Bugünkü derin siyasi-sosyal-toplumsal krizin
nedenini bir kısım okumuş yazmış insanımız, "milliyetçiliğin=ulusalcılığın
yükselmesi" ne bağlıyor ve bu tehlikeyi bertaraf etmek için AKP'den 301. maddenin kaldırılmasını, ulusalcılığın
bastırılmasını ve devletten temizlenmesini istiyor.
Şüphesiz, bazı şeyler yapılabilir tabii, en
azından "görünüşü kurtarmak" adına! Ancak bu çerçevede
yapılacak her şey sadece cila olarak kalacak, ama neden bu duruma
düştüğümüzün temel fotoğrafını çekmeyecek!
"Milliyetçi duygu ve inanışlar" ın yükselmesi öyle yüzeysel değil, derin bir dip dalgası
gibi. Toplumun bütününde gözlenen bir olgu. Bunu anlamalıyız. Olay, tribünlerde
ve en sıradan insanlarda dışa vuran, iki tık tıkla "önlenebilir"
bir nitelik taşımıyor.
8 milyon insanın Anıtkabir 'i ziyaret
etmesi, ulusça dayanılacak bir kale, kayıp bir umut, bir duygu, büyük bir özlem
arayışının, aklı başında orta sınıfı da sardığının işaretidir.
Kurucu 'nun bu
ülkeye ve insanına verdiği o büyük güven, büyük heyecan, büyük mutluluk,
büyük çalışma-üretme-yaratma azmi aranmaktadır.
Peki neden böyle olduk?
Hiç görünüşle uğraşmayın! Türkiye 1950'lerden bu
yana "normal bir ülke" asla olamadı. Çok geriye gitmeye gerek
yok. Sadece yakın zamanın kısa toplumsal bilançosunu anımsamak yeterli.
Toplumlar "yaşayan bir organizma"
mıdır?
Hiç şüphe yok!
Bu organizma son 30-40 yılda, bedeninde,
ruhunda neler yaşadı ve belleğinde neler biriktirdi?
Bu büyük organizmaya etki eden olumlu ve
olumsuz, artı ve eksi faktörleri bir denklem içine yerleştirirsek, bugünün
bir bilançosuna ulaşabiliriz...
Eksiler: Öncesi ve sonrasıyla 12 Mart ve
12 Eylül'ün hemen her açıdan yarattığı büyük tahribat... PKK ile savaşın derin
yaraları, acıları, korkuları, umutsuzlukları, özetle travması...
Diplomatlarımıza yönelik Ermeni cinayetleri... Kıbrıs ambargosu... Kıbrıs'ta
haklı bir müdahalenin ardından adil bir barışın kurulması için uluslararası
hiçbir desteğin gelmemesi ve sürekli Türkiye'nin baskı altında tutulması...
Avrupa Birliği üyeliğinin şimdilik Kafdağı'nın ardında bir umut olduğunun
ortaya çıkması... Türkiye'ye siyasi olarak soykırım suçunun dayatılması... "Stratejik
müttefik" ABD'nin mahvillerinde Türkiye'nin
parçalanma haritalarının dolaşması...
Bunlar siyasi bilanço. Şüphesiz eklemeler
yapılabilir..
Ekonomi eksileri de var: 50 yılda 18
ekonomik kriz ve IMF'ye bağımlı duruma gelme. Kriz
sarmalından kurtulmak için ortada güvenilir bir plan-program olmaması. İşsizlik
ve yoksulluğun artması... Köylülüğün hızlı çözülmesi ve kentlerin boğulması...
Ülkenin ekonomik dönüşümlerini doğru düzgün yapmayı beceremesi,
bu dönüşümlerin büyük bir yağma ve talanla birlikte gitmesi... Halkın hemen her
iktidara börekleri yemeğe gelen yağmacı Hasan gözüyle bakması... Rüşvet,
yolsuzluk, adam kayırma, liyakatsızlığın tepe
noktalarda dolaşması...
Şüphesiz, siyasi partilerin yapısal-örgütsel
oluşumları, büyük demokrasi boşlukları, adaletin ve hukukun vicdanları rahat
ettirecek kadar işleyememesi vb..
Artı'ları mı merak ediyorsunuz? Gerek yok.
Şüphesiz gelişen bir ülkeyiz. 10-20-30 yıl öncesine göre daha farklı bir
yerdeyiz.
Ama uluslararası kıyaslara göre, ileri ülkelerle
aramızdaki mesafeler giderek açılmaktadır. Şüphesiz bir sürü şey yapılmıştır,
ancak bunların yukarıda sıralanan eksileri, olumsuzlukları dengeleyebilecek
bir ağırlığı olduğunu mu söyleyeceksiniz?!
Terazinin kefesi, eksi yönünde, oldukça
aşağılardadır.
Ülkenin siyasi bakımdan birbirini reddeden
derin uçurumlarla bölünmüş olması, kefenin eksi tarafını neredeyse yere
vurduracaktır!
Siyaset, ülkemizin temel sorunlarını
çözebilecek ve halka uzun vadeli güven verecek bir dinamizm ve yaratıcılıktan
tamamen uzaktır!
Güncel olaylar, bütün bu tarihsel arka planı,
belleği ağırlaştırmış durumdadır. Siyaset psikolojisi, kısa vadeli bellekte var
olurken, arka planda bu ve daha derindeki travmalarla yoğrulmuş toplumsal
bellekle birleşiyor.
Ulusun önüne, güvenilir ve sürdürülebilir bir
gelecek projesi konulamaması travmayı arttırıyor, ulusun "kendine
sarılması" olgusunu ortaya çıkarıyor!
Acaba neden böyle olduk, dersiniz?