslek sahibi olamamak, para
kazanamamak gibi gelecek kaygıları olmuştur.
Günlük ekmek kavgasına sürüklenen, bütün
korkuları yaşamlarını sürdürememek olan, bütün manevi desteğini dinde ve
milliyetçilikte arayan, kültür boşluğunu da televizyon dizileriyle dolduran bir
toplum elbette geleceğine sahip çıkamayacaktır.
Kişisel namus olaylarına aşırı duyarlı ama
toplumdaki çalıp çırpmaya aşırı duyarsız bir toplum yaratılmıştır. Onun için
de, seçimlerde din-milliyet söylemli siyasal partiler avantaj sağlamakta, bu
söyleme sahip çıkan sözlere kulak kabartılmaktadır.
Sayın Öztin Akgüç 'ün 9 Mart 2007 günü Cumhuriyet gazetemizde çıkan
yazısının yeniden okunmasında çok yarar görüyorum. O yazısını yazar, şöyle
bitiriyordu:
"Asıl tehlike nedir bilir misiniz? Sayın RTE'nin cumhurbaşkanı olması değildir. Nihayet cirmi kadar
yer yakar. Emperyal güçlerin oyunlarına karşı
halkımızın aymazlığının, duyarsızlığının sürmesidir."
Konunun özü de buradadır.
Eğer bir halkın bütün kaygısı, korkusu, bütün
derdi günlük ekmek kavgasına indirgenmişse o ekmeğin hangi yolla geldiğini
tartamaz, düşünemez, önemsemez.
Halkın böyle bir bilinçsizlik sürüklenmesine
nasıl engel olunacaktır?
Soru budur, sorun da burada yatmaktadır.
İşte, Cumhuriyet gazetesinin bütün önemi böyle
bir bilinçlenme kaynağı olmasıdır.
CUMOK oluşumunun büyük önemi buradadır.
Ne yazık ki bu toplumsal bilinci seçim sandığına
taşıyabilecek siyasal partilerin etkin olamayışı çok büyük bir kayıptır, büyük
bir boşluk yaratmaktadır.
Bu konuda söz konusu edilebilecek her mazeret
geçersizdir.
En büyük görev de Cumhuriyet Halk Partisi'ne
düşmektedir.
İçinde çok büyük değerleri toplamış olan CHP, SHP
ve soldaki bütün siyasal partiler bu konuda
ellerinden geleni değil, ellerinden gelmeyeni de
yapmak zorundadırlar.
Önümüzdeki seçimler AKP'nin
kazandığı değil, AKP'ye kazandırılmış seçimler
olacaktır.
AKP'ye seçim
kazandırmanın çok büyük tarihsel sorumluluğu vardır.
Halkı eleştirmek yerine, halka öncülük yapabilmek
gerekir.
Halka öncülük yapabilmek de kendi kendimize
söylenmekle olmaz.
Kitleye öncülük, kitleyle bütünleşmek, kitleyle ortak
hareketi başarabilmek.
Başarının yolu buradan geçecektir.
Hiç kimsenin de kendinden başka kurtarıcı
aramasının anlamı da yoktur, gereği de yoktur.
Kendini kurtaracak olan ancak kendinsin, gerisi
boş beklenti...